Söyleşiler

Batı Trakya Türklerinin özerklik haklarını iade etmelidir.

Batı Trakya Türklerinin özerklik haklarını iade etmelidir.

Rumeli Balkan Stratejik Araştırmalar Merkezi Türkiye-Yunanistan ilişkileri uzmanı Hasan Özkan ile Batı Trakya’daki Türk okullarının kapatılması durumunu konuştuk.

Yunanistan’ın son yıllarda sistematik olarak uyguladığı baskı ve asimilasyon politikaları kapsamında Batı Trakya’daki Türk okullarını kapatması hakkında neler söylemek istersiniz?

Öncelikle Batı Trakya’nın hukuki statüsü konusunu çok iyi anlamamız ve kavramamız gerekir. Bütün bu asimilasyon politikalarının temelinde, Yunanistan’ın kendisi için tehlikeli olarak gördüğü bu hukuki statü yatmaktadır.

Avrupa Birliği üyesi Yunanistan’daki Müslüman Türklerin hukuki statüsü, Yunanistan’ın taraf olduğu ikili ve çok taraflı antlaşmalar ile Avrupa Birliği müktesebatı olarak ele alınıp incelendiğinde, Batı Trakya Türklerinin aslında “İdari, Hukuki ve Eğitim” olarak 3 temel başlıkta özerkliğe sahip olduğu görülmektedir. Yunanistan, en son Türk okullarının kapatılması hususunda son darbeyi de Türk medreselerine vurmuştur. Yunanistan Milli Eğitim ve Din İşleri Bakanlığınca hazırlanan “Özel eğitimin iyileştirilmesi ve diğer acil hükümler” başlıklı yasa 29 Temmuz 2020 tarihli Yunanistan resmi gazetesinde yayımlandı. Yeni yasayla Gümülcine ve İskeçe’deki iki medresenin encümen heyeti başkanlığına, devlet tarafından görevlendirilen ve Batı Trakya Türk toplumunun tanımadığı tayinli müftü naipleri getiriliyor. Böylelikle eğitim özerkliğine bir darbe daha vurmuş oluyorlar.

1913 tarihli Atina Barış Antlaşması’nın 3 numaralı protokolünün 15. Maddesinin Özel Müslüman Okulları ve Selanik’teki Mithat Paşa Sanat Okulu ile ilgili son cümlesi aynen şöyledir: “Öğretim resmî programa göre Türkçe yapılacak ve Yunan dil öğretimi de zorunlu olacaktır”. Bakın sadece Yunan dil öğretiminin zorunluluğundan bahsetmektedir. Fakat anlaşmalarla garanti altına alınmış Türkçe eğitimi zaman içerisinde törpülenmeye devam etmiştir. Encümen heyetinden aldığımız bilgiye göre ders saatleri; 1976-77 eğitim yılı 15 saat Yunanca 21 saat Türkçe; 1983-2000 yılları 19 saat Yunanca, 11 saat Türkçe; 2001-2002 yılı 28 saat Yunanca, 9 saat Türkçe; 2016-2017 yılı 28 saat Yunanca, 14 saat Türkçe; 2018-2019 yılı 28 saat Yunanca 8 saat Türkçe olarak zorunlu kılınmıştır. Eğitim özerkliğine zaman içerisinde vurulan darbeleri net olarak görebiliyoruz.

Özerklik konusu da yeni bir şey değil, biz bunu dile getirirken yasal dayanakları gösteriyoruz. Örneğin Venizelos, Lozan’da Türkiye ile görüşme ve antlaşma imkânı yaratabilmek için, konferansta şunları söyledi: “Müslüman cemaatlerin hiyerarşik örgütlenmesi -otonomdur- özerktir. Müftü cemaatlerin kendileri tarafından atanır.”

Onlar, bırakın bizim söylemlerimizi, Venizelos’un söylemlerini bile görmezden geliyorlar. Yunanistan uluslararası hukuku hiçe saymayı, antlaşmalara aykırı davranmayı bir an evvel bırakmalı, Batı Trakya Türklerinin özerklik haklarını iade etmelidir.

Yunanistan’ın bu uygulamaları karşısında verilen tepkilere yönelik, Türklerin de geçmişte emperyalist olduğu gibi birtakım küstah cevapları söz konusudur. Siz bu cevapları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türklerin emperyalist olduğu gibi küstah açıklamalar yok hükmündedir. Ayrıca onların yaptığı gibi asimilasyon politikası uygulasaydık, bugün örneğin Yunanistan’da Yunanca, Cezayir’de Fransızca konuşuluyor olmazdı. Bu saçma ifadeler 21. Yüzyılda karşılığını bulmamaktadır. Teknolojinin geliştiği bu dönemde bilgiye ulaşım artık çok kolaylaştı, insanlar gerçekleri görüyorlar. Türkler daima iyi komşuluk ilişkilerine, hakkaniyete ve adalete önem vermiş, yönettiği coğrafyalarda da zulmetmemiştir. Tarih, bu söylediklerimin sayısız örnekleriyle doludur. Türkiye’nin böyle bir mirasa sahip olduğu ortada iken bunun tam tersini iddia etmek akıl tutulmasıdır.

Batı Trakya’da yaşayan Türklere yönelik bu uygulamalar, Yunanistan’ın haksız şekildeki Doğu Akdeniz meselesi tutumuyla bağlantılı mıdır?

Yunanistan Nato’ya girdikten sonra, özellikle Albaylar Cuntası döneminde ve bunun devamında Türkiye karşısında tekrar konumlandırıldı. Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında Nato’dan çekilen Yunanistan’ın rahat bir şekilde tekrar Türkiye’ye kafa tutabilmesi açısından koruma kalkanı gerekiyordu. 1980 yılında Türkiye’de yaşanılan darbeden sadece 5 hafta sonra Yunanistan tekrar Nato’ya geri dönmüştür. Tüm bunları iyi anlamak zorundayız. Doğu Akdeniz’de şu anda verilen “Mavi Vatan” mücadelesi millî bir mücadeledir. Türkiye için bir avuç vatan toprağı ne ifade ediyorsa, bir bardak vatan suyu da onu ifade ediyordur.

Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin kararlılığı ve sahadaki aktif adımları Yunanistan’ı daha da köşeye sıkıştırmıştır. Bu nedenle bugüne kadar yaptığı gibi yine hırsını Batı Trakya Türklerinden çıkarmak istemektedir. Fakat bu sefer sistemli bir asimilasyon politikası dışında, Türk köylerinin içine komandolarını çıkararak tatbikat yaptırmıştır. Bugüne kadar böyle bir olay hiç yaşanmamıştı. Avrupa Birliği içerisinde, demokrasi ve AB değerlerini her fırsatta dile getiren Yunanistan’ın kendi vatandaşları olan Batı Trakya Türklerini korkutma ve gözdağı verme adına yaptığı bu tatbikatların, AB ve Avrupa Parlamentosu tarafından da şiddetle kınanması gereklidir.

Türkiye’nin mücadelesinde Yunanistan maalesef kendisini diğer güçlere kullandıran bir ülke konumuna düşmektedir. Yunan halkı için bu üzüntü vericidir. Yunanlı komşularımızın bu gidişata tepki vermesi, kendi ülkelerinin bütünlüğü ve sürdürülebilirliği için elzemdir.  Esasında Miçotakis, bugüne kadar yapılan yanlışların bedelini siyasi olarak ödemek zorunda değildir. Acil bir siyasi manevra ile Türkiye ile arasındaki ilişkileri düzeltebilir, masaya oturabilir. Muhalefetin de Yunan halkına taviz olarak lanse edeceği şeyleri bugüne kadar yapılan yanlışları düzeltmek olarak anlatabilir. Doğrusu da bu olacaktır.

Son olarak, Batı Trakya Türklüğü’nün vaziyeti ne şekildedir, Türkiye Cumhuriyeti ile Batı Trakya Türklüğünün ilişkisi yeterli seviyede midir?

Türkiye’nin kendi içerisinde yaşadığı sorunlara rağmen bugüne kadar yurt dışındaki Türklere yaptığı yardımları göz ardı etmek imkansızdır. Batı Trakya Türkleri de Yunanistan’da bugün varlığını sürdürebiliyorsa Anavatanımız Türkiye sayesindedir. Bunun aksini hiç kimse iddia edemez. Hep daha iyisini istemek elbette ki herkesin hakkıdır, imkanlar dahilinde Batı Trakya Türklerinin mücadelesine her dönemde destek olunmuştur ve olunacaktır. Lakin Batı Trakya Türklerinin geldiği durum artık bir çıkmaz sokaktır. Yunanistan’ın asimilasyon politikaları olmasaydı bugün Türkiye’deki nüfus artışına göre yaklaşık 700.000 Batı Trakya Türkünden bahsediyor olacaktık. Bu rakamlar akademik çalışmalarla belirlenmiştir. Bugün 150.000 kişiden ve bir kısmının da Avrupa’nın çeşitli ülkelerine çalışmak için geçici olarak da gittiğini var sayarsak, durum artık neşter atılması gereken bir hal almıştır. Batı Trakya Türklerinin haklarını alabileceği bir mekanizma maalesef Yunanistan’da yoktur. AİHM kararlarını uygulamayan Yunanistan’da Türkler hakları için dava açsalar ne olacak? Türklerin hak aramak için açtıkları davalar bir ömür sürmektedir. Dolayısı ile Yunanistan’da hukukun üstünlüğü değil, üstünlerin hukuku geçerli olmaktadır. Batı Trakya Türklerinin kendi seçtikleri müftüler yerine, Yunanistan atama ile müftü naibi tayin etmiştir. Yunanistan’ın diğer bölgelerinde de olması gereken müftülerimiz mevcut olmayıp, müftüler meclisi oluşturulamamaktadır. Müftüler meclisi olmayınca 1913 Atina antlaşmasında detaylıca belirtilen Başmüftünün seçimi de yapılamamaktadır. Türk azınlık okulları Lozan’dan bu yana 330’dan 115’e düşürüldü. Bu yıl yine 8 okulumuzu çeşitli bahanelerle kapattılar. Ekonomik olarak zaten bölgede tam bir adaletsizlik hakim. Yunanistan yıllardır bölgeye bir çivi çakmadı ve yatırım konusunda hiç destekte bulunmadı. Tarım politikaları konusunda da   ayrımcılıklar artık insanları yaşamdan bezdirmiş vaziyettedir. Tüm bunların karşısında Batı Trakya Türkleri toprağına sahip çıkmakta, Anavatan Türkiye’den haklarının uluslararası arenada ve Birleşmiş Milletler nezdinde dile getirilmesi konusunda yardım beklemektedir.

Diğer Söyleşiler