...

Atatürk gerçeğine tarihin arka odasından değil ön odasından bakılmalıdır

1938’de Urfa’nın Birecik İlçesinde doğdu. Aynı yerde ilk ve ortaokul öğreniminden sonra 1957’de Gaziantep Lisesini bitirdi. 1961’de Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Milli Eğitim Bakanlığına bağlı çeşitli okullarda öğretmen ve yönetici olarak çalıştı. 1975’de İstanbul Ortaköy Eğitim Enstitüsü’nde öğretmenlik yaptı. 1976-78 İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. 1985’de Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesine öğretim görevlisi olarak geçti. Bir yıl sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyal Yapı ve Sosyal Değişme Anabilim Dalında doktorasını tamamladı. Sırasıyla Yardımcı Doçent, Doçent ve sonra Profesör ünvânlarını aldı. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinde Din Sosyolojisi öğretim üyeliğinden emekli olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

Çalışmaları felsefe, sosyoloji, din sosyolojisi ve İslâmi sosyoloji çalışmaları üzerinde yoğunlaşmıştır. Evli ve üç kız babasıdır.

İletişim: sezenyumni@gmail.com

Yümni Sezen

Sosyal (!) ve asosyal (!) medyada, düşmanlık ve hakaretler devam edip duruyor.

Mustafa Kemal Atatürk’ün, yüzyıllarca savaşa savaşa yorgun düşmüş, işgal edilmiş vatan ve milletinin yıkılışını azimle nasıl önlediğini, sömürgecilerin ayakları altına düşmekten kurtarmaya çalışan nasıl bir kahraman olduğunu, zafer kazandığını anlatmaya gerek var mı? Yüzyıllardır Türk’e kefen biçmeye karar vermiş canavarların dişlerini söktüğümüzü bütün dünya biliyor. Aklını kiraya vermemiş, vicdanını satılığa çıkarmamış olan herkesin bunu bildiği açıktır. Ne yazık ki, her zaman olduğu gibi istisnalar, hainlikler olmuştur ve olacaktır. Ama mesele bu değildir.

Peki, mesele nedir? Atatürk’ün manevî dünyasıyla ilgili olur-olmaz yorumlar, kin ve öfkelerdir. Samimî dindar, milliyetçi, hakkaniyetli, doğrudan yana, çok hassas davranan, bir kısmını yakînen tanıdığımız üç-beş kişiyi hariç tutarsak; hakaret ve düşmanlık edenler, hakikate ters bakan, gerçeklere saygısız, gözü kararmış, özellikle Türk’ten hoşlanmayan kimselerdir. Askerlerinin altında Türk’e karşı bir yüz, daha doğrusu yüzsüzlük vardır. Türk ile meselesi olanlar, daha kolay Atatürk’e karşıtlıklarını ya açıkça belli etmekte yahut onu dinsiz-imansız göstererek, Türk-İslâm bütünleşmesinin dışında tutmaya çalışmaktadırlar. İş bu kadar değil. Başka taraflar da var. Hümanistler, insanı Allah yerine koydukları için, Türk hümanistler, buna uygun olarak Atatürk’ü ilahlaştırmış, putlaştırmışlardır. Bunlara göre: “Kendi varlığının tâbi olduğu kanunlar gene kendi tarafından konmuştur”; “Elini her kadehe uzatışı, tanrılar tanrısı Zeus’un altın kupalar içinde Kevser şarabı dağıtışını andırırdı”; “Zaman ve mekân ölçüsünün dışına taşardı”; “Her biri bir mistik tarikatın ayininden farksız muhabbet meclislerinden ruhlarımız coşma mertebesine ermiş olarak çıkardık”; “O bir ölüm peygamberi değil, bir hayat ve beka müjdecisidir. Cenneti ahirette değil, bu dünyada vadetmiştir.” (Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Atatürk, 101-111). Artık Çankaya Kâbe yerindedir, v.s. diyeceksiniz ki peki hoca, bu kadarı Atatürk’e karşı çıkmak için yetmez mi? Neden? Atatürk’ün bunda ne sorumluluğu var? Bir gün yanındakilere Atatürk sorar: Gelecek nesiller beni nasıl anacaklar, bilin bakalım, der. Hepsi, şöyle büyük insan, böyle kahraman gibi daha da abartılı şeyler söylerler. Atatürk, hayır, bilemediniz, şöyle diyeceklerdir: İyi niyetle, ülkesi için çok çalışıp bir şeyler yaptı, eğer yanındaki dalkavuklar olmasaydı, daha güzel şeyler yapacaktık.

Atatürk’e yöneltmiş günah galerisi bu kadar da değildir. Marksistlerin bir kısmı onu doğru anlamış, doğru değerlendirmiştir ama kendilerinden olmadığını da belirtmişlerdir. Bir kısmı ise ya ona cephe almış yahut dinsizliğini iddia ederek övmüş, onu manevi dünyanın dışında tutmuşlardır. Materyalist, pozitivist göstermeye çalışmışlardır. Din adına hareket edenlerin bir kısmının ise düşünce ve tavırları bilinir.

Kimi din adına, kimi ideoloji adına, kimi gizlenmiş Türk düşmanlığı altında ona karşı olmuşlardır. Sorun buradadır ve kampların taarruzu sürmektedir. Şükür ki gerçek, hepsini ezip geçmekte, yaralar olsa da milletin geleceği, bunları umursamaz görünmektedir. Yeter ki, Türk Milletine layık, onun asaletine uygun yönetici, aydın, fikir ve ilim adamı mevcut olsun.

Hamasî duygulara, ideolojik vurgulara kapılmadan meseleye bakalım. Bakışımız, niyetimiz ve amacımız önemlidir. Bir nesneye bakarken bile ne kadar felsefe üretimsizdir. Bir harekete, bir olaya bakarken, ona parça parça baksak bile, bütün halinde değerlendirmeliyiz. Sonunda bütünü olumlu olan bir hareket, olumsuzlukların toplamı olamaz. Süreçte, olumsuzlar ve iyi olmayan safhalar bulunabilir. Fakat bunlar toplam içinde bir yerlerde kalırlar. Bunları bütüne yaymak yahut bütünü onlarla açıklamak, bütünü olumsuz göstermek, akıl ve vicdanla bağdaşmaz. Atatürk’e böyle bakılmış, iki Atatürk’ten söz edilmiştir. Ona bütün olarak bakılmalıdır.

Bu sözlerinden, Atatürk ve arkadaşlarının, zaman zaman yanlışlıkları, uygunsuzlukları, çelişkileri olmuş olduğu anlaşılıyor. Evet öyledir. Bitkiler ve hayvanlar hata yapmazlar, insanlar hata yaparlar. Yaratılış kanunları böyledir. Tarih de bize bu maceranın çok örneğini verir. Ama bu gibi meseleler tarihin arka odasından değil, ön odasından müzakere edilmelidir. Arka odalar, depodur, arşivdir. Depoda kalıp, ışıksız evrak aramak, gün ışığında olana benzemez. Karanlıkta iş görmemeliyiz. Gibb der ki: “Tarih, geçmiş olaylardan şimdiki olaylar için anlam çıkarmak konusunda, tarihçiye tuzak hazırlar. Eylem adamına da tuzak hazırlar. Bunlar yüzeysel değerlendirmelerle tatmin olurlar.” (Hamilton Gibb, İslam Medeniyeti Üzerine Araştırmalar, 339).

Atatürk’ün bütün tutkusu, çok sevdiği milletini düştüğü çukurdan çekip çıkarmakla kalmayıp onu dünyaya şâmil büyük bir medeniyete sahip kılmak için çalışmaktır. Bu tutkunun içerisine din meselesini de dâhil etmiştir. Atatürk ve arkadaşlarının ilk hatası burada saklıdır. Üzerinde durmadılar ki din, gerçek bir tevhîd dini de olsa, bu dünyaya medeniyet üretmek için gelmemiştir. Din olsun olmasın, medeniyetleri zekâ ve akıl gibi insanın özellik ve kabiliyetleri inşa eder. İnsanlık, putperest veya sapmış dinli nice medeniyetler gördü. Merak ve ihtiyaç üzerine kurulan bir ilimle medeniyetler üretilmiştir. Dinin medeniyetle hiç ilişkisi yok mudur? Olmaz olur mu? Evrensel bir din veya insanı bir felsefe, Sorokin’in tabiriyle bir üst sistem kurulmuş medeniyeti, değerlendirmek, ona anlam vermek, kötü kullanımını engellemek, gücü yetiyorsa ayıklayıcı davranmak gibi rol ve görev sahibidir. Menfaati ve menfaat üstünü, iyi-kötüyü, güzeli çirkini, doğruyu yanlışı algılamakta, ayarlamakta rol ve görev sahibidir. Din medeniyet üretmez ama medeniyete karşı da çıkmaz, çıkmamalıdır. Eğer din iyi ve doğru anlaşılmamışsa, ilke ve hedeflerinden saptırılmışsa, karşı çıkış arızası zuhur edebilir ve etmiştir. Anlaşılamamış veya çıkarcılığa alet edilmiş bir din, medeniyet unsurlarını engelleyebilmiştir. Esasen Atatürk ve birçok aydın, içine düştüğümüz duruma bu noktadan bakıyorlardı ve haklıydılar. Peki, hata dediğimiz nedir? Dine bakış tarzıyla medeniyete bakış tarzını örtüştürmeleridir. Aslında da idealist davranış, onları her şeyden dini sorumlu tutmaya itti. Kimi din anlayışındaki bozukluğu, kimi bizatihi dini sorumlu tuttu. Bu algı, onları bazen tepkiye götürdü veya uç noktalara taşıdı. Öbür taraftan Atatürk, dini, toplumun ve kültürün vazgeçilmez bir unsuru sayacaktı. Aşağıda göreceğimiz gibi, Atatürk bu hataya saplanıp kalmayacak, çelişkiyi aşacaktır. Din ve medeniyet meselesi uzun bir konudur, bunu pratik birkaç misalle anlatmaya çalışalım. Fransızların “Yemek için yaşamamak, yaşamak için yemelidir” dedikleri gibi, televizyon veya akıllı telefon için yahut yol, köprü ve üniversiteler için yaşamamalı, daha iyi yaşamak için bunlar olmalıdır, demeliyiz. Biliyoruz, medeniyet teknik ve tekrardan ibaret değil, medeniyeti karakterlendiren de budur. Din ile insanî bir felsefe ile yani bir üst sistemle medeniyetin ilgisini kurarken medeniyet özgürlüktür, demokrasidir, adalettir, insan haklarıdır, v.s. diyoruz. Bir din bu ilgiyi kuramıyorsa, ya gerçek din değildir yahut iyi anlaşılamamış, dahası kötü kafalara kalmıştır.

Bu konuda Müslümanları ve özellikle din adamlarını sorumlu tutan Atatürk’ü, bir taraftan Batının albenisi ve parlamaya başlaması, bir taraftan okuduğu kitaplar, gençliğinden itibaren zaman zaman bunalıma götürmüştür. Pozitivist ve din hakkında şüpheci dönemleri böyle anlıyoruz. Fakat her seferinde hakikate teslimiyetin galip geldiğini görüyoruz. İslâm dininin, Türk kültürü içindeki yerinden hiç sarf-ı nazar etmemiştir. Hakikatle bağını koparmamıştır. “İslâm dini, akla, mantığa, tabiata, hakikate uygun olduğu gibi, toplum menfaatine de uygun olup, medenîdir. Onun içindir ki son dindir. Eğer öyle olmasaydı, ilahî kanunlar arasında tezat olması gerekirdi. Çünkü bütün yaratılış kanunlarını yapan Allah’tır” derken bunu, Hakikatle bağını kastediyordu. (Bkz. İ. Ilgaz, Atatürk, Din ve Laiklik, 16-154; Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II, 93-145). Dinin de toplumun da tabiatın da aynı ilahi kanunlara tâbi olduğunu bu kadar güzel ifade eden bir filozofa çok az rastlarsınız. 1930’da “Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur” demiştir. Benzer birçok ifadesiyle, kendisinin de zaman zaman düştüğü şu çelişkiyi aşmış, çelişkiye mağlup olmamıştır. Nedir o çelişki: Dini, son tahlilde fertle (kul ile) Allah arasında bırakmak, öbür taraftan onsuz toplumu düşünmemek, hatta dini medeniyetten bile sorumlu tutmak. Burada dikkatten kaçan bir nokta bulunmaktadır: Kul ile Allah arasında olan din değil, imandır. Dinde zorlama yoktur (Bakara-256) da bu anlamdadır. İslam imanda veya inanmamakta zorlamayı kabul etmez. Zaten hiç kimsenin buna gücü yetmez. İnanmaya veya inanmamaya değil sahtekârlığa, takiyyeye zorlayabilirsiniz. Din, toplumsal bir meseledir. İman dinin temelidir ama topluma dal, yaprak, çiçek, meyve olarak açılmışsa, yani tohum olarak kalmamışsa, din olur. “Allah ile kul arasında” noktasını ileri götürürsek, dinin toplumla ve kültürle ilgisi yoktur veya ilgisi kesilmelidir anlamına ulaşmış oluruz. İşte Atatürk bu noktadaki çelişkiyi aşmıştır. Sorumlu tutulan din anlayışı, din istismarı, yobazlık olarak kalmıştır. Temel çelişkiye mağlup olmamıştır. Nasıl? Bakalım: “Camiler, birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Taat ve ibadetle beraber din ve dünya için neler yapılmak lazım geldiğini düşünmek, yani meşveret (istişare, danışma) için yapılmıştır. Millet işlerinde her ferdin zihnî, başlı başına faaliyette bulunmak elzemdir. Efendiler! Camilerin mukaddes minberleri, halkına ruhanî, ahlakî gıdaların en yüce, en feyizli kaynaklardır. Halkın anlayacağı dille ruh ve dimağa hitap olunmakla Müslümanın vücudu canlanır, dimağı saflaşır, imanı kuvvetlenir, kalbi cesaret bulur.” (Bkz. Kâzım Öztürk, Atatürk’ün TBMM Açık ve Gizli Oturumlardaki Konuşmaları, II, 745-746; Enver Ziya Karal, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II.’den 68). Hz. Peygamber zamanında sonra, cami ve mescitlerin görevini, yerli yerine oturtan tek yönetici, Mustafa Kemal’dir. Emevî, Abbasi, Selçuklu Osmanlı gibi saltanat dönemlerinin hiç birinde bu yaklaşım yoktur. Ancak, gün yüzüne çıkamayıp, dolayısıyla etkili olamamış ferdî birkaç görüş olabilir.

Atatürk çelişkilere mağlup olmayışının gereklerini de yaptı. Diyanet İşleri Teşkilatını kurdu. Tefsir yazdırdı, camilerde hadis okuttu. Devlet, ferdî zorlamadıkça, inançta tarafsız kaldıkça, bunların laikliğe zararı olmayacak, diye düşündü.

Atatürk’ün de kapıldığı tarihi yanılgılardan biri şuydu: Halifelik. Halifeliği, belki müşterek bir bilince uyarak, belki iyi kullanılırsa olabilir zannederek, dinî ve kutsal bir makam olarak gördü. Oysa İslâm’da halifelik diye dinî ve kutsal bir makam yoktur. Cumhuriyet kurucularına, yok halifelik kalktı, kalkmadı, kalkmamalıydı, meclise bu görev verilmeli gibi gereksiz tartışma yaşatmış, zaman kaybı olmuştu. Bizce Atatürk işin aslını biliyordu ve bazı sözleri de bunu gösterir, fakat efkâr-ı umumiyeye saygısız davranmak istemiyor, ikna etmek istiyordu.

Halef olan, yani mevcut yöneticinin ardından gelen, onun yerine geçen, sonuç itibariyle o toplumun başkanıdır. Bunda neden kutsallık olsun. Bu iş Hz. Peygamber’den sürdürülüp getiriliyorsa, Peygamber’in vefatından sonra, “peygamberlik” bitmiştir. Geriye, onun getirdiği ilkelere, yani inanç hürriyetine, insanlık kurallarına, adalete uygun olarak yönetim kalmıştır. Eğer halifelik, bütün dünya Müslümanlarının, tek yerden ve tek kişiyle yönetilmesi biçimi ise, hem gerçeğe, hem gerçeklere yer veren İslamiyet’e aykırıdır. Ne kadar dindar ve âdil olursa olsun, ben neden bir Faslı’ya, bir Mısırlı’ya, bir Endonezyalı’ya tâbi olayım? Onlar bana neden tâbi olsun. Bunca dil, kültür ve tarihi tecrübe farklılıklarına rağmen? Yine İslami ilkeleri hatırlamak gerekecektir: “Rabbin dileseydi, bütün insanlar inanırdı” (Yunus-99). “Rabbin dileseydi, hepinizi tek bir ümmet yapardı” (Maide-48). Yine tanışıp bilişmemiz için (teârefû) farklılıklarını yaratılış kanunu olduğu söylenmiyor mu? Hucurat-13). Biz, kendi milletimizde İslâmiyeti yaşamaya muktedir değil miyiz ki, başka bir milletin liderliği altına gireyim. Yahut da dersi olsun. Eğer biz, olması lâzımgelenden uzaklaşmışsak, başkası bunu nasıl çözecek? Zor kullanarak mı? Şunları da hatırlamak gerekir. Hz. Peygamber sağa-sola, Bizans’a, İran’a, İslam’a davet için mektuplar gönderdi. Eğer, o günün bu büyük devletleri, davete icabet etseler ve Müslüman olmaya başlasalardı, oraların yönetimini Medine’ye mi bağlayacak. Ya da oralara yönetmek üzere bir Müslüman Arap mı gönderecekti? Yoksa sadece muallim mi gönderecekti? Eğer halifelik müşterek ve sembolik bir makamsa ve Müslüman milletler gerçekten bağımsız iseler, aralarında böyle bir teşkilat kurmalarında bir sakınca yoktur.

Atatürk ne istemişti, ne yaptı? Özetle:

– Millî bir devlet kurmak, onu unutturulmuş Türk adını vermek.

– Türk aydınlanması.

– Batıyı örnek alarak medenîleşmek. Bunun için devrimler ve kısmî de olsa kültür devrimi.

– Din istismarından kurtulmak için laiklik, olabilirse İslamiyet’i millîleştirmek.

Sırayla bakalım. Yeni devleti kurdu ama devletin temel yapısını değiştirmedi. Şeyhü’l-İslâmlık yerine, uygunlaştırılmış Diyanet Teşkilatı, bunun delillerinden biridir. Türk Devleti, millîleşerek, kendi adını tekrar kazanmış olarak, yenileşip modernleşerek devam etti. Türk aydınlanması gerekliydi. Fakat çevresindekilerin ve sonradan gelenlerin bazıları, bunu yer yer saptırmaya kalktılar. Başlı başına geniş bir konudur. Geniş bilgi edinmek isteyenler, Yümni Sezen, Hümanizm ve Türkiye (İlk adı, Hümanizm ve Atatürk Devrimleri) kitabına bakabilirler.

Kültür devrimi demek belki uygun değildir. Bir arınma, anlaşılabilirlik demek daha doğru olabilir. Çünkü kökten değişime açık devrim değildir. Meselâ, dilin işgalden kurtarılıp sadeleştirilmesi ve kendi kimliğine kavuşması, okuma-yazmayı kolaylaştırmak maksadıyla harf değişimi v.b. devrim dediklerimizin bir kısmı, toplum katmanlarının tamamının içine sinmedi, tartışmalar yaşandı. Bunlar müzakere edilebilir ama haince ve toptan inkârla olmamalıdır. Kültürün temel unsurlarından olan müzik konusunda bir aksama oldu. “Çocuklarımızın ve gelecek nesillerin musikisi, Batı medeniyetinin musikisidir.” (Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, 150; Müjgân Cumbur, Atatürk ve Milli Kültür, 91) denilerek, Türk Kültürü ile bir küskünlüğe girildi. Duyguyla, yani hayatla ve bunun yerleştiği millî kültürle ilgili bir mesele olan Türk musikisine isabetli bakılmadı. Bir kısmının (saray musikisinin) Bizans, Arap, Acem, eski Yunan gibi yabancı kaynaklı, en azından bunların etkisi olduğu, basit ve geçici heyecan verici olduğu iddia edilerek Batı medeniyetinin üslûbuna döndürülmesi, halk musikisinin de yine aynı maksatla mutlaka çok sesli yapılması istendi. Bereket ki Atatürk, hatalarını anlıyor, dönüş yapıyordu. Bunda da dönüş yapıldı fakat kurumsallaşma gecikti. Türk Musikisi Konservatuarları, Türk Musikisinin eğitim sistemine dâhil edilmesi, gibi.

İslâm dininin millîleştirilmesine gelince, bunda da hatadan dönüldü. Evrensel bir dinin millîleştirilmesinin, yani sadece o millete has kılınmasının olamayacağı ancak sentezinden söz edilebileceği anlaşıldı, vazgeçildi. Sadece Türkçe ezan kaldı ki bu da Türk Milletine zarar vermemiştir. Siyasi istismarlar hariç.

Türkiye Cumhuriyeti sürecinde, bir müddet sonra ve bugün devam eden birçok iftira, samimiyetsiz değerlendirmeler oldu. Ayrıntılara ve hele iftiralara giremeyeceğiz. Fakat vurgu yapılan şu hususlara bakacağız:

– Arap’ın dinî tabiri.

– Beyni sulanmış hafızalar.

– İlhamımıza gökten geldiği doğmalardan almayız.

“Arap’ın dinî” derken, bir bozulmuşluğu kastetmiş, İslâm, Arap’ın dinî ve kültürü haline getirdiler diye itham etmiş olamaz mı? Bugün bizler de buna yakın şeyler söylüyoruz. Emevî’den başlayarak İslâm’ı, Araplaştırma projesi gibi kullandılar. Ya kavimleri İslamlaştırırken Araplaştırdılar yahut Arap kültürünü o kültürün içine soktular. Bunda alıcının rolü de büyüktür. İslam’a giren yeni kültürler Arapça bilmedikleri halde ezbere dayalı bir sistemle İslam’ı öğrenmeye çalıştılar. Gerçekte iyi anlamadıkları dinden, farkında olmadan zamanla uzaklaştılar. Yahut ikinci, üçüncü dinler meydana çıktı. Şimdi, gelinen noktada siz buna, hiç de öyle olmadığı halde “Arap’ın dinî” demez misiniz? Beyni sulanmış hafızlar deyişi, İslam’ın şekilciliğine saplanıp kalmaya duyulan öfkenin sonucu bir sözdür. Söz uygunsuzdur, nazik değildir ama doğruyu arayanın bir öfkesidir. Yoksa yanından ayırmadığı ve çok sevdiği, onlara sık sık danıştığı iki hafızı, Hafız Kemal ile Hafız Saadettin Kaynak’ı nereye koyacak, nasıl izah edeceğiz?

Biz ilhamımızı, gökten geldiği sanılan doğrulardan değil, gaipten değil, hayattan alıyoruz, demiştir. Bu söz, kim söylerse söylesin, inançsızlığı yahut geçici bir hezeyanı ifade eden bir sözdür. Hassasiyetimiz, “dinin olması şart mı, olmasa da olur, hatta olmazsa daha iyi olur, neyin tartışmasını yapıyorsunuz” diyenlere karşı bir hassasiyet değildir. Burada onlara sözümüz yoktur. Başka yerde vardır. Bu kadarı da olmasaydı diyen ve inanan insanlarla müzakere etmek istediğimiz herhalde anlaşılıyordur. Dinden söz edenlerin heyecan içinde bazen ne söylediklerini bilmedikleri gibi, ilimden, hayattan, tabiattan, akıldan bahsedenlerin de bazen derin heyecan duyduklarını biliriz. Bu heyecandan hezeyanlar da taşabilir. Yahu hocası savunulamayacak şeyi savunmak için, bin bir dereden su getiriyorsun, diyeceğinizi biliyorum. Ama resmin bütününe baktığımız zaman vicdanımız başka bir yol arıyor. Hepimiz yarın öbür tarafta hesap vereceğiz. Suçluya suçsuz, suçsuza suçlu göstermek gibi bir keyfiliğe sahip değiliz. Ya bu söz esas, diğerleri yalan ve aldatmacadır ya öbürleri doğru bu ifadenin hoş görülü bir izahı vardır. Evinde bazı gecelerde Kur’an okutturan, yanında sürekli hafız bulunduran, nikâhını, Göztepe’de İzmir Kadısı zata kıydırmakta ısrar eden, Hz. Peygamber’e hayranlığını sık sık dile getiren, dinin öneminden, caminin öneminden, dinin öğrenileceği esas yerin okullar olduğunu söyleyen, dinsiz toplumun yıkılacağından, daha benzerlerinden bir kitaplık laf eden, üç kız Hıristiyan oldu diye Bursa’da bir koleje kapattıran, bütün Müslümanlar Hz. Peygamber’in yolunu takip etmelidir diye Pakistan’a telgraf çeken, “tarihi yapan, akıl, mantık, muhakeme değil, belki bunlardan ziyade hissiyattır” diyen, bu hissiyatın kalbinde oturan da dindir diyen, komünizmin bize ve dinimize uymadığını ifade ederken, hayat ve toplum şartlarımızla ve dinî esaslarımızla uymadığını söyleyen, İslamiyet’in en yüce kaide ve kanunlarından bahseden -ki bunların hepsinin belgesi mevcuttur- bir insanın hangi hissiyat altında söylemiş olduğu bir söze bakıp, onu dinsizlikle itham etmek hakkımız olabilir mi? İnsanlığın, şanlı peygamberi bize şunu öğretmedi mi: “Kalbini yarıp hakkın mı?”, “İnanıp-inanmadığı, bir kimsenin yüzde doksandokuz da aleyhinde görünse, yüzde bir lehinde bir görüntü varsa, o kimseye kâfir demeyin, sonra hüküm size döner.” Bunu göz ardı mı edeceğiz? İstiklal savaşında batı cephesinden iki kişiye çektiği şifre telgraf şöyledir: “Garp cephesindeki ordularımız, tevfikat-ı Sübhâniyeye (Allah’ın yardımına) istinaden (dayanarak) ağustosun yirmi altıncı cumartesi günü, düşmana taarruza başlayacaktır. Rauf ve Adnan Bey’lere yazılmıştır. Başkumandan Mustafa Kemal.” Şifreli ve sadece iki kişiye yazılmış bir telgrafta Allah’ın yardımını dilemek? “bir propaganda hedefi olmaksızın, iki kişiye şifreli gönderilmiş, samimi bir inancı belirtiyordu.” Düşmanlık güdenlerin, asker Mustafa Kemal’i değil, sivil Atatürk’ü hedef aldıklarını biliyoruz ama bizce iki Mustafa Kemal yoktur. O, askerken de bunalım geçirmiş olduğu anlar vardı, sivilken de. Onun istismarcı olduğuna inanmıyorum. Bana göre o politikacı bile değildi. İnançsız bir sahtekârın, değil büyük bir savaşı, bir mahalle kavgasını bile kazanması mümkün olmaz.

İlhamımızı gökten, doğmalardan almayız derken niyet ve amaç dinî reddetmek miydi? Açıklaması zor bir durum. Başka hiçbir sözünü, icraatını bilmediğimiz birinin bunu söylemesi, dine karşı olduğuna işaret edebilir. Ama Atatürk için böyle değildir. Atatürk, çarpıtılmış din anlayışına, şeyhlerin, müritlerin, dervişlerin saltanatına, her şeyi dine, yukarılara, insan-toplum- tabiat dışına bağlamaya karşıydı. Bugün bir kitap yazan, bu, Allah tarafından yazdırıldı, diyor. Bazı şeyhler kendilerini Allah yerine koyup tasarrufta bulunmaya kalkar, gayb âleminden sırlar nakleder. Oysa Kur’an sürekli tabiattan deliller verir, aklımızı kullanmamızı ister. Demiri, makası, terzi iğnesini cennetten gelirken getirdiğimize inanan ilahiyat profesörleri var. Eski medeniyet unsurlarını uzaydan gelenler yaptı diyen aydınlar(?) var. Atatürk, akılcılığa, tecrübeye, ilme, hayata bu kadar sığınmışsa, neden kınıyoruz. Sözün altından kalkamıyoruz ama acaba diyoruz.

Tekrar edelim ki Atatürk de diğer insanlar gibi hatasız değildir. Bunalım ve çelişkilere düşmüştür. Bunları aşmasını da bilmiştir. Bazı hatalarından büyük ölçüde dönmüştür. Kusurlarını itiraf ettiği de malûmdur. Ruşen Eşref Ünaydın’a “biz maneviyatı ihmal ettik, bazı şeyleri yapmaya mecburduk ama...” dediğini, Ruşen Eşref’in yönettiği gazeteye aksetmiştir.

Türk aydınının ve yöneticisinin yapacağı şey aksayan yönleri, eksik kalan yerleri tamir etmek, tamamlamak, düzeltmek, daha yeni ve daha iyi işler yapmaktır. Olanı inkâr, düşmanlık, toptan red, hakaret, vebal altına girme, Müslüman’ın ve Türk Milletini sevenlerin işi olamaz. Maksadımız üzüm yemek mi, bağcıyı dövmek mi? Yahut bağı kökünden sökmek mi, onu geliştirmek mi?

Minnet duyacak yerde, kin ve düşmanlığa, hakarete başvurmak Müslümanın işi değildir.