...

MİLLİYETÇİLİĞİMİZİN KAYNAKLARI-XLVIII

12.06.1960 Sivas/Gürün Sarıca köyü doğumlu olan Vahit Türk ilk ve orta öğrenimini Sivas’ta tamamladı. 1983 tarihinde Prof. Dr. Zeynep Korkmaz danışmanlığında hazırladığı “Hüseyin Nihal Atsız’ın Ruh Adam Romanında Dil ve Üslup” adlı tezini vererek Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nden mezun oldu.

1987 yılında Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsünde Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun yönetiminde hazırladığı “Hatiboğlu Bahrü’l-Hakayık - Transkripsiyon” adlı teziyle yüksek lisansını, 1990 yılında Fırat Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsünde Prof. Dr. Tuncer Gülensoy yönetiminde hazırladığı “Ali Şir Neva’i Mecalisü’n-Nefais İnceleme-Metin-Dizin” adlı teziyle de doktorasını tamamladı.

Fırat Üniversitesi, Trakya Üniversitesi, Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi (Kazakistan), Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi ve Gaziantep Üniversitesi’nde değişik akademik kadrolarda görev yaptı. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanlığı, Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü, Gaziantep Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanlığı gibi idarecilik görevleri yaptı.

2006 yılında Sakarya Üniversitesi Fen- Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde Öğretim Üyesi olarak başladığı görevinden ayrılarak İstanbul Kültür Üniversitesi’ne geçti. Halen İstanbul Kültür Üniversitesi’nde Öğretim Üyeliğine devam etmektedir.

İletişim:vahitturk1@hotmail.com

Vahit Türk

Gazneliler-IV

994 yılında Sebüktegin ile oğlu Mahmut’un Samanoğullarının yardım isteğini kabul edip düşmanlarını yenerek büyük bir tehdidi ortadan kaldırması, onların Samanoğulları için vaz geçilmez bir güç olduğunu gösterdiği gibi, aynı zamanda gelecekleri için de büyük bir tehdit olduğunu ortaya koymuştu. Samanoğulları sıkıştıkça Gaznelilerden yardım istemeyi sürdürürken bir yandan da onlara karşı tedbirler almayı ihmal etmiyordu, ancak tarih hükmünü yürütecek ve bölgenin dengeleri dolayısıyla bir süre daha yaşayan bu devlet, Karahanlılar eliyle tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolup gidecekti.

Tarihçiler arasında esas olarak kurucuları ve yönetici hanedanı itibariyle Fars kökenli bir devlet olan Samanoğullarının bir Türk devleti kimliği taşıdığını ileri sürenler ve Türk devleti olarak kabul edilebileceğine söyleyenler de vardır. Bu görüşlerin kaynağını ordudaki, dolayısıyla devletteki Türk etkisi oluşturur. Bu devlet içerisindeki Türk gücünün zaman zaman devletin başındaki kişileri tayin edecek duruma ulaştığı bilinmektedir.

Samanoğullarının bilim tarihinde de oldukça önemli yerleri vardır. Bütün bilim tarihinin iki büyük zirvesi olan Birunî ile İbni Sina Samanoğulları devletinin sınırları içerisinde yetişmiş ve çalışmalarını sürdürmüşlerdir. Gaznelilerin bu devleti ortadan kaldırıp işgal ettikleri coğrafyaya egemen olmaları üzerine İbni Sina onların egemenliğini kabul etmeyip ülkesini terk edecek, ancak Birunî, Gazneli Mahmut ile birlikte gidecek ve bir süre çalışmalarını Hindistan’da sürdürüp bu ülkedeki bilgi birikimini Türkistan’a taşıyacaktır.

Ayrıca Türk kültür ve din tarihi açısından oldukça önemli olan Türkçe ilk satır arası Kur’an tercümemiz Samanoğullları çağının ürünüdür. Rivayete göre Samanoğulları devleti Kur’an-ı Kerim’i Fars diline çevirmek üzere bir kurul oluşturur ve o kurul içinde iki de Türk bilgini vardır. Bu kurul toplu olarak Farsça çeviri ile meşgul olurken iki Türk bilgini de din kitabımızı Türkçeye çevirir. Satır arası çeviri, Türklük Bilimi’nde kullanılan bir terimdir. Bunun anlamı; Kur’an-ı Kerim’deki Arapça sözün altına Türkçesini yazmak suretiyle çeviri yapmaktır. Satır arası Kur’an çevirilerinde genellikle cümleye dikkat edilmez ve kelime kelime çevirme yoluna gidilir. Bunun da sebebi herhalde anlamda bir yanlışa düşüp günaha girme endişesi olmalı. Karahanlılar çağında başlayan bu satır arası çeviri geleneği sürmüş, Türkistan’da, Anadolu’da, Harezm ve Kıpçak sahalarında bu tür çeviriler yapılmıştır. Bu eserler, insanların, din kitaplarını kendi dilleriyle okuma ve Tanrı buyruklarını daha iyi anlama ihtiyaçlarını karşılama düşüncesiyle ortaya konulmuş ve oldukça önemli olan bu ihtiyacı karşılamışlardır.

Sultan Mahmut

997 yılında Sebüktegin öldü ve yerine oğlu İsmail sultan oldu, ancak Mahmut bu durumu kabullenmeyip 998 yılında tahtı ele geçirdi. Mahmut, daha çocukluğundan itibaren zekâsı, yetenekleri, cesareti ve ataklığıyla dikkat çekmiş, bu yüzden babasıyla arasına fitne sokulmuş ve tahminen on beş yaşındayken tutuklanıp hapsedilmişti. Ancak anlaşmazlık uzun sürmemiş ve Mahmut birkaç ay sonra serbest bırakılmıştı.

Mahmut, sultan olduktan sonra karmaşa içerisinde olan Samanoğulları ile ilişkiler iyice bozulmaya başladı ve iki devlet arasında savaşlar oldu. Zaman zaman bu devlet içerisindeki isyancı güçlere karşı yapılan savaşlara Gazneliler de karışmak durumunda kaldı. Mahmut’un desteklediği Samanlı emirinin tahtı elinden alınmış ve gözlerine mil çekilmişti. Mahmut bu durumu bahane ederek savaş açmış ve pek çok mücadelenin sonunda Horasan bölgesine egemen olmuştu.

Bu iki devletin ordusu da ağırlıklı olarak Türklerden oluşmaktaydı ve savaş esas olarak ikisi de Türk olan güçler arasındaydı. Bu savaşlarda Samanoğullarının ordu komutanlarından birinin adının Begtüzün olduğunu belirtirsek durum daha açık anlaşılır. Kaldı ki adı Faik olan diğer komutanın da Türk olduğu bilinmektedir. Bütün bu mücadeleler sonunda iyice zayıflayan Samanoğulları devleti, Karahanlılar tarafından ortadan kaldırıldı ve Gaznelilerin baştan beri bağlı oldukları devletin bütünüyle ortadan kalkması onlara tam bağımsızlığı sağlamış oldu. Bu arada Mahmut, Bağdat’a halifeye elçi yollamış, halife onu sultan olarak tanımış ve ona hükümdarlık alametleri göndermiş, ayrıca İslam’a hizmet etmek amacıyla Hindistan’a seferler yapmasının farz olduğunu bildirmişti.

Türk ve insanlık tarihinin gördüğü büyük cihangirlerden biri olan Sultan Mahmut, yalnız Hindistan’a on yedi sefer yapmış, ordusunun başında bu seferlere katılmıştır. Sultan Mahmut’un bu seferleri Hint kıtasının kaderini değiştirmiş ve bu bölgede büyük bir nüfusun Müslüman olmasını sağlamış, ayrıca yüzyıllarca sürecek bir Türk egemenliğini de başlatmıştır. Erdoğan Merçil Hoca, adı geçen eserinde Sultan Mahmut’un son seferinde bin dört yüz gemiden oluşan bir filo yaptırdığını ve bu filoyla Hint kavimlerinden denizciliğiyle ünlü olan Catlar üzerine yürüyüp onları yendiğini, bu zaferin sonunda ise büyük miktarda ganimet elde ettiğini yazar. Bin dört yüz filoluk bir deniz gücü, belki de bütün Türk tarihi dikkate alındığında o zamana kadarki en büyük deniz gücüdür. Burada dikkat çeken nokta, Türk hangi coğrafyada ve iklim şartlarında yaşıyorsa, ona çabucak uyum sağlama, ona göre kendisine çekidüzen verme yeteneği gösterebilmektedir. Bu durum, tarihin Türklerle ilgili olarak bize gösterdiği en önemli konulardan ve üzerinde durulması gereken hususlardan biridir.

Sultan Mahmut, Hint seferleri dışında Samanlılar ve Karahanlılar ile de savaşmak durumunda kaldı. Karahanlılar ile olan akrabalık ilişkisi aralarında savaş çıkmasına engel olamadı ve yapılan savaşta Karahanlılar yenilip büyük bir darbe aldı. Sultan Mahmut, Harezm bölgesini de ele geçirdi ve buradan aldığı esirleri ordusuna alarak Hindistan seferlerinde onlardan da yararlanma yoluna gitti. Devir kaynakları Sultan Mahmut’un son derece merhametli biri olduğunu, esirlere de oldukça merhametli davrandığını yazmaktadır.

Gazneliler ile Oğuzlar arasındaki ilişki de Sultan Mahmut çağında başladı. Büyük Selçuklu devletinin kurulmasına yol açacak bir seyir izleyen bu ilişkiler de Türk tarihi yanında bütün olarak insanlık tarihini de etkilemek bakımından son derece önemlidir.

Gazneliler, 1186 yılında son sultanları olan Hüsrev Şah’ın Gurlular tarafından esir alınması üzerine tarih sahnesinden silindiler, ancak yukarıda belirtildiği üzere hem Türk tarihinde, hem de İslam tarihinde oldukça önemli bir yer edindiler, kendilerinden sonrasını da etkileyen işler yaptılar ve bölgenin İslamlaşmasında başlıca rolü oynadılar. Kuruluş dönemlerindeki Türk karakterleri, zaman içerisinde bölgenin egemen kültürü olan Fars kültürünün yoğun etkisinde kaldı. Kişi adlarındaki değişim, kültür etkilenmesinin açık biçimde gösterir. Ayrıca Firdevsî’nin eserini tamamladıktan sonra “Bundan böyle Fars milletine ölüm yok” dediği rivayet edilen ve esas olarak İran-Turan mücadelesi üzerine kurgulanmış olan ünlü Fars destanı Şehname’yi Sultan Mahmut’un himayesinde yazdığı ve şairin bu eserden dolayı sultandan önemli miktarda ödül aldığı bilinmektedir.

Sultan Mahmut oldukça iyi bir eğitim almış, tam bir sultan olarak yetiştirilmiştir. Türklerdeki şehzade eğitimi, kültür ve eğitim tarihçilerinin üzerinde durması gereken konulardan biridir. Bu konu henüz bütün yönleriyle araştırılıp ortaya konulmamıştır.

Dönemin bütün devletlerinde karşılaşılan bir anlayışa göre devletin gücünün gösteren olgulardan biri; o devlet ya da sultan himayesinde bulunan bilginlerin, din adamlarının, şair ve ediplerin, sanatçıların sayıları ve bunların ortaya koydukları fikirlerle eserlerin çağın bilim ve sanat dünyasındaki gücü ve etkinliğidir. Timurlular çağında Devletşah tarafından yazılan şairler tezkiresinde Sultan Mahmut’un sarayında dört yüz şairin varlığından söz edilir. Bu sayının doğru olup olmadığını bilmiyoruz, ancak Gazneli Mahmut’un bilginleri, din adamlarını, edip ve şairleri sarayına çekmek için büyük çaba gösterdiği, onlara pek çok imkân sağladığı dönem kaynaklarında kayıtlıdır. Yine kaynaklarda o dönemde yazılmış olan pek çok eser adı söz konusu edilir ve o eserlerin bir kısmı günümüze de ulaşmıştır.

Merçil Hoca’nın konuyla ilgili değerlendirmeleri şöyledir: “Sultan Mahmut ilim ve marifet sahibi bir hükümdardı, muhtelif ilim dallarında onun adına eserler yazıldı. O çeşitli ülkelerden gelen bilginler ile huzurunda toplantılar tertipler ve bilginlerin tartışmalarına katılırdı. Sultan Mahmut aynı zamanda ortaçağın en büyük ilmî şahsiyetlerinden biri olan Türk asıllı Ebu Reyhan El-Birunî’yi de, Harezm’i işgal ettiği zaman, Gazne’ye getirtti. Böylece Birunî, Hindistan’a yapılan Gazneli seferlerine katıldı. Onun Hindistan’daki temasları, öteki inanç ve âdetler hakkındaki sınırsız merakıyla Tahkîku mâli’i-Hind gibi büyük bir eser meydana getirilmesine imkân verdi.” Büyük sultanların bilginleri, din ve sanat adamlarını huzurlarına kabul edip uzmanlık alanlarında onları tartışmaları da sık görülen bir durum olarak dikkat çeker. Yabancı ülkelerden gelen bilginlerle kendi ülkesindeki bilginleri tartıştırıp kendi ülkesindeki bilginlerin galip geldiğini görmek bu sultanlar için büyük bir gurur vesilesi olurdu.

Birunî, Sultan Mahmut için “kendisinden hiçbir lütfu esirgemediğini ve kendisini bolluğa ve mutluluğa kavuşturduğunu” söylüyor. Bu gelenek Gazneli devleti yaşadığı sürece devam etmiş ve bütün Gazneli sultanları çevrelerinde bilginleri, din adamlarını, şair ve yazarları bulundurmaya özen göstermiştir. Eyyüp Ensari soyundan olup Herat’ta yaşayan ve bütün bölgede çok büyük saygı duyulan, Nevâyî’nin eserlerinde sıkça şeyhülislam diye söz ettiği Abdullah Ensarî, mezarı Kars’ta olan ve Türkiye’deki önemli ziyaret yerlerinden bir olarak görülen Ebu’l-Hasan Harakanî vb. büyük mutasavvıflar da Gazneliler çağında yaşamış ve devlet yöneticileri tarafından büyük saygı görmüşlerdir.

Yukarıda belirtildiği üzere Firdevsî, Şehname’yi Gaznelilerin himayesinde yazmış, Firdevsî dışında da Fars edebiyatının büyük şairleri olarak kabul edilen Senayî ve Türk asıllı olduğu bilinen Emir Hüsrev Dehlevî de bu çağda ve bölgede yetişmiştir.

Büyük devlet olmak için elbette öncelikli gereklilik; büyük bir silahlı güç ve bu silahlı gücü iyi örgütleyip yönetecek ileri bir zekânın varlığıdır, ancak bunlar büyük devletin sürekliliğini sağlayamaz. Süreklilik ancak bilgiyle mümkün olur ve çağımızda sıkça duyduğumuz “beyin göçü” hemen her devirde görülen bir göç türüdür, çünkü bilim ve sanat adamı, dolayısıyla bilgi ve sanat değer gördüğü, kendisine saygı duyulan yere göç eder. Bu, dün böyle idi, bugün de böyledir, şüphesiz yarın da böyle olacaktır.