Ayşe Göktürk Tunceroğlu

Tüm yazıları
...

Üçgen

Yazar hakkında bilgi henüz girilmedi.

Ayşe Göktürk Tunceroğlu

100 bine yakın nüfuslu bir şehirdeyim. Evde oturuyordum, televizyon açıktı, internet açıktı, sokağa çıkma yasağı haberi geldi. Beş on dakika geçmişti ki, caddeden bir gürültüdür koptu. Balkona koştum. Şehrin en kalabalık, her zaman en şenlikli caddesi olan bizim caddeyi hiç böyle görmemiştim. Gece saat 10.30’u geçiyordu. Arabalar tampon tampona, kaldırımlarda yürüyen kadınlı erkekli kalabalıklar… Şehrimizde bir sonraki gün pazar kurulacaktı, pazarın tezgâhları, tenteleri akşama doğru hazırlanmıştı. O arada gelen telefonlardan öğreniyorum, sokağa çıkma yasağı haberi duyulur duyulmaz pazar kurulmuş, tezgâhlar dolmuş. Hemşehrilerimiz saat on ikiye kadar pazar alışverişlerini yaptılar, dükkânları doldurdular, oradan oraya koştular. Balkonumdan gördüğüm manzaraların çok benzerlerini televizyon ekranından da seyrettim. 31 ilde hemen hemen aynı görüntüler. Gece yarısı alışverişleri, kuyruklar, fırın önlerinde yığılmalar… Bazı yerlerde trafik sıkışıklığı ve zamana karşı yarış sonucu kazalar, kavgalar…

Bu manzaraları seyrederken düşüncem üç köşe arasında gidip geldi.

Birinci köşe: Topu topu iki gün… 48 saat. Mutfaklarımızda iki gün yetecek gıda maddesi mutlaka vardır. Zaten ne zamandır ekstra şeyler alınıyor. Makarnasız, pirinçsiz, bulgursuz, kuru fasulyesiz mutfak olabilir mi? Diyebilirsiniz ki, onları alamayan, günlük kazanıp harcayan var! Var tabiî, olmaz olur mu, ama o akşam kendilerini yollara vuranlar “onları alamayanlar” değildi. Onları alamayanlar -korunup kollanması, el uzatılması gereken asıl ihtiyaç sahipleri- o akşam da alacak gücü bulamaz. Tampon tampona giden o arabalar belli ki “alabilenler” grubuna dâhildi. Mutfaklarında iki şey eksik olabilir, varsın olsun demediler. Topu topu 48 saat, demediler. Virüsü, salgını, tehlikeyi, bütün bu kelimeleri boş verip panik halinde yiyeceğe koştular.

Avcı toplayıcı atalarımız hayatlarını besin kaynaklarına göre şekillendirirlerdi. Av hayvanlarının, meyveli çalılıkların, ağaçların, içilebilecek suların bulunduğu bölgelerde dolanırlardı. Çoğu zaman yiyecek sıkıntısı çekerler, aç kalırlar, daha iyi bir yer bulma umuduyla yer değiştirirler, tehlikeli yolculukları göze alırlardı. Modern insandaki aç kalma korkusu ile gıdaya koşma dürtüsü herhalde atalardan tevârüs ettiğimiz genlerle ilgili bir durum. Hâlâ bir yanımız avcı toplayıcı.

İkinci köşe: Peki, ertesi sabah pazar kurulacaktı. Birçok şehirde cumartesi pazarı vardır veya pazar günü pazar kurulan yerler vardır. Mahsulünü, meyvesini, sebzesini pazara getirmek için toplamış, yüklemiş üretici böyle bir son dakika kararı karşısında ne yapsaydı? Ürün elinde kaldı! Onca emek, masraf! Gece yarısı kurulan pazar en azından onların zararını bir nebze giderdi, mahsulün ziyan olmasını bir parça önledi, az buçuk kazandılar. Zaten son haftalarda tenhalaşan pazar yerleri yüzünden sıkıntıda olan üretici büsbütün ziyan etmekten kurtuldu. Bu köşeden baktığımızda bu gece koşuşturması çiftçiye yaradı.

Gelelim üçüncü köşeye… Bu köşe üçgenin üst köşesi! Sokağa çıkma yasağı, yasağın başlamasından iki saat önce haber verilmez! İçişleri Bakanımızın “Avrupa’da ne oldu, marketleri talan ettiler…” beyanı yapılan yanlış uygulamayı asla haklı göstermez. Bizde de iki saat içinde benzeri bir durum olmadı mı? Bütün tedbirler unutularak… Şimdi doktorlar o akşam sokağa çıkanların potansiyel covid-19 taşıyıcısı olduğunu, 14 gün kendilerini izole etmeleri gerektiğini söylüyor. Edecekler mi?

Yiyeceği, içeceği bir yana koyalım; meselâ eczanelerden alınacak ciddî ihtiyaçlar olabilir, insanlar “hadi yarın sabah alayım” demiş olabilir. O saatte eczaneler kapalıydı; her şehirde veya semtte bir eczane nöbetçi olur, haber duyulunca bu defa o nöbetçi eczanenin önünde yığılma meydana geldi. Vatandaşa bu eziyet revâ görülmemeliydi. Ayrıca, bazı atölyelerin, işletmelerin, fabrikaların üretimlerini iki gün durdurması, yapılan işin niteliği itibariyle, ancak önceden planlamayla mümkündür,  akşamdan sonra gelen haber üzerine kapat kapıyı, iki gün çek git, yapamazlar. Bilim kurulları ile danışmanlar ile çepeçevre bir hükûmet bu kadar hatalı davranmamalıydı.

Eğer tekrar sokağa çıkma yasağı ilân edilecekse -ki gidişat bunun gerekli olduğunu gösteriyor- 24 saat öncesinden vatandaş haberdar edilmelidir. Hatta daha planlı programlı davranılıp “Önümüzdeki dört hafta müddetince cumartesi pazar günleri sokağa çıkma yasağı vardır.” diye ilân etmekten korkmamalıdırlar. Önceden ilân edilse de aynı izdihamın yaşanacağını söylüyor kimileri. Bence iki saate sıkışmışlık olmayınca, halkımız çok daha serinkanlı şekilde hafta içinde ihtiyaçlarını görür, son dakika paniğine kapılmaz. Ne üretici, ne tüketici mâğdur olur.

Sosyal medyada dolaşan bir fıkra var, muhtemelen okumuşsunuzdur. Bir de ben yazayım:

Temel misafirliğe gitmiş. Gece vakti tam evine dönecekken sağanak başlamış. Ev sahipleri “Bu yağmurda sokağa çıkılmaz, geceyi burada geçir.” diye ısrar etmişler. Temel de, “Tamam, peki!” demiş. Biraz sonra bakmışlar ki Temel ortada yok! İçeriyi dışarıyı arıyorlar, yok! Az sonra kapı çalınmış, gidip açmışlar. Bakmışlar ki gelen Temel, sırılsıklam. “Nereye gittin?” demişler. “İki dakika eve gidip pijamamı aldım geldim.” demiş.

İşte bizim “Bu virüste sokağa çıkılmaz” hikâyesi de böyle bir hikâye! Herkes “Sokağa çıkmamak için sokakta!

Sokağa çıkma yasağının ilân edildiğinin ertesi gün sabahleyin balkona çıktığımda dört bir yandan kumru sesleri geliyordu. Koro halinde. Bir grup şarkısını bitiriyor, bir grup başlıyor. Karşılıklı atışıyorlar sanki. Yakınlardan, ötelerden… Her gün var mıydı bu ses? Her sabah böyle ötüşürler miydi?

Akşama kadar öttüler.

İki gün boyunca.