Söyleşiler

Türkiye Mavi Vatan’da dayatılan Sevr Anlaşmasını yırtıp atıyor

Türkiye Mavi Vatan’da dayatılan Sevr Anlaşmasını yırtıp atıyor

Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Furkan Kaya ile Doğu Akdeniz’deki son durumu konuştuk.

Uzun yıllardır iç savaşla mücadele eden Libya’da 21 Ağustos günü ilan edilen ateşkesle birlikte önemli gelişmeler gündeme geldi. Yapılan ateşkesi nasıl değerlendiriyorsunuz, alınan ateşkes kararı tarafların ortak bir kararı mıdır?

Libya, özellikle ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ni genişletilmiş Ortadoğu Projesi’ne dönüştürmesi yani Kuzey Afrika coğrafyasını da bu projenin içine almasından sonra Türkiye’yi yakından ilgilendiren bir coğrafya konumuna gelmiştir. Doğu Akdeniz’de en uzun sahil şeridine sahip ülkeler olarak Türkiye ile Libya’yı görmekteyiz. Özellikle Kaddafi’nin devrilmesinden sonra Libya’nın alacağı şekil ve yeni siyasi yapısı Türkiye’nin ulusal güvenliğini son derece yakından ilgilendiriyordu. Bunun örneği olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni Libya’nın inşası sürecinde tıpkı Suriye’de olduğu gibi buranın da en önemli aktörlerinden biri olduğunu hem diplomatik masada hem askeri sahada göstermiştir. Türkiye, Suriye’nin kuzeyine yapmış olduğu Barış Pınarı ve Zeytin Dalı harekâtları ile burada bir işgal değil aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin Misak-ı Millî sınırının, ulusal güvenlik sınırının sınır hatlarının çok ötesinde başladığı şeklinde dünyaya mesaj verdi. Özellikle mesaj verdiğimiz ülkeler ABD ve Rusya gibi küresel aktörlerdi.

Türkiye, Libya’nın güvenliğinin Türkiye’nin güvenliği olduğu yönünde bir politika izlemektedir. Uygulanan politikadan örnek vermemiz gerekirse, Kasım 2019 tarihinde Libya’da Birleşik Milletler tarafından tanınan Serrac hükümeti ile yapmış olduğu anlaşmadır. Bunun içerisinde askeri anlaşma ve münhasır ekonomik bölge anlaşması var. Çeşitli düşük ve yüksek yoğunluklu anlaşmalar var ama bunların en önemlisi Türkiye’nin Libya ile yapmış olduğu münhasır ekonomik bölge anlaşmasıdır. Çünkü bu anlaşma ile beraber Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de yok etmeye çalışan küresel güçlerin bütün hesaplarını altüst etmiş olduk. Türkiye’nin yapmış olduğu anlaşma da deniz hukukuna ve ulusal hukuk kaidelerine uygun bir anlaşma idi. ABD ve Rusya’nın, aynı şekilde vekâlet güçlerinin bölgede varlıklarını sürdürdüğünü görmekteyiz. Bunlardan en bilineni Libya’nın doğusunu ve Libya’nın doğusundaki önemli petrol kaynaklarını kontrol etmek isteyen ve kendince bir hükümet ilan eden Hafter bulunmakta. Halife Hafter’in arkasında özellikle Rusya ve Amerika’nın olduğunu görmekteyiz. Hafter’in Rusya ve Amerika arasındaki Libya’da tesis edilmeye çalışılan hâkimiyet alanı mücadelesinde önemli rolü olduğu çıkarımını çok rahat bir şekilde ifade edebiliriz. Aslında, Hafter’i burada sadece bir piyon olarak değerlendirmemiz gerekiyor. Rusya’nın vekâleten kullandığı Wagner güçleri sahada aktif bir şekilde görev yapmakta. Aynı şekilde Amerika’nın da çeşitli kabileleri bu bölgede silahlandırarak, onlara para desteği sağlayarak kendi safında savaşmasını sağlıyor.

Türkiye, Libya meselesinde diplomatik taarruz uygulayan bir ülke. Her ne kadar karşısındaki güçler, askerî taarruz olarak karşılık verse de Türkiye diplomatik ve hukukî taarruzuna devam ediyor. Türkiye’nin, 21 Ağustos’taki ateşkes ilanından sonra alacağı pozisyon oldukça önemli. Burada Türkiye’nin menfaatleri dışında bir siyasi sistemin dizaynı konusunda Türkiye’nin mutlaka çekincelerini ortaya koyması lazım. Akan kan duracak, yeni Libya’nın inşası sürecinde ortak bir masa kurulmaya çalışılacak fakat bu masa kurulurken bu pastadan kim ne kadar pay alacak ya da hakkaniyetli bir dağılım yapılacak mı?

21 Ağustos’taki ateşkes tabii ki güzel ama Türkiye bunu temkinli değerlendirecektir. İki taraf için de öncelikle silahların susması önemliydi fakat diplomatik masadaki süreç daha çetin olacaktır. Son olarak Hafter’in kontrolündeki petrol kuyularının tekrar çalıştırılması, tekrar petrol üretiminin sağlanması konusunda bir uzlaşı oldu. Hafter bunu kabul etti. Hafter Libya’daki olaylar başladığı günden beri yaklaşık 6-7 milyar dolar petrol geliri kaybı yaşadı. Dolayısıyla Libya halkı bu petrol gelirlerinden eşit miktarda faydalanacak mı yoksa bu kuyulardan çıkan petrolün küresel şirketlere aktarılması mı söz konusu olacak? Türkiye bunu yakından takip ediyor ama ne olursa olsun Türkiye Libya’daki varlığını ateşkes sürecinden sonra başlayacak diplomatik süreçte de devam ettirecektir. Tabi tekrar bu anlaşmayı bozan Hafter kanalı olması ya da birileri ona masadan kaç demezse. Moskova’da birileri ona masadan kaç demişti ve o da çekilmişti. Dolayısıyla bu süreci Türkiye Cumhuriyeti olarak temkinli bir şekilde takip etmeye devam edeceğiz.

Doğu Akdeniz’deki sondaj çalışmalarımız karşısında Mısır ile Yunanistan’ın varmış olduğu Münhasır Ekonomik Bölge anlaşması uluslararası hukuk açısından ne ifade etmektedir?

Türkiye’nin, Mavi Vatan kapsamında değerlendirdiği en önemli coğrafya, Doğu Akdeniz coğrafyasıdır. Avrupa Birliği’nin, Türkiye’yi Anadolu’ya hapseden sivil bir haritası dolaştırıldı. Türkiye tabii ki bu haritayı özellikle Libya ile yapmış olduğu MEB anlaşması ile yırttı. Bununla da kalmayacak. Özellikle Fransa’nın başını çektiği Yunanistan, İsrail ve Mısır gibi Doğu Akdeniz ülkelerinin de içinde olduğu bir koalisyonla Türkiye’yi burada köşeye sıkıştırmak isteyeceklerdir. Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de haklı olmamasına ve bir Doğu Akdeniz ülkesi olmamasına rağmen sahip olduğu adalardan itibaren bir kıta sahanlığı iddiası son derece hukuksuzdur. Kendisi şöyle diyor: Benim burada sahip olduğum adalar var. Girit ve Rodos gibi ki bunların arasında 150 kilometre mesafe var. Siz o 150 kilometre mesafeyi görmeyin, burayı ana karama bağlı olarak bir toprak parçası olarak görün ve bunun da bir kıta sahanlığı olsun şeklinde bir anlayış var. Böyle bir anlayışı hiçbir devlet bilincinin, devlet aklının kabul etmemesi gerekiyor. Bu olayın tamamen siyasi olduğunu düşünürsek Türkiye’yi Doğu Akdeniz’den yok etmek ve Türkiye’yi kendi ana karasına hapsetmek gibi devam eden bir Sevr sendromunun yaşatılmaya çalışıldığını görmekteyiz.

Mısır ve Yunanistan arasındaki münhasır ekonomik bölge anlaşmasını Mısır’ın çekinceleri ile birlikte yapılmış bir anlaşma olarak görmemiz gerekiyor. Mısır, özellikle Meis Adası’nı bu anlaşmanın dışında tutuyor. Meis Adası, Türkiye’ye yaklaşık 2-3 km uzaklıkta olup Yunanistan’a da 580 km uzaklıkta bir ada ama Yunanistan, bu adadan itibaren kendisinin bir kıta sahanlığı olduğunu iddia ediyor. Bu çok komik bir durum. Dolayısıyla Mısır, belki de Türkiye’ye diplomatik kapıları açık bırakmak üzere böyle bir anlaşma imzalıyor. Mısır’ın, Yunanistan ile yapmış olduğu anlaşmada kaybına bakarsak yaklaşık 5000 kilometrelik bir alana tekabül ettiğini görmekteyiz. Burada bir siyasi oyun olduğu için, darbe ile iş başına gelen Sisi’nin de arkasında bulunan güçlerin (ABD, Fransa…) bunu yaptırmak üzere Mısır’ı köşeye sıkıştırdığını da görmekteyiz. Dolayısıyla Mısır’ın istemeyerek veya stratejik bir hamle olarak Türkiye ile beraber hareket etmesi gerekirken Yunanistan gibi Doğu Akdeniz’de hiç hakkı olmayan bir ülke ile anlaşma imzaladığını görüyoruz. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile beraber Yunanistan burada bir hat oluşturmaya çalışıyor. GKRY, adanın tamamında hakkı olduğunu iddia ediyor.

Türkiye, artık Batı ittifakının bir sınır ülkesi değil fakat dünya jeopolitiğinin merkezî bir ülkesidir. Atatürk’ün de ifade etmiş olduğu gibi Türkiye, artık merkezî coğrafyanın en önemli ülkesi durumunda. Türkiye’siz burada bir denge kurulması son derece zor. Dolayısıyla kendi aralarında Türkiye’ye karşı hangi anlaşmaları imza ederlerse etsinler Türkiye burada bir kıta devleti olarak, Adalar Denizi’nde önemli bir güç olarak buradaki varlığını ne olursa olsun kabul ettirecektir. Türkiye, politikalarına sabırla devam ediyor. Hiçbir sıcak çatışmaya girmek istemediğini ifade ediyor ama Yunanistan tarafından sürekli tacizler gerçekleştiriliyor. Türkiye, eğer ulusal çıkarlarını ve milli güvenliğini sağlamak konusunda çaresiz bırakılırsa buna karşı misli ile mukabele hakkını kullanacaktır.

Mısır ile Yunanistan’ın yapmış olduğu anlaşmaya karşı Türkiye’nin Libya ile yapmış olduğu anlaşma çok önemlidir. İsrail’in de durumu çok önemli. EastMed projesi, İsrail’in Afrodit bölgesindeki enerji kaynaklarını Avrupa’ya taşınması üzerine yapılmış bir anlaşmadır. Mısır, İsrail ve Yunanistan arasında yapılmış olan bir anlaşma. Ama bu projenin çalışabilmesi için çok büyük bir finansal desteğe ihtiyaç var. İsrail bu noktada çekinceli. Ucuz maliyetli bir aktarım yolu olarak Türkiye varken yine bir siyasi hamle olarak daha maliyetli bir yol tercih ediliyor. Türkiye yine diplomatik taarruzuna, hukuk taarruzuna devam ederek karşı hamlelerini yapmaya devam edecektir. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki varlığı bakımından Mısır’ın Yunanistan ile yapmış olduğu anlaşma kendilerini ilgilendiren bir anlaşma. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki varlığının hukukî olarak da deniz haritası üzerinde de kesinleştiğini görmekteyiz.

Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de Fransa’nın ardından Birleşik Arap Emirlikleri ile de ortak tatbikat yapmasını, BAE’nin Türkiye’ye karşı tavrını da dikkate alarak değerlendirir misiniz?

Bahsetmiş olduğumuz koalisyon güçleri içerisinde Türkiye’ye en hırçın davranan taraf, Birleşik Arap Emirlikleri’dir. Kesinlikle İslam davasını savunmak, Müslümanların davasını savunmak gibi bir niyetleri yok. Tamamen Amerikan sermayesi ve küresel sermaye ile hareket eden bir devlet aklının olduğunu görmekteyiz. Dolayısıyla Türkiye’ye yapmış olduğu davranışı çok şaşırtıcı karşılamamız lazım. İsrail ve BAE arasında yapılan anlaşma, Müslüman ülkelerle yaptığı üçüncü anlaşmadır. İlişkileri normalleştiren bir durum ortaya çıktı. Filistin davasına ihanet olarak anlamlandırıldı. 1979 yılındaki antlaşma ile Mısır-İsrail arasındaki ilişkiler normalleşti. Daha sonra 1994 senesinde Ürdün’de İbrahim Anlaşması ile beraber ilişkiler normalleşmişti. Bu da üçüncü olarak BAE ile arasındaki anlaşma ile araları normalleştirildi. İsrail, güya Filistin’i ilhak projesini rafa kaldıracaktı. Bu projeden vazgeçmek gibi bir niyetleri yok ki daha sonra Netanyahu: “Bizim Filistin’i ilhak etmeme veya bu projeyi rafa kaldırma gibi düşüncemiz yok, bu politikamız devam edecek” dedi. Dolayısıyla Birleşik Arap Emirlikleri’ni de küresel koalisyon içerisinde yer alan bir enstrüman, bir kart olarak görmemiz gerekiyor. Dolayısıyla Yunanistan ile BAE arasındaki ortak tatbikatı, istihbarat paylaşımını ve Türkiye’ye karşı bir cephe oluşturmalarını sürpriz olarak karşılamamamız gerekiyor. Yunanistan da aslında kuruluşu itibari ile bir vekalet devlettir. Kurtuluş Savaşı’nda da arkalarına İngiltere’nin desteğini alarak Türkiye’ye karşı savaştırılmış bir devlettir. Bugün de aynı şekilde Yunanistan ile Türkiye’nin güçlerini mukayese etmek akıldışı olur. Herhangi bir deniz savaşında kendilerini 2-3 saat içinde yok edecek Türkiye’ye karşı savunacak bir durumda değil. Türkiye’ye karşı bu cüretkâr tavrı söyleten devletlere, aktörlere dikkat etmemiz gerekiyor.

Türkiye’nin buradaki ulusal çıkarlarını görmezden gelerek Orta Asya, Orta Doğu Karadeniz coğrafyasında yalnızlaştırma ve Türkiye’ye diz çöktürme şeklinde bir anlayışları var. Bunu da ortaklaşa yapıyorlar. İki özgür devlet bu anlaşmayı yapabilir ama Türkiye’yi bağlar mı? Herhangi bir bağlayıcılığı olmaz ama Türkiye çevresinde cereyan eden bu koalisyonları, ittifakları çok yakından takip ederek kendi ulusal politikalarına yön vermek zorunda. Aynı şekilde hem diplomatik hem askeri olarak her türlü olasılığı da değerlendirerek burada bir politika uygulamak durumundadır.

Karadeniz’deki enerji arama faaliyetleri esnasında bulunan 320 milyar metreküp doğalgaz milletimiz tarafından mutlulukla karşılandı. Doğu Akdeniz’de de benzer kaynaklar bulunacak mıdır, yapılan çalışmalar ne aşamadadır?

Karadeniz’de bulunan 320 milyar metreküp doğalgaz özellikle Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca keşfedilen en önemli enerji kaynağıdır. Kendi karasuları içerisinde bir doğal gaz kaynağı bulması son derece sevindiricidir. Türkiye’nin gazı bulduk demesi bile Türkiye’yi enerji diplomasisinde özellikle enerji kartını son derece kuvvetlendirmiştir. Bundan sonraki süreç çok daha önemli. Türkiye’nin enerji pazarındaki yerinin belirlenmesi ve buradaki politikaları bakımdan çok büyük önem arz ediyor. Hukukî olarak hiçbir sakınca yoktur. Karadeniz’deki karasuları meselesi 1986 senesinde anlaşmaya bağlandı ama Türkiye, Mavi Vatan doktrini çerçevesinde sondaj gemileri, sismik araştırma gemileri ile Karadeniz’de olduğu kadar Doğu Akdeniz coğrafyasında da enerji aramaya devam edecektir. Özellikle Doğu Akdeniz bölgesi, enerji zenginliği bakımından çok büyük önem arz ediyor. Emekli Tümamiral Cihat Yaycı Paşa’nın kendi ifadesiyle Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin enerji ihtiyacını 570 yıllık karşılayacak kaynaklar var.

Burada aslında enerjinin patronluğunu kimin yapacağı yönde bir mücadele var. Türkiye’nin, 1800 kilometre ile Doğu Akdeniz’de en uzun kıyı şeridine sahip ülke olması küresel aktörler arasında çok büyük bir sıkıntı ve huzursuzluk yaratıyor. Deniz hukukunda en uzun sahil şeridine sahip olan ülke o denizde en çok söz sahibi olan ülkedir anlayışı var.

Türkiye, artık bu enerji diplomasisinde bir adım daha ileri gitmiştir. Enerji diplomasisi açısından yeni dünya düzenine baktığımız zaman artık küreselleşmenin yavaş yavaş sonuna gelindiğini görmekteyiz. Artık bölgeselleşme başlıyor ve bölgeselleşme konusunda da kuzey yarımkürenin patronluğunu Rusya yaparken güney yarımkürenin patronluğunu da İsrail’in başını çektiği bir yapılanma ile beraber Amerika Birleşik Devletleri yapmaya çalışıyor. Bu bölgelerin ayrı ayrı kontrolü değil, coğrafyaları birbirine bağlayan koridorların kontrolü de çok önemli. Artık Doğu Akdeniz, Ortadoğu ve Orta Asya’yı birbirine bağlayacak olan koridorlar kim tarafından kontrol edilecek?

Enerji güvenliği bakımından söylememiz gereken bir diğer mesele daha var. Dünyanın ulaşmış olduğu seviyeyi, belki de yüzyıllardan beri devam eden değişimlerin sonucu olarak görmekteyiz. Devam eden değişim süreci dünya var olduğu müddetçe durmayacaktır. Burada enerji politikalarındaki değişimi görmemiz gerekiyor. Ünlü jeopolitikçi ve enerji uzmanı Daniel Yergin, petrol arz haritasının da değiştiğini söylüyor. Artık beklentiler de piyasayı değiştirecek ve buna bağlı olarak da jeopolitik değişiklikler doğacak. Avrupa, enerji güvenliğine artık eskisi kadar önem vermeyecek ama Avrupa dışarı bağımlı olduğu sürece daha savunmasız hale gelecek. Çin ve Hindistan’da fosil yakıtlara talep artacak. Önümüzdeki dönemde dünyanın enerji açısından özellikle Rusya’ya daha bağımlı hale geleceği ifade ediliyor. Türkiye’nin, Rusya’ya %70 oranında doğalgazda bağımlı olması çok önemli. Enerji politikaları açısından da Türkiye’yi bıçak sırtı bir konuma getiriyor. Türkiye’nin bu kadar bağımlı olması da uygun değil. Enerji çeşitliliği, enerji arzının çeşitlendirilmesi konusunda Türkiye’nin birçok alternatif var. Özellikle Azerbaycan ile yapmış olduğu anlaşma, Doğu Akdeniz’de de belki çıkarılacak olan enerji kaynakları ve tabi ki bizim karasularımızda çıkacak olan enerji, iç talebin karşılanması bakımından Türkiye’nin özellikle dışa bağımlılığının azalmasında ve cari açığının kapanması konusunda çok büyük bir katkısı olacaktır.

Türkiye, Doğu Akdeniz’de sondaj gemileri ile faaliyetlerine devam ediyor. Fatih ve Yavuz gibi büyük gemiler, araştırma faaliyetlerine devam ediyor. Yapmış olduğumuz MEB anlaşmasına istinaden bulacağımız enerji kaynakları da Türkiye’nin buradaki hukukî varlığının mührü olacaktır. Mesela, EastMed anlaşmasının MEB bölgesinden geçmesi durumunda Türkiye’den izin alınması, aslında Türkiye’nin buradaki hukukî varlığını da perçinlemiş olacaktır. Büyük bir satranç tahtası olarak görmemiz gereken Doğu Akdeniz coğrafyası, Türkiye’nin varlığını, ulusal güvenliğini, Misak-ı Millî güvenliğini sağlayan en önemli coğrafyasıdır ve Türkiye’nin 100 yıldan beri hiç olmadığı kadar diplomatik olarak saldırgan bir politika takip ettiğini de söyleyebiliriz.

Türkiye’nin Libya politikaları ve bundan sonraki süreçte atması gereken adımlar hakkında neler söylemek istersiniz?

Libya, Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikası bakımından ve Türkiye’nin kendi ulusal güvenliği bakımından önemli bir coğrafya. Doğu Akdeniz, Orta Asya, Hazar, Karadeniz ve Ortadoğu bölgesi Amerika’nın başını çektiği Büyük Ortadoğu Projesi ile Rusya’nın başını çektiği Büyük Avrasya Projesi’nin bilek güreşi bölgesi. Özellikle bu bölgeden çıkacak olan enerji kaynaklarının kontrolü, bu bölgeden geçecek olan enerji nakil hatlarının sağlanması iki ülke açısından büyük önem arz ediyor. İsrail’in güvenliği, enerji hattının güvenliği ve Amerika Birleşik Devletleri’nin varlığının korunması ve Rusya’ya bırakılamayacak kadar kıymetli olması önem arz ediyor. Dikkat edersek Rusya, Suriye’de özellikle Lazkiye ve Tartus’ta sahip olduğu deniz ve hava üslerinin Libya’da kuracakları deniz ve hava üslerinin tamamlanması Avrasya Birliği projesindeki en önemli güvenlik aralığının tamamlanmış olması anlamına gelecek. Türkiye, Libya ile Vatiyye hava ve deniz üssünün kurulması noktasında anlaşmaya varıldı.

Türkiye’nin buradaki varlığı hem Amerika’yı hem Rusya’yı rahatsız etmekte. Burada iki ülke arasında pastayı paylaşma noktasında mücadele veriliyor ama Türkiye’nin araya girmiş olması, kendilerinin paylarını küçülteceği için iki tarafa da rahatsızlık veriyor.

Yirmi birinci yüzyıl, enerji güvenliği konusunda politika üreticilerinin sorunlarını çözme zorunluluğunu getiriyor. Siber terörizm, tanker korsanlığı, doğal afetler, yeni madenlere duyulan ihtiyaçlar gibi güvenlik tehditleri ortaya çıkıyor. Doğu Akdeniz bölgesi, dünyadaki denizlerin yaklaşık %1’ini temsil ederken dünya ticaretinin %33’ünü temsil etmekte. Dolayısıyla bu coğrafyayı hafife almamak gerekiyor. Bu coğrafya tüm diploması, ticari, ekonomik ve siyasi dengelerin ana ağırlık merkezidir. Türkiye Cumhuriyeti olarak da tıpkı Kurtuluş Savaşı mücadelesini verdiğimiz gibi bugün de aynı şekilde Mavi Vatan’daki kurtuluş savaşımızı en iyi şekilde vererek onların dayatmak istediği Sevr sendromunu, Sevr anlaşmalarını yırtıp atacağımıza inanıyorum.

Diğer Söyleşiler