...

TÜRKİYE-ÇİN SUÇLULARIN İADESİ ANTLAŞMASI ve DOĞU TÜRKİSTAN

İletişim: omurpasha@hotmail.com

Ömür Kızıl

Türkiye ile Çin arasında 2017 yılında imzalanan suçluların iadesine yönelik antlaşmanın geçen hafta Çin Ulusal Halk Kongresi tarafından kabul edilmesi, bu antlaşmayı Türkiye gündeminde de üst sıralara taşıdı. Henüz Adalet Komisyonu’ndan geçmeyen ve TBMM’de oylanmayan bu antlaşma, Türkiye’de yaşayan Uygur Türklerinin iadesini gündeme getirebileceği endişesiyle önemli bir kamuoyu oluşmasına sebebiyet verdi. “Uygurlar iade edilemez” etiketi ile başta Twitter olmak üzere, başlıca sosyal medya mecralarında hakkında en çok konuşulan konu durumuna gelen mesele, Türkiye’deki Doğu Türkistan hassasiyetini göstermesi açısından oldukça önemli bir gelişmeydi.

İyi niyet okuması yapmadan önce Çin’in bu antlaşmayı imzalama amacının, Türkiye’ye sığınan Uygur Türklerini terör suçlusu olarak göstermek suretiyle sınır dışı ettirmek olduğu söylenebilir. Kamuoyu oluşmasının ve Türkiye’deki Uygur Türklerinin endişelenmesinin temel sebebi de esasında budur. Ancak antlaşmanın maddelerine bakıldığında Çin’in iade taleplerinin bazı şartlar dâhilinde Türkiye tarafından reddedilebileceği anlaşılmaktadır. Örneğin suçlu iadesi talebi, siyasi bir suç ile bağlantı kurularak gerçekleştiriliyorsa; iadesi istenen şahıs, hâlihazırda yaşadığı ülkenin vatandaşıysa ya da iltica haklarından faydalanıyorsa bu tip durumlarda iade talep edilen ülke bu talebi reddetme hakkına sahip bulunmaktadır. Bir diğer maddeye göre iadesi talep edilen şahsın, ırk ve dini inanç gibi sebeplerden dolayı önyargılı bir şekilde yargılanmasının söz konusu olabileceği durumlarda iade talebi reddedilebilmektedir. Çin’de ölüm cezasının uygulanması da, “iade etmeme” konusunda Türkiye’nin elini güçlendirmektedir. Bu şartlar dâhilinde Türkiye’nin korkulduğu gibi bir iade prosedürü izlemeyeceği öngörülebilir. Diğer yandan Çin’in antlaşmayı onaylaması hususunda, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun yaptığı “iadenin söz konusu olmayacağı” yönündeki açıklama bu beklentiyi kuvvetlendirmektedir.

Yukarıda da ifade edildiği üzere, bu olay Türk milletinin Doğu Türkistan konusundaki hassasiyetinin ortaya çıkmasına vesile olması bakımından çok önemlidir. Zira Doğu Türkistan Türkleri, Çin’in zulüm ve işkenceleri karşısında (haklı olarak) çoğunlukla yalnız olduklarını hissetmekte ve bunu dillendirmektedirler. Uygur Türkleri konusundaki bu duyarlılık, yalnızca pasif bir savunma olarak kalmanın ötesinde, söz konusu zulmün engellenmesi açısından da aktif bir savunma aracına dönüştüğünde çok daha etkili sonuçlar almak mümkündür. Ancak mevcut uluslararası konjonktür içerisinde Çin’in konumu, Türkiye ve diğer Türk dünyası ülkelerinin elini kolunu bağlamış görünmektedir. Bazı Türk ülkelerinin meseleye yönelik herhangi bir duyarlılık örneği sergilediklerini söylemek de güçtür. Bu açıdan düşünüldüğünde, ne yazık ki Doğu Türkistanlılar için ümit kaynağı (Türkiye ve diğer Türk ülkeleri yerine) Çin’in karşısında konumlanmış olan Batı Uygarlığı ve özellikle de Çin ile rekabet halindeki ABD’nin olası girişimleri olmaktadır. Bu ülkelerin de bu konuda henüz aktif bir siyaset izlememiş olmaları, Uygur Türklerini ümitsizliğe itmektedir. Şu andaki mevcut en büyük beklenti, ABD’deki yönetim değişikliğinin ardından ABD’nin bu konuda Çin’e yönelik takınacağı tavırdır. ABD, Çin’i sıkıştırmak için bu konuyu gerçekten gündeme getirebilir. Ancak, ABD’nin uluslararası ilişkiler doktrininin Kissinger’dan beri “ulusal çıkar” eksenli olduğunu gözden çıkarmamak gerekir. ABD’nin böyle bir konuyla ilgilenmesinin gerçek sebebi “insan hakları”, “demokrasi” vb. değerler değil; doğrudan Çin karşısındaki ulusal çıkarları olacaktır. Türkiye ve diğer Türk Dünyası ülkelerinin bu tip bir konjonktürün ortaya çıkması halinde, Uygur Türklerinin haklarını koruma konusunda izleyecekleri stratejilere hazır olmaları ve pasif savunmadan aktif politikalara geçişi önemlidir. 2021 yılı bu konuda uluslararası gelişmelere gebedir. Umarız tarihin akışı, Uygur Türklerinin talihini tersine çevirecek şekilde tecelli eder.