Söyleşiler

BİZE TURANCILIĞI, TUTSAK TÜRKLERİ UNUTTURDULAR

BİZE TURANCILIĞI, TUTSAK TÜRKLERİ UNUTTURDULAR

Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun ile “Esir Türkler Haftası” üzerine konuştuk.

Her yıl Temmuz ayının üçüncü haftasını “Esir Türkler Haftası” olarak anıyoruz. Bu haftayı ne zamandan beri anmaktayız? Anmaya başladığımız süreçten bahsedebilir misiniz?

“Esir Türkler Haftası” adı Ülkü Ocakları tarafından teklif edilmiş ve yaygınlaştırılmış bir isimdir. Bunun da yılı yanılmıyorsam 1976’dır. Daha önce “Esir Milletler Haftası” adıyla anmalar yapılıyordu. Aslında “Esir Milletler Haftası”, 1959 yılında ABD senatosunda kabul edilerek o zamanki ABD başkanı tarafından ilan edilmiş bir haftadır. ABD siyasetçilerini ilgilendiren daha çok, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya gibi Doğu Bloku ülkeleriyle Sovyetler Birliği içinde bulunan Baltık ülkeleriydi. Oralardan sürgün olup ABD’ye yerleşen siyasetçi ve aydınlar, 1959 yılındaki bu karardan itibaren Temmuz’un üçüncü haftasında bazı faaliyetler yapmaya başladılar. Avrupa ülkeleri ise bu haftaya ilgi göstermedi.

Türkiye’deki Türk milliyetçileri, özel bir haftadan söz etmeseler de “Dış Türkler” konusunu her zaman gündemde tutmuşlar ve işlemişlerdir. ABD’de böyle bir haftanın ilan edilmesi de elbette Türk milliyetçilerini sevindirmiş ve Amerikan siyasetinden bağımsız olarak bu karardan yararlanmaya çalışmışlardır. Bir Türk milliyetçisi olan Ahmet Nihat Akay daha 1963 yılında “Esir Milletler Haftası” konusunda TBMM’ye bir soru önergesi vermiştir. Aynı konu, ülkücü şehit İlhan Egemen Darendelioğlu tarafından da 1972’de TBMM gündemine getirilmiştir.

Biz Türkçü gençler daha 1960’larda “Esir Türkler” için çeşitli faaliyetler yapıyorduk. 1961 veya 1962’de İzmirli Türkçüler olarak biz, Salihli’deki Kazak Türklerinin ve İstanbul’daki Türkistan derneklerinin teşebbüsleriyle Türkistan Türklerinin müzik ve oyunlarını büyük salonlarda sergilemiş ve çok büyük ilgi görmüştük. Daha sonra bu tip toplantılar, CKMP – MHP ve ülkücü teşkilatlar tarafından “Altaylardan Tuna’ya” adıyla yaygınlaşmıştır. Rasim Cinisli’nin Millî Türk Talebe Birliği başkanı olduğu 1960’lı yılların ortalarında Esir Türkler için toplantılar yapıyorduk. 1960’ların sonunda Erzurum’daki ülkücü gençlerin Esir Türkler için toplantı yaptıklarını ve Güney Azerbaycanlı bir gencin oradaki Türklerin tutsaklığını simgeleyen renkli, güzel bir broşür hazırladığını hatırlıyorum.

Ancak şunu da belirtmeliyim. 1959’da ABD’deki “Esir Milletler Haftası” kararından sonra 1960’ların başından itibaren bu haftayı anma konusunu ilk defa gündeme getirenler; Azerbaycan, Kırım, Irak, İdil-Ural, Türkistan vb. bölgelerden gelen Türklerin kurdukları derneklerdir. Ülkü Ocaklarının Esir Milletleri / Türkleri anma toplantıları 1960’ların sonlarında başlar, 1970’lerde yoğunlaşır. 1975’te Sami Bal Ülkü Ocakları Derneği başkanı iken yapılan Esir Türkleri Anma Toplantısı’nda Hikmet Tanyu ve Galip Erdem’in yanında Türkistan Türklerinden Baymirza Hayıt ve İsa Yusuf Alptekin de konuşmalar yapmışlardır. Aynı yıl Azerbaycan Kültür Derneği’nin genel başkanı Feyzi Aküzüm ile genel sekreteri Ahmet Karaca’nın da Esir Türkler konusunda açıklamaları vardır. 1976’da Ülkü Ocakları’nın “Esir Türkler” adlı bir kitap yayımladıklarını da hatırlayalım. Bu konularda Türk Dünyası Araştırmaları dergisinin 238. sayısında (Ocak-Şubat 2019) Ersoy Zengin’in kapsamlı bir araştırması da yayımlanmıştır.

Son olarak Orhun, Orkun, Millî Yol, Ötüken, Töre, Devlet gibi Türkçü/milliyetçi dergilerin ve Ülkü Ocakları tarafından çıkarılan Bozkurt gibi gençlik dergilerinin dış Türkler davasını devamlı işlediklerini belirteyim.

Bilhassa 12 Eylül öncesinde Ülkücü camia, muhtelif etkinliklerle ve yayınlarında ele aldıkları konularla her yıl “Esir Türkler Haftası”nı kutluyordu. Son yıllarda neredeyse unutulagelmiştir. Bu durumun sebepleri nelerdir? Sovyetlerin dağılmasının, ortaya çıkan bu duruma etkisi var mıdır?

Ülkü Ocakları’nın kutlamalarından yukarıda bahsettim. Bazen salon toplantıları, bazen de gösteri ve yürüyüşlerle kutlamalar yapılıyordu. Yayınlarda da konu hep canlı tutuluyordu. Sizin de dediğiniz gibi son yıllarda konu unutulmuş gibidir. Elbette Sovyetlerin dağılmasının ve bağımsız Türk devletlerinin ortaya çıkmasının bunda rolü vardır. Ama bir başka etkiyi daha belirtmeliyim. Özellikle 2000’lerin başından itibaren Türkiye kendi iç derdine düşürülmüştür. Ülkemizin birlik ve beraberliğini, Cumhuriyet değerlerimizi korumayı düşünmekten esaret altında yaşayan soydaşlarımızı unuttuk.

Üçüncü bir sebep de bugünün bazı ülkücü topluluklarının esir Türkler konusunda fazla bilgili olmamalarıdır. Ülkücüler, “Esir Türkler” konusuna yönlendirilip eğitilmiyor. Bu iş, 16 Türk devleti bayraklarını masalara koymakla olmaz. Bu duruma karşılık, akademik camiada Türk Dünyası’na yönelik ilgi ve çalışmalar son derece artmıştır. Bir kısmı ülkücü gelenekten gelen, bir kısmı da bu gelenekten gelmeyen hatırı sayılır miktarda gençte de konuya çok fazla ilgi olduğunu gözlemliyorum.

Rus esareti altındaki millettaşlarımızın bağımsızlığa kavuşması için yıllarca mücadele etmiş Türk milliyetçilerinin, Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Türk devletlerinin bağımsızlıklarını kazanmasıyla birlikte “Esir Türkler” mücadelesinde ne gibi değişmeler yaşanmıştır?

Değişmelerden birincisi, bağımsızlığa kavuşan Türklerle çok sıkı bir temasın başlamış olmasıdır. Türk milliyetçileri, bağımsız Türk cumhuriyetlerine ve hatta Rusya Federasyonu’nda kalmış bulunan Türk yurtlarına seyahat edip oralardaki durumu gözlemliyorlar. Oralarda iş kuranlar, kalanlar var. Akademik, yarı akademik çalışmalar yapanlar var. Konuyu popüler yazı ve kitaplarla işleyenler var.

Sosyal medyanın bu konuda çok etkili olduğunu düşünüyorum. Başta youtube olmak üzere sosyal medyanın her türünde Türkçü/ milliyetçi gençler aktif olarak faaliyet gösteriyorlar; Türk Dünyası’ndan kardeşleriyle haberleşiyorlar.

Bağımsızlığa kavuşanlar konusunda gösterilen bu heyecan, tutsak olarak kalanlar için gösterilmiyor. Bağımsızlık heyecan ve sevinci tutsak olanları bugün bize unutturdu gibi. Ama düşman durmuyor. Özellikle Çinlilerin Doğu Türkistan’da uyguladıkları zulüm ve kırım politikası bizi yeniden uyandırıyor. Aynı şekilde Rusya’nın Kırım’ı işgal ve ilhak etmesi az da olsa gözlerimizi açıyor. Irak ve Suriye’deki Türklere uygulanan politikalar da ilgimizi çekiyor.

Asıl sorun bence şudur: Türk milliyetçisi ve ülkücü olduklarını söyleyenlerin bir kısmı yanlış bir muhafazakârlık anlayışıyla Türklüğü unutup “İslam kardeşliği”ne yöneldiler. Bu sebeple Esir Türkler için yapılan toplantıların yerini Filistinliler ve Gazze için yapılan toplantılar aldı. Bu arkadaşlarımız millet ve milliyetçilik kelimelerinin galiba Arapçadaki anlamını benimseyerek ümmetçilik yapıyorlar. Bu olguda, şu andaki Türkiye siyasetinin ve bu siyaset içinde çıkar sağlama düşüncelerinin de hiç şüphesiz rolü var.

Bugün “Esir Türkler” davası Türk milliyetçileri tarafından ne kadar sahiplenilmekte?

Bir önceki soruda da bunun cevabını verdim. “Türk milliyetçiliği” teriminin anlamını unutmamış olanlar zihinlerinde ve gönüllerinde bu davayı sürdürmeye devam ediyor. Belki “Esir Türkler” adıyla anma günleri yapılmıyor ama konu, her zaman onların gündeminde. Yukarıda belirttiğim gibi bizi Türkiye’nin derdine düşürdüler. Türkiye’yi düşünmekten esir Türkleri düşünemez olduk. Bir konferansta “Bunlar bana Turancılığı unutturdular” diyerek bugünün siyasetçilerine yüklenmiştim. Evet, bize Turancılığı, tutsak Türkleri unutturdular.

Ancak akademik camiada durum böyle değildir. Türk Dünyası konusundaki akademik çalışmaların sayısı çok fazladır. Hatta “çok” kelimesi bu fazlalığı ifade etmeye yetmez.

Halen daha esaret ve zulüm altında olup yaşam mücadelesi veren milyonlarca Türk, dünyanın çeşitli bölgelerinde vatan ve bağımsızlık hasretleriyle yanıp tutuşmaktadır. Millettaşlarımızı bu vaziyetten kurtarmak için nasıl bir yol izlenmelidir?

Akla ilk gelen Doğu Türkistan’daki Uygur, Kazak ve Kırgız Türkleridir. Çin yönetiminin yıllardır süren Doğu Türkistan’ı Türksüzleştirme siyaseti son yıllarda dozunu artırmış; toplama kampları, hapisler ve katliamlara dönüşmüştür. Türkiye, Doğu Türkistan’ı özel olarak gündeminde tutmalı, bu konuda insan hakları, özgürlükler için çalışan ülkeler ve milletler arası kuruluşlarla birlikte çalışmalıdır. Oradaki Türkleri, Çin ile yapılacak üç beş kuruşluk ticarete kurban etmemelidir. Tam tersine oradaki Türkleri, Çin ile ilişkilerde koz olarak kullanmalıdır. Doğu Türkistan’daki olayları ABD’nin değil öncelikle Türkiye’nin gündeme getirmesi beklenir.

Sovyetlerin dağılmasından sonra Rusya Federasyonu içinde pek çok tutsak Türk kalmıştır. Kazan Tatarları, Başkurtlar, Kırım Tatar Türkleri, Çuvaşlar, Kuzey Kafkasya’daki Kumuk, Karaçay-Malkar ve Nogay Türkleri, Sibirya’da Saha (Yakut), Tıva, Hakas ve Altay Türkleri. Bunlar, Rusya Federasyonu’nda eşit haklara sahip cumhuriyetlerde (özerk cumhuriyetler değil, özerkliğin üstünde bir statü olan federal cumhuriyetlerde) yaşamaktadırlar ve üçüncü ülkelerle doğrudan ilişkiler kurma hakkına sahiptirler. Kendi dilleri, kültürleri hakkında kendileri karar verme haklarına da sahiptirler. Putin, iktidara geldiği günden beri bu hakları âdeta yok saymakta, federal cumhuriyetlerin kendi meclislerinde aldıkları kararları iptal etmektedir. Mesela Tataristan meclisinin Latin harflerine geçme kararını Putin iptal etmiştir. Yani kâğıt üzerinde mevcut olan haklar Putin tarafından tanınmamaktadır. Putin’in hak iptalleriyle ilgili kararları sıkı bir şekilde takip edilmeli ve dünya kamuoyuna mal edilmelidir.

Kırım Türklerinin durumu ise daha özeldir. Bilindiği gibi Rusya, Ukrayna’ya bağlı özerk bir cumhuriyet olan Kırım’ı 2014’te işgal etmiş ve arkasından ilhak etmiştir. Bu oldubittiye Türkiye’nin yeterli tepkiyi gösterdiğini söyleyemeyiz. Rusya’nın Kırım’da işgalci olduğu ve Kırım’ın esas sahiplerinin Türkler olduğu devamlı gündemde tutulmalıdır.

Irak ve Suriye Türkleri için yapılacak iş, oralarda yaşayan Türkleri örgütlemek ve eğitmektir; onlara askerî eğitim vermektir. Yani vaktiyle Kıbrıs’ta yapılan iş yapılmalıdır. Oralardaki Türkler bugüne kadar örgütlenip eğitilseydi şimdi bu iki ülkede de özerk veya bağımsız Türk siyasi yapıları ortaya çıkardı. Vakit geçti diye düşünmemek gerekir, bu iş hâlâ yapılabilir. Türkiye, yapması gerekenin tam tersini yapmış ve Irak’taki Türklerin harekete geçmesini engellemiştir.

İran Türkleri konusunda Irak’ta yaptığını yapmasın, yeter. Güney Azerbaycan Türkleri, kendi kaderlerini kendileri belirleyecek bir şuur ve uyanıklık seviyesine ulaşmışlardır.

Türkiye, dünyanın neresinde Türk varsa onlarla ilgilenmek zorundadır. Kültürel hak ve ilişkilerden siyasi hak ve ilişkilere kadar. Türk milliyetçileri, en azından kendilerini milliyetçi olarak niteleyen insanlar, Türkiye’nin siyasetini etkileyecek çoğunluktadır. Çoğunluktadır fakat olgunlukta değildir. Olgunluk için Türk’ün, Türklüğün ne olduğunu bilmek, bilmiyorlarsa öğrenmek zorundadırlar. Bırakın Türk’ün tarihini, Türk milliyetçiliğinin tarihini bilmeyen milliyetçiler vardır. Böyle milliyetçilik olmaz. Tarihinden, kültüründen, dil ve edebiyatından habersiz milliyetçilik olmaz.

Daha da önemlisi şudur: Kendini bilmekle iş bitmez. Milliyetçi; bilimde, teknolojide, kültür ve sanatta da en ileri olmak ülküsüne sahip insandır. Kendimizi bilelim, kültürümüzü, çağa uysun uymasın âdetlerimizi muhafaza edelim. Bu ülkücülük değil, donma isteğidir. Donmak ve bunun sonunda yok olmak. Asıl ülkücülük, kendimizi, tarih ve kültürümüzü bildikten sonra başlar. Ülkü, geleceğe dönüktür. Gelecekte büyük olmak da bilimle, kültür ve sanatla olur. Büyük olmazsanız bırakın tutsak Türkler için bir şeyler yapmayı, Türkiye’yi dahi koruyamazsınız.

Diğer Söyleşiler