Ömür Kızıl

Tüm yazıları
...

TÜRK AYDINININ SIĞINMACI İHANETİ

İletişim: omurpasha@hotmail.com

Ömür Kızıl

Türkiye’yi demografik olarak tehdit eden sığınmacı sorunu, sığınmacı karşıtı kamuoyu oluşturacak aşamaya gelmiştir. Kitleleri bilinçlendirmesi, yönlendirmesi ve kamuoyu yaratması gereken kelli felli, kalın enseli, anlı şanlı, unvanlı aydınların(!) ve bunların koltuklarına talip olan aydın adaylarının ekseriyeti; makam-mevki kaygısıyla bir köşeye pusmuş, susmuş, elini taşın altına koymaktan sakınmış, otoriteden taltif görmek veya en azından onun sopasını yememek için sessiz kalmış, “nemelazımcı” bir edaya bürünmüş vaziyettedir.

Kamuoyu yaratıcısı, söz erbabı olması gereken bu güruhun pısırıklığı, sığınmacı istilasına karşı Türk milletinin vicdanından doğan doğal tepkiyi, Türkiye’nin geleceğiyle ilgili kötü planları olan iç ve dış güçlerin provokasyonuna açık bir hale getirmektedir. Sınırlı sayıdaki özverili Türk aydınının ve samimi Türk gençlerinin, bu konudaki proaktif yaklaşımı ve çalışmaları, ana akım medya kuruluşlarında yer almadığı için kamuoyuna sirayet etme noktasında yetersiz kalmaktadır. Sığınmacıların şehirlerde yarattıkları sorunlardan bihaber olan kırsal kesimdeki kalabalık Türk nüfusu, sığınmacı sorunu ile ilgili habersiz ve duyarsız bir vaziyettedir. Bu durum, ülkeyi yöneten güçlere sirayet edecek nitelikte ülke sathına yayılmış bir kamuoyu oluşumunu engellediği gibi büyük şehirlerde kesif bir tepkinin ortaya çıkma ihtimalini doğurmaktadır. Kırsal kesimdeki vatandaşlar, bu konuda bilinçlendirilmelidir. Bunun medya veya sosyal medyayla olmayacağı aşikâr olduğundan, aydınların önderlik ettiği sivil toplum kuruluşlarının bu görevi üstlenmesi gerekmektedir. Kasaba kasaba, mahalle mahalle, halkı risk konusunda bilgilendirecek organizasyonlar düzenlenmelidir. Mevcut sivil toplum kuruluşlarıyla bunlar yapılamıyorsa yenilerini kurmak için vakit olmayabilir.

Yönetim erki, kurumları ve medyası; sığınmacı meselesine enternasyonal bir ideoloji olan İslamcılık, din kardeşliği ve romantik hümanizm retoriği ile yaklaşmaktadır. Benimsemiş olduğu ideoloji sebebiyle ortada sorun görmeyen otorite, doğal olarak sorun çözme konusunda da bir yaklaşım sergilememektedir. Bu politika, Avrupa ve ABD gibi güçler ve Soros gibi isimler tarafından da desteklenmekte ve Avrupa tarafından fon sağlanmaktadır. Kuzey Suriye nüfusunun Türkiye’de tutulması, Suriye’nin kuzeyini demografik açıdan homojenleştirerek, devletleşme gayesindeki PYD/YPG/SDG terör örgütlerinin de işini kolaylaştırmaktadır. Bu yönüyle, bölgede Türk askerinin elde ettiği taktik başarıları, stratejik bir hezimete dönüştürme potansiyeli barındırmaktadır. Avrupa’nın kendi sınırlarını koruma isteği ile Türkiye’deki İslamcılık ideolojisinin, Türk milletini “millet çeşitliliği” karakterinde yeni bir topluma dönüştürme konusundaki enternasyonal reflekslerinin burada bir noktada buluştuğu ve işbirliği yaptıkları görülmektedir. Bu durum, söz konusu argümanları ve yaklaşımı benimsemeyen vatansever ve milliyetçi önemli bir toplumsal kesimi, sığınmacı sorununun çözümünde devlet kurumlarından ümidi kesme noktasına getirerek ajite etmektedir. Tarihi pek çok örnek, iç ve dış ajitasyonlarla etki altına alınan toplumlarda kitle hareketlerinin ortaya çıkabileceğini göstermektedir. Türk milleti gibi, yaklaşık bir asırdır etnik dinlenme sürecinde bulunan bir toplumda, böyle bir hareketin ortaya çıkma olasılığı oldukça yüksektir. Türk milleti, devlet bilincine sahip, bu topraklarda bin yıldır devlet yaşatan bir millettir. Bu sebeple sorunların çözümünü öncelikle otoriteden beklemektedir. Ancak, söz erbabı tarafından yönlendirilmemiş, hukuki nizam içerisinde kamuoyu tesiri yaratmaktan yoksun kitle hareketlerinin doğma potansiyeli de bulunmaktadır. Bunun ne gibi olaylara yol açabileceğinin en çarpıcı örnekleri de Türk tarihinin son beş yüz yılında yazılıdır.

Toplumun büyük çoğunluğu, doğası gereği eyyamcı ve uysaldır. Bu kesim, savaş ve işgal zamanlarında dahi bu özelliklerini sergilerler. İnsanların çoğu, bu sebeplerle Türk toplumunun bir kitle hareketi yaratmayacağını düşünür. Toplumun çoğunluğunun sahip olduğu bu davranış kalıpları, tarihi pek çok dönüm noktasında tecrübe edildiği üzere; ülkeyi yönetenleri de toplumun istikbalini ilgilendiren politikalarda rehavete ve keyfiyete sürükleyebilmektedir. Ancak kitle hareketlerini yaratacak olan insanlar zaten bu eyyamcı ve uysal vatandaşlar değildir. Katı etnik sistem işlevsizleştiğinde; bu toplumun, aşağı yukarı yüzde bir oranında Başıbozuk, Celali, Komitacı, Kuvvacı ve benzeri, hırslı, isyan ahlakına sahip, otoriteden bağımsız güç çıkarma potansiyeli her daim mevcuttur. Tarihin olağan akışında, bu insanlar, potansiyellerinin farkında olmadan hayattan sessizce akıp geçerler. Ancak tarihin kırıldığı zamanlarda, bu kesimin perspektifinden bakıldığında “tarihi talih tecelli ettiğinde” ise; tarihi, bu azınlık yazar. Toplumun kalanı ve devlet de öle yite izler. Böyle zamanlarda bu tip insanların oluşturduğu öncü hareket, hırs-enerji yayılımı ile çevrelerine yandaşlar da toplar ve parlayan bir alev gibi toplum içerisindeki temsilini bir anda kat kat arttırabilir. İslamcılar, mevcut sorun bakımından bu tarihi gerçekliği değerlendirme becerisinden ya yoksundur ya da görmezden gelmektedir. Bu durum, tarihin kırılımını öne çeker; sığınmacı kisvesi altında ülke içerisine girmiş olan yabancı istihbarat servislerinin ve terör gruplarının yaratabileceği tahribatı da göz önünde bulundurduğumuzda; başta mevcut tarihi kırılımın sorumlusu olan taraflar olmak üzere toplumun her kesiminden insanların perişan olacağı öngörülebilir. Bu tip bir süreç, ülkeyi zayıflatır ve dış müdahalelere açık hale getirir. Yakın Türk tarihinde örnekleri olduğu gibi devletin kendisini dahi ortadan kaldırabilir. Ülkemizin ve milletimizin bu duruma düşmemesi için siyasilerden aydınlara kadar sorumlu olan herkes ve tüm kurumlar üzerine düşen görevi zamanında yerine getirmek zorundadır. İşler istenilmeyecek aşamaya gelirse ya da bir beşinci kol faaliyeti olarak, stratejik göç mühendisliği kapsamında ortaya çıkmış olan sığınmacı sorunu çözülmezse, Türkiye’nin ve Türk milletinin Anadolu’daki ufku kapalı görünmektedir. Bir asır önce olduğu gibi bugün de Türk Dünyası bütünleşmesi yolunda tekrar önemli bir kavşakta olan Türkiye, yine kendi dertlerinde boğulmak üzeredir.

Sığınmacı sorununu; açık yüreklilikle sorumluluk alan, kamuoyunu hukuki nizam çerçevesinde oluşturup yönlendiren; bu kamuoyunu, yönetim erkini rehavet ve keyfiyetten alıkoyacak şekilde kullanabilen söz erbabının rehberliğinde, devlet eliyle, hukuk çerçevesinde çözmek gerekmektedir. Çözümün tek yolu; Avrupa ülkeleri ve Soros gibi güçlerin ısrarla Türkiye’de kalmalarını istedikleri sığınmacıları vatanlarına geri göndermektir. Ancak bunun için öncelikle söz erbabının saklandığı delikten çıkması ve dalkavukluğu bırakması şarttır.

Halkın geri kalanını bilimsel ve fikri düzlemde beslesin, kamuoyu oluştursun veya oluşmasına hizmet edecek nitelikte bilgi ve fikir üretsin diye beslenen bir zümrenin, böyle bir dönemde işini yapmamasını tanımlayacak tek bir kelime vardır: İhanet.

Söz erbabı olması gereken güruh! Orada olduğunuzu biliyoruz, yüzlerinizi göremesek, seslerinizi duyamasak da sizi ardına saklandığınız masaların altından, sandalyelerin arasından, kuytu köşelerden taşan şişman uzuvlarınızdan tanıyoruz. Saklandığınız yerlerden çıkın! Konfor alanlarınızdan başınızı çıkartın! Türk tarihi ve çocukları, bunlar sizin için bir şey ifade etmiyorsa da kendi çocuklarınız ve torunlarınız, gelecekte adlarınızı kötü anmamak için sizi hemen şimdi görev başına çağırıyor.