...

DAMDAKİ KAFECİ…

Mehmet Hayati ÖZKAYA, 1959’da Van’da doğdu.  İlk ve orta öğrenimini Adana’da, yükseköğrenimini Eskişehir’de tamamladı. 1982 yılından itibaren çeşitli liselerde edebiyat öğretmeni ve idareci olarak çalıştı. 1993-1995 yıllarında İtalya’nın Trieste şehrinde Yabancı Diller Enstitüsü’nde Türkçe okutmanlığı yaptı. Evli ve iki çocuk babası olan Özkaya’nın Kıssa-i Aşk, P.K 546- İdealist Bir Neslin Hikâyesi- ve Ateşi Yeniden Yakmak adlı kitapları vardır.

İletişim:m.h.ozkaya@hotmail.com

M.Hayati Özkaya

Geçen hafta televizyonlara, gazetelere çıkan bir haber, henüz Damdaki Kemancı kadar büyük bir yankı uyandırmadıysa da pek yakında büyük bir ihtimalle yeni bir müzikal olarak sahnelenecektir. E, o zaman sağır sultan bile duyacaktır bu haberi. Neymiş haber?

“İstanbul Ataşehir’de 70 kişinin çalıştığı bir kafenin sahibi çatıya çıkarak, iş yerinin tabelasını parçaladı. İşyeri sahibi, “Burada 70 personel var, hepsinin evde çoluk çocuğu aç. Bunlar mecburlar çalışmaya. O zaman bize ekmek verin kardeşim” diyerek feryat figan etti.

Çünkü ceplerdeki delik genişlemekte,  mutfaktaki yangın büyümekte istatistiklerin ortaya koyduğu rakamlar ise alt üst olup küle dönmekte. Tabii bu arada pembe tablolar çizen devlet adamlarımızın elleri, yüzleri de ister istemez kapkara olmakta…

Bütün dünyayı tehdit eden bu Korona virüsü denen salgın insanları biraz şaşkın, biraz dalgın hatta biraz dargın yaparken iş yerini kapatmak zorunda kalan ya da devletten gereken desteği alamayan esnafımızı da epeyce zora soktu.  Makam mevkii sahibi olanlara, dertlerini anlatamayan, seslerini duyuramayan bu insanlar çareyi çatılara çıkmakta bulmaya başladılarsa bu işin gidişatı çok acayip bir hâl alacağa benziyor. “Devletimiz sağ olsun!” diye diye tabelalarını parçalayan adamlar pek yakında çatılara çıkarak damlarda dolaşarak bir zamanların meşhur şarkısı “Ah Bir Zengin Olsam!”ı yeni bir yorumla söylenmeye başlarlarsa hiç şaşırmayın.

Ah bir zengin olsam…

Yaşarım gönlümce ben

Geçip gider kalmazdı hiç keder…

Ah kader senin elinden, neler çektim neler…

 Evet, işin şakası bir yana gerçek bütün çıplaklığıyla karşımızda dururken bizler “Damdaki Kafeci” nin derdiyle dertlenmeyi görmezlikten, duymazlıktan gelemeyiz.  Tıpkı Hz. Ömer’in bir kocakarının derdiyle hemdert olduğu gibi memleketi idare edenler de bu seslere kulak vermeliler, bu sıkıntıları ortadan kaldırmanın yollarını bulmalılar.

Rahmetli Mehmet Akif’in yüz yıl önce anlattığı “Kocakarı İle Ömer”in hikâyesini bilirsiniz. Hani, şu çocuklarına yedirecek bir lokma aş bulamayan yaşlı kadının tenceresine koyduğu taşları pişirmeye çalışarak çocuklarını avuturken ansızın çadırına giren Hz. Ömer’le aralarında geçen konuşmaları:

(…)

Ocak başında oturmuş bir ihtiyarca kadın.

“Açız! Açız! diye feryad eden çocuklarının;

Karıştırıp duruyorken pişen nevalesini;

Çıkardı yuttuğu yaşlarda çırpınan sesini:

-Durundu yavrularım, işte şimdicek pişecek...

Fakat ne hâl ise bir türlü pişmiyordu yemek!

Çocukların yeniden başlamıştı inleyişleri…

 

Selam verdi Ömer, daldı sonunda içeri.

Selamı aldı kadın pek gülümseyen bir yüzle,

-Bu yavrular niçin ey teyze, ağlıyor, söyle?

-Bugün ikinci gün, aç kaldılar...

-O halde, neden biraz yemek koymuyorsun?

-Yemek mi? Çömleği sen tirid mi zannediyorsun?

İçinde sade su var; Çakıl taşıyla beraber bütün zaman kaynar!

Ne çare! Belki susarlar, dedim. Ayıplamayın.

-Peki! Senin kocan, oğlun, ya kardeşin, ya dayın...

Tek erkeğin de mi yok?

-Hepsi öldü... Kimsem yok.

-Senin midir bu küçükler?

-Torunlarım. 

-Ne de çok!

Adam Emir’e gidip söylemez mi halini?

İşte bu sorunun ardından yaşlı kadının söyledikleri bir mum gibi eritir Halife Ömer’i. Artık fazla dayanamaz ve arkadaşı Hz. Abbas ile birlikte çabucak giderler devletin ambarına, bu sırada yol boyunca kendini hesaba çeker Ömer ve der ki:

Dicle kenarında otlayan bir koyunu kurt kapsa ilahi adalet onu Ömer’den sorar. Şu yaşlı kadın kimsesiz ve avuttuğu yavrular kimsesiz kalır; sorumlusu Ömer’dir. Bakımsızlık ve sefaletten bir ev çökse vebali Ömer’in omuzlarındadır. Talihsizlik neticesinde yere bir tek damla kan aksa o kan damlası coşkun bir derya olup dalgaları ile Ömer’i yutar. Kırgın gönüllerin öfke şimşekleri Ömer’in başına boşalır. Bütün matemlerin gözü göze göstermez dumanlarında boğulacak olan da Ömer’den başkası değildir.

Ömer her derdin devası, her dileğin büyük kapısı ve her lanetin ana hedefidir. Yüce Allah’ım aciz bir kul bu kadar ağır ve çeşitli mesuliyet yükünün altından nasıl kalkabilir? Ey Ömer, bu kadar yükün altına girmeyi nasıl kabul edebildin vakti ile...

Evet, devletin ambarından aldıkları unu yağı yüklendikleri gibi dönerler tekrar yaşlı kadının evine… Sönen ateşi, kadından çalı çırpı isteyerek kendisi tutuşturur; pişirdiği yemeği ayazda çabucak soğutarak yine kendi eli ile çocuklara yedirir.

İşte bugün bu hikâyede anlatılan ıstırapların benzerleri bu memlekette hâlâ bütün tazeliğini koruyorsa ve hâlâ birileri evine ekmek götüremediği için çatılara çıkarak feryat edip sesini duyurmaya çalışıyorsa yazıklar olsun demekten başka bir söz bulamıyorum. 

Çünkü bugün bizleri yönetenler, geçmişten geleceğe yürürken hep  “Adalet Mülkün Temelidir” diyorlardı.

Hâlbuki yıllardır memleketin dört bir yanında devletin şefkatini, merhametini, adil ve eşit paylaşımını büyük ümitlerle bekleyen milyonlar, bugün Damdaki Kemancı’nın değil Damdaki Kafeci’nin açlık melodilerini dinliyorlar.