...

ARTOCARPUS İNCİSA

Mehmet Hayati ÖZKAYA, 1959’da Van’da doğdu.  İlk ve orta öğrenimini Adana’da, yükseköğrenimini Eskişehir’de tamamladı. 1982 yılından itibaren çeşitli liselerde edebiyat öğretmeni ve idareci olarak çalıştı. 1993-1995 yıllarında İtalya’nın Trieste şehrinde Yabancı Diller Enstitüsü’nde Türkçe okutmanlığı yaptı. Evli ve iki çocuk babası olan Özkaya’nın Kıssa-i Aşk, P.K 546- İdealist Bir Neslin Hikâyesi- ve Ateşi Yeniden Yakmak adlı kitapları vardır.

İletişim:m.h.ozkaya@hotmail.com

M.Hayati Özkaya

Vatandaşın midesine bir lokma kuru ekmek giriyor mu girmiyor mu tartışmaları arasında yeni bütçe TBMM’de kabul edildi… Ne âlâ, hayırlı olsun!

Peki, geride ne kaldı?  Hazırlanan bu bütçe vatandaş için ne getirdi, ne götürdü diye sorsam.  Hatta bilen varsa, lütfen bir adım öne çıksın desem, kim cevap verir? Meçhul? Herkes “tıp” oynuyormuş gibi olduğu yerde kalakalır, kıpırdamaz. Bilen de bulunmaz…

Şaka bir yana, elbette devletimizi yönetenler bu bütçeyi de geçmiş bütçeleri de aralarındaki farkı da gayet iyi bilirler. Yeni bütçenin memlekete kazandıracaklarını da bir çırpıda sayar, kocaman kocaman klasörleri açıp rakamlar, istatistikler vererek “insani gelişmişlik seviyesini” bu dönemde nasıl yukarılara çıkarttıklarını büyük bir tevazu ile gözümüze sokarlar.

Her ne kadar her yıl, bütçe görüşmeleri esnasında ilginç tartışmalar hatta fiziki temaslar meydana gelse de hepsi bir çırpıda unutulup gider; ama bazı sözler ve bazı hareketler vardır ki onlar gerektiğinde servis edilmek için hemen arşivlenir.  Bu yılın zirveye çıkan sözü de: “Kuru ekmek”tir.

Bakmayın siz dervişlerin bir lokma, bir hırka dediğine. Ekmek bizim için hava kadar, su kadar önemlidir. Önemlidir çünkü herkes “ekmek kavgası” peşinde koşturup dururken işsiz, güçsüz kalanlar bir köşede oturup ne yapalım “ekmek aslanın ağzında” diyorlar.

E, haklılar ne yapacaklardı yani, sirklerdeki kahramanlar gibi ekmeği aslanın ağzından çıkarıp alacaklar mıydı? Asla, onlar hadlerini bilip böylesine boş bir hevesin peşinde koşmazlar,  sadece deyimlerimize sığınıp kendilerini rahatlatırlar.

Bu sıralar dillerine pelesenk ettikleri deyimleri her fırsatta tekrarlayıp duruyorlar: 

“Ekmek çarpsın ki” kimsenin “ekmeğine göz koymadık” kimsenin “ekmeğine mâni olmadık”, bizim tek derdimiz, tek arzumuz kendimize bir “ekmek kapısı” bulmak; kısacası “ekmeğimizi çıkarmak” hepsi bu kadar. Onu da bulacağız inşallah. Bu konuda inançlıyız, kararlıyız ve de ümitliyiz.

Devlet veya özel sektör bizim için hiç fark etmez, işe yerleşmek için açılan her sınava girecek, her kontenjan için mücadele edeceğiz. Hangi iş olursa olsun koşacak  "ekmeğimizi taştan çıkaracağız.” Gerekirse İŞKUR’un önünde gece gündüz bekleyecek, bir iş bulduğumuzda da canla başla çalışacağız. İster asgari ücretin bir santim üstünde ister altında ne verirlerse versinler alıp kabul edecek “ekmeğimizi ayağımızla tepmeyeceğiz!”

İşte bu işsiz güçsüz adamların hayalleri, böyle sürüp giderken Hakan Paksoy’un dostu Mustafa Öztürk de işi olan, ama aşı olmayan bir işçinin hikâyesini dörtlüklerle şöyle dile getirmiş:

İşçi Mehmet işe gider şafakta

Ayşe bebek mama ister, ne yapsın

Paltosu yok, su alıyor pabucu

Palto, pabuç para ister ne yapsın…

İşçi Mehmet’in bu “ne yapsın”larla dolu dramatik hikâyesi o kadar büyük ki anlatmakla bitmez. Bir başka dörtlükten bir örnek versek acaba memleketi idare edenler Mehmet’in derdine çare olabilir mi?

Dam akıyor, duvar ıslak, yer sovuk

Hastalanmış, öksürüyor üç çocuk

Bir ev değil, bir in sanki bir kovuk

Bu kovuk da soba ister ne yapsın…

Günümüzün ozanı Mustafa Öztürk, garibanın, fukaranın derdini işte böyle anlatıp duymayanlara, görmeyenlere bir şeyler hatırlatmaya çalışırken bir zamanlar bu topraklarda yaşayan Âşık Şarkışlalı Serdarî de benzer durumu kendine has bir dille şöyle ifade etmiş:

Benim bu gidişe aklım ermiyor

Fukara hâlini kimse sormuyor

Padişah sikkesi selâm vermiyor

Kefensiz kalacak ölümüz bizim

Eyvah, eyvah anlaşılıyor ki Serdarî’nin yaşadığı dönem şimdikinden daha fenaymış... Şimdi hiç olmazsa birtakım Sivil Toplum Kuruluşları, Belediyeler ellerinden geleni yapıp askıda ekmek, aş evinde yemek, bedava su, bedava hava dağıtıyorlar… 

E fakirlik bu, elbette bir kusur değildir; ancak kusurdan bin beterdir!

Neyse, en iyisi biz Âşık Serdarî’yi geçmişte bırakarak günümüze, kuru ekmek yiyen vatandaşlara dönelim ve onların derdine derman olacak ekmek ile ilişkili bir bitkiden “Artocarpus incisa”dan,  Ekmek Ağacı’ndan söz edelim.

Artocarpus incisa: Dutgillerden, tropik Asya adalarında yetişen, ananasa benzer, bol nişastalı, kalın gövdeli, etli meyveleri olgunlaşmadan önce fırında pişirilip yenen bir bitkidir.

Ülkemizde de yetiştirilen bu hem besleyici, hem açlık giderici olan tropikal meyveyi, “kuru ekmek” bulamadığınız zamanlarda afiyetle yiyebilirsiniz. Gerçi tercih sizin… Şimdi ben böyle bir tavsiyede bulundum ya, birtakım “tuzu kuru”lar, “ekmek elden su gölden” yaşayanlar hemen ortaya çıkıp beni tenkit edebilirler.

Hâlbuki ben burada sizlere Fransa Kraliçesi Marie Antoinette gibi değil, olsa olsa bir Halk Sağlığı Uzmanı gibi sesleniyor; muz, avokado, mango, papaya, pitaya (ejder meyvesi) gibi tropik bir meyveden Artocarpus incisa’dan yani Ekmek Ağacı’ndan bahsediyorum, hepsi o kadar.