Söyleşiler

Kaynaklar inşaat sektörü yerine ARGE, eğitim ve teknolojiye aktarılmalı

Kaynaklar inşaat sektörü yerine ARGE, eğitim ve teknolojiye aktarılmalı

Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Halil İbrahim Demir ile ekonomideki gelişmeleri konuştuk.

Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) 2020’nin Aralık ayında %1,25 artarken yıllık bazda da %14,60 olarak açıklandı. Enflasyon rakamlarına dair farklı değerler de söz konusuyken siz açıklanan rakamları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Enflasyonun en sade tanımı fiyatlar genel seviyesinde meydana gelen sürekli artışlardır. Bu artışların tespit edilmesi için TÜİK tarafından ortalama bir vatandaşın ihtiyaçlarını karşılamakta kullandığı varsayılan bir mal ve hizmetler sepeti oluşturulmaktadır. TÜİK tarafından oluşturulan bu sepet 12 ana grup ve 43 alt grup altındaki 418 maddeyi kapsamaktadır. TÜİK ilgili sepetteki tüketim ağırlıklarını(bireylerin ortalama tüketimini) tespit etmek için ülkemizdeki tüm sosyo-ekonomik grupların kapsanmasını sağlamak amacıyla yaklaşık yıllık 15.000 (3 yıl toplamı 45.000 ) hanehalkına anketler uygulamaktadır. İlgili anketler 81 il merkezinin tamamı ile toplam 225 ilçeyi kapsamakta ve aylık yaklaşık 28. 000 işyerinden 553.000 mal ve hizmet fiyatları ile 4.000’in üzerinde kira ücretlerini kapsamaktadır. TÜİK, oluşturduğu bu sepetteki mal ve hizmetlerin baz yılına göre fiyat değişimlerini; gıda ürünlerinde haftalık, diğer ürünlerde ayda iki kez ve sigara, mücevher ve akaryakıtlar için ise günlük olarak topladığı verilere dayanarak oluşturduğu Tüketici Fiyat Endeksini(TÜFE) aylık olarak açıklamaktadır. TÜFE’nin hesaplanmasında böylece iki temel varsayım ön plana çıkmaktadır. Birinci varsayım, tüketicilerinin genel tüketim alışkanlıklarının sepete uygun olduğu varsayımıdır ki tüm tüketicilerin ortalama aynı tüketim alışkanlıklarına sahip olması mümkün değildir. Ancak bu durum TÜFE hesaplamalarına teknik olarak bir zarar vermez çünkü TÜFE endeksi makroekonomik politika tercihlerinin tespiti amacıyla genel ekonomik değişimi görmek için gerçekleştirilmektedir. Yani vatandaşların tüketim kalıplarındaki değişimler doğal olarak enflasyondan etkilenme düzeylerini de değiştirebilmektedir. Bu nedenle enflasyon takibinde çekirdek enflasyon, gıda enflasyonu gibi daha dar tanımlı endekslerde kullanılmaktadır. TÜFE hesaplamalarındaki ikinci temel varsayım ise tüketicilerin tüketim alışkanlıklarının sabit kabul edilmesidir. Yani tüketicilerin ankete verdiği cevaplar doğrultusunda sürekli aynı tüketimi yaptıkları kabul edilmektedir. Fakat uluslararası gerçekleştirilmiş birçok çalışma ekonomik konjonktürde meydana gelen değişimlerin tüketicilerin tüketim kararları üzerinde etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Bu ise Türkiye açısından 2018 yılında yaşadığımız döviz şoku (Rahip Brunson krizi) ile yaklaşık bir yıldır Dünyayı etkisi altına alan Korona virüsü salgınının etkilerinin göz ardı edilmesine neden olmaktadır. Bu nedenlerle TÜFE endeksi millet olarak yaşamakta olduğumuz enflasyonu ne kadar açıklamaktadır? Sorusunu aklılara getirmektedir. Nitekim Prof. Dr. Veysel ULUSOY hocamızın yönetiminde Enflasyon Araştırma Grubu (ENAgrup) adında bir grup ekonomist hocamız da alternatif bir enflasyon hesaplaması yapmaktadır. ENAgrup tarafından yapılan çalışma sonucunda enflasyon oranı TÜİK tarafından açıklanan TÜFE oranlarından, sizin de belirttiğiniz gibi Aralık ayı için % 1,25 ve 2020 yılı için %14,6 farklı olarak Aralık ayı için % 4,08 ve 2020 için % 36,72 tespit edilmiştir. Bu farklılık ENAgrup’un kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla oluşturdukları internet sitesinden gördüğüm kadarıyla temelde ENAgrup’un daha dinamik veriler kullanmasından yani ekonomik kriz ve küresel salgın şartlarının etkisinin de hesaba katılmasından kaynaklandığını değerlendirmekteyim. Prof. Dr. Veysel ULUSOY hocamız ve ENAgrup bünyesindeki diğer hocalarımızın yaptığı çalışmalar takdire şayandır, bu vesile ile saygıdeğer hocalarıma ülkemiz ekonomi bilimine katkılarından dolayı teşekkürlerimi sunuyorum. Enflasyon hesaplamaları denildiğinde ekonomi köşe yazarlığının duayen isimlerinden rahmetli Güngör URAS hocamızın yazılarında ısrarla üzerinde durduğu gibi fiyat değişimlerinin topluma asıl etkisi (rahmetli hocamız Ayşe teyzenin enflasyonu olarak tanımlardı) toplumun geneli tarafından ve çoğunlukla tüketilen mal ve hizmetlerde özellikle gıda ve tarım ürünlerinde gerçekleşen değişimlerdir. Fakat hazine ve maliye bakanlığınca açıklanan TÜFE rakamları ile toplumca hissedilen enflasyon oranları arasında bir farkın oluşması, TÜİK verilerinde herhangi bir art niyet olmasa dahi, vatandaşlar tarafından güvenilirliğin sorgulanmasına neden olabilir. Oluşacak güvensizlik ise ekonomide dolarizasyonun artmasına, vatandaşların ellerindeki parayı dövize çevirerek enflasyondan korunmaya çalışmasına yol açma tehlikesine sahiptir. Dolarizasyon nedeni ile döviz taleplerinin artması ise ülkemizin üretimde özellikle aramalı ve sermaye mallarında dışa bağımlı yapısından dolayı bizatihi enflasyona neden olacaktır. Günümüzde banka hesaplarının % 55’den fazlası Döviz Tevdiat Hesapları (DTH) oluşturmaktadır ki bu oran yaklaşık olarak 2001 krizi dönemi ile aynı seviyedir. Ayrıca piyasalarda TÜİK verilerine göre % 14,6 olan enflasyonun artacağına ilişkin bir beklenti söz konusudur. Enflasyon beklentisi de enflasyon olgusunun bir diğer sebebi olmaktadır.

Hazine ve Maliye Bakanı Lütfi Elvan’ın, 2021’in makroekonomik istikrara dayanan bir reform yılı olacağı şeklindeki açıklamaları ne anlama gelmektedir?

Hazine ve Maliye Bakanı Lütfi Elvan’ın açıklamaları ve uygulamalarını dikkate aldığımızda 2021 yılında enflasyonla mücadelenin önceliklendirileceği, TL’nin değerini korumaya yönelik kısa vadede reel faiz oranlarının arttırılacağı uzun vadede uluslararası piyasalardan sermaye çekmeye yönelik uygulanan yanlış politikalardan, faiz sebep enflasyon sonuçtur politikası, Merkez Bankası rezervleri kullanım politikaları gibi dönüleceği anlaşılmaktadır. Ayrıca küresel salgın şartları nedeniyle özellikle piyasalara olan coğrafi uzaklıktan dolayı uzak doğudan (Çin’den) uluslararası lojistik ve üretimde çıkan tek merkezli tedarik kaynaklı aksamalardan faydalanmanın amaçlandığı anlaşılmaktadır. Sayın Bakan, bu doğrultuda özellikle hukuk reformuna yaptığı vurgu ve üretimde katma değer artışları ile üretimde çeşitliliğe yönelik politika uygulanacağını beyan etmesi önemlidir. Fakat bunların gerçekleştirilebilmesinin ön şartı uluslararası piyasalarda Türkiye ekonomisine güvenin sağlanmasıdır. Ayrıca uluslararası sermayenin Türkiye Cumhuriyeti hukuk sisteminin ve demokratik işleyişinin uzun dönemli ve güvenli olduğuna, Türkiye’nin bulunduğu coğrafyadan kaynaklanan risklerden etkilenmeyeceğine ikna olması gerekmektedir. Tabi bu millî politikalarımızdan taviz vermek anlamına gelmemektedir. Türkiye haklı olduğu Akdeniz, Azerbaycan ve Suriye politikalarında dik durarak, haklarını koruyarak ekonomik ve sosyal reformları gerçekleştirilmelidir.

Asgari ücrete ve emekli maaşlarına yapılan zamların ardından söz konusu maaşlarla geçinen vatandaşlarımızın durumunda herhangi bir iyileşme olacak mıdır?

Memur ve emekli maaşlarına TÜFE oranında güncelleme yapılmakla yetinilmiş, asgari ücrete ise % 21 oranında artış gerçekleştirilmiştir. Öncelikle ücretlerin sadece enflasyon oranınca arttırılması ekonomik büyümeden pay verilmemesi anlamına gelmektedir ki ekonomik büyümeye katkıda bulunanların bu büyümeden pay alamaması kabul edilebilir değildir. Ayrıca TÜFE oranı hesaplamasında herhangi bir hata olmasa dahi genel TÜFE oranı ücretliler için cari değildir. Örneğin TÜİK’in harcama sepeti içinde gıdanın payı yüzde 22,77 ve gıda harcamalarının yıllık enflasyona katkısı 4,80 puan olarak hesaplanmaktadır. Ancak ortalama bir ücretlinin gelirinin en az yarısının gıda harcamalarına ayırmak zorunda olduğunu kabul ettiğimizde ücretliler için enflasyonun açıklanan TÜFE oranından %4’den daha fazla olacağı sonucuna ulaşılmaktadır. TÜFE hesaplamalarında gelir dağılımının dikkate alınması, en azından oluşturulabilecek bir asgari geçim endeksi ücret artışlarının daha adil olmasını sağlayacağı gibi toplumda TÜİK hesaplamalarına olan güveni de arttıracaktır. Ayrıca asgari ücret ile açlık sınırı ve yoksulluk sınırı karıştırılmamalıdır. Açlık sınırı 4 kişilik bir ailenin yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olan minimum seviyeyi gösterirken yoksulluk sınırı yine 4 kişilik bir ailenin fizyolojik ihtiyaçlarının yanında sosyal ve psikolojik ihtiyaçlarını karşılanabilmesi için gerekli olan minimum seviyeyi göstermektedir. TÜRK-İŞ tarafından yapılan hesaplamalara göre 2020 yılı Aralık ayı açlık sınırı 2.590 TL, yoksulluk sınırı ise 8.436 TL olarak bulunmuştur. Ayrıca Türkiye’de çalışanların yaklaşık % 43’ü asgari ücret elde ederken % 62’si asgari ücretten % 20’den daha az yükseklikte ücret geliri elde etmektedirler. Bu durum asgari ücret meselesinin ciddiyetini daha da arttırmakla birlikte gelir dağılımında da var olan sıkıntıyı gözler önüne sermektedir. Bununla birlikte enflasyon olgusu ücretli ve sabit gelirlerinin aleyhine işleyerek gelir dağılımını bozucu etkide bulunmaktadır. Kısacası 2021 yılı ücret artışları ücretli vatandaşlarımızın durumlarında iyileşmeye katkı sağlayamadığı gibi 2021 yılı içerisinde ki olası enflasyon artışları gelir dağılımını mevcut durumdan daha kötü noktalara ulaşmasına yol açma tehlikesine sahiptir. 

TCDD, PTT ve ÇAYKUR gibi önemli kurumlarımızın peş peşe fahiş miktarlarda zarar açıklamalarının nedenleri nelerdir?

İçinde bulunduğumuz küresel salgın koşullarında gerek devlet ve gerekse özel sektör işletmelerinin zararla karşılaşması şaşırtıcı bir sonuç değildir. Bununla birlikte konu üzerine net bir fikir belirtebilmek için Sayıştay ve diğer denetim kurumlarının raporlarını görmek gerekir.  

Türkiye ile Birleşik Krallık arasında imzalanan serbest ticaret anlaşmasının detayları nelerdir ve ülke ekonomimize yansımaları nasıl olacaktır?

Bilindiği gibi Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği arasındaki gümrük birliğine BREXİT süreci son vermiştir. Bu nedenle Türkiye ile Birleşik Krallık arasındaki ticari ilişkinin devamına yönelik serbest ticaret antlaşması yapılması ihtiyacı doğmuştur. Türkiye’nin Birleşik Krallık’a ihracatı son üç yılda, 2019 yılı için 11,2 milyar dolar, 2018 yılı için 11,9 milyar dolar ve 2017 yılı için 10,1 milyar dolar ile yaklaşık olarak toplam ihracatımızın  % 6’sını oluşturmakta ve Almanya’dan sonra ikinci sırada yer almaktadır. İthalatımız ise 2019 yılı için 5,6 milyar dolar, 2018 yılı için 8,9 milyar dolar ve 2017 yılı için 6,82 milyar dolar ile toplam ithalatımız içerindeki payı yaklaşık % 4 ile Almanya, Çin, Rusya ve İtalya’nın ardından 5. sıradadır. Dolayısıyla net ihracat fazlası verdiğimiz önemli bir ticaret partnerimizdir. Birleşik Krallık ile ihracatımızın yaklaşık % 9,5’i otomobil, %9,5 ‘i kamyon ve çekici araç, %2,5 çekici araç ekipmanı ve % 1,6’sı otobüs olmak üzere % 22’si otomotiv sektöründen oluşmaktadır. İthalatımızın ise % 14,6’sı içten yanmalı motor, % 12,6’sı hurda demir ve % 13’ü otomobil ve araç parçalarından oluşmaktadır. Rakamlardan da anlaşıldığı üzere özellikle otomotiv sektörü açısından önemli bir ticaret partnerimiz olan Birleşik Krallık ile gerçekleştirilen antlaşma tüm sanayi ve tarım ürünlerini içerecek şekilde ve tarifesiz olarak gerçekleştirilmiştir. Ticaret Bakanımız, antlaşmanın yapılması sayesinde her iki ülke ticaretinin yaklaşık %75’nin gümrük vergilerine tabi olması gerekecek ve bu durumda Türkiye’nin yaklaşık 2,5 milyar dolarlık ticari zararla karşılaşmasına neden olacağını açıklamıştır. Gerçekleştirilen serbest ticaret antlaşması Türkiye ile Birleşik Krallık arasındaki mevcut ticari ilişkilerin devamını sağlamaktadır. Bununla birlikte her iki ülke Ticaret Bakanı, Birleşik Krallığın gümrük birliğinden ayrılmasının ardından Türkiye ile ticaretinde yeni bir sayfanın açıldığını ve antlaşmanın gelecekte hizmetleri de kapsayacak şekilde genişletilmesi çalışmalarının yapıldığını vurgulamıştır. Türkiye ekonomisinin birincil probleminin dış ticaret açığı ve cari açık olduğunu dikkate aldığımızda bu tür antlaşmaların özellikle net ihracat fazlası verdiğimiz ülkelerle ve ihracatımızı arttırıcı kazanımlarla yapılması ekonomimiz açısından son derece faydalı olacaktır.

Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan, 2020 Yılı Dış Ticaret Değerlendirme Toplantısı’nda yaptığı açıklamada 2020 Aralık ayı ihracatının bütün zamanların en yüksek aylık ihracat rakamı olduğunu belirtti. Açıklanan ihracat rakamlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan, 2020 Aralık ayı ihracatı yıllık %16 artışla 17,84 milyar dolar ile tüm zamanların en yüksek aylık rakamına ulaştığını açıklamakla birlikte 2020 yılı son çeyreğinde Türkiye ihracatının ilk defa çeyrek dönem için 50 milyar dolar sınırını aştığını ifade etmiştir. Ayrıca son 2020 çeyrek ihracatın ithalatı karşılama oranı %81 olarak gerçekleşmiştir. 2020 yılı toplam ihracatı ise 2019 yılına kıyasla % 6,3 düşerek 169,5 milyar dolar seviyesinde gerçekleşmiştir. İhracat rakamları Ekim ayında açıklanan yeni ekonomi programı (YEP – orta vadeli program) hedefi olan 165,9 milyar dolar aşılmıştır. İhracattaki bu gelişmenin arkasında TL’nin değer kayıplarının neden olduğu rekabet üstünlüğünün pozitif etkisi ile gerçekleşmiştir. 2020 yılında birim ihracatımız fiyat/değer olarak düşmüş, fiziki miktar olarak artmıştır. İhracattaki bu gelişmelerin üstelik Korona virüsü küresel salgınının uluslararası pazarları yaklaşık %10 daraltacağının beklendiği bir dönemde gerçekleştiğini düşündüğümüzde oldukça olumlu bir gelişmedir. Ancak dış ticaretimizde ihracatın ithalatı karşılama oranı 2020 yılı geneli için %77,3 olarak gerçekleşmiş ve dış ticaret açığımız yaklaşık 50 milyar dolar seviyelerine yükselmiştir. Ekim ayında açıklanan YEP orta vadeli programda ithalat için hedef ise 204 milyar dolar olarak belirlenmesine rağmen ithalatımız da yaklaşık 15 milyar dolarlık sapma ile 219 milyar dolar seviyesinde gerçekleşmiştir. 2020 yılı içerisinde birçok ithalat kalemine getirilen ek vergiler ile yüksek TL değer kayıplarına rağmen ithalatımızın yüksek gerçekleşmesi elektronik eşya(cep telefonu/tablet) ile altın ithalatının payının yüksek olmasının yanında ülke üretim yapısının özellikle ara malı/ sermaye malında dışa bağımlı yapısından kaynaklanmaktadır. Bunun sonucunda ortaya çıkan cari açık ve cari açığın finansmanı sorunu ekonomimizin en büyük sorunudur. Çünkü ürettiğimizden fazla tüketen yapımız ülke olarak döviz ihtiyacımızın yüksek olmasına neden olmakta bu durum ise TL’de sürekli bir değer kaybına neden olarak ülkemizde enflasyonun yükselmesini tetiklemektedir. Yükselen enflasyon, TL’ye olan güveni düşürdüğünden ekonomimizde dolarizasyona neden olarak ülkemizde fiili bir ikili para sistemini ortaya çıkarmaktadır. Miktarını kontrol edemediğimiz bir paranın (dövizin) ekonomimizde etkinliğinin bu denli yüksek olması ise para otoritelerimizin (merkez bankasının) uygulamaya koyduğu makroekonomik politikaların etkinliğini azaltmaktadır. Bunun sonucunda ekonomimiz kırılgan bir yapı sergileyerek belirli bir büyüme dönemi yaşadığında piyasamızda artan döviz ithalatımızı arttırmakta, ithalatımızın artması cari açığımızı arttırmakta ve sonuç olarak ekonomik şoklar yaşayarak başa dönmekteyiz. Ekonomi olarak içinde bulunduğumuz fasid daireden kurtulmamız gerekmektedir. Kurtuluşumuz ise gerekirse daha küçük büyüme oranlarına razı gelerek tükettiğimizden fazla üretim yapmakla ve dış ticarette açık değil fazla vermekle mümkündür. Bunun için yapılması gereken yatırımlarımızın uzun vadeli ve verimliliği yüksek alanlara yöneltmemiz, kaynakların inşaat yerine ARGE, eğitim ve teknolojiye aktarılmasını sağlamanın yanında mevcut dış satışlarımızda katma değeri yüksek ürünlere öncelik vererek markalaşmamız gerekmektedir. Tüm bunlar için ise Hazine ve Maliye bakanının göreve geldiğinden buyana söylediği hukuk reformu başta olmak üzere eğitim sistemimizin de reforma tabi tutularak geliştirilmesi gerekmektedir.

 

 

 

Diğer Söyleşiler