Söyleşiler

Rusya, sorumluluğunu yerine getirmemektedir

Rusya, sorumluluğunu yerine getirmemektedir

Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Furkan Kaya ile Suriye’deki son durumu ve bölgedeki denklemleri konuştuk.

Suriye’de bilhassa İdlib’te yaşanan yoğun gerginlik ve Esad rejiminin kahraman Mehmetçiğimize saldırıları karşısında devletimizin bölgeye yaptığı tank, zırhlı araç ve komando sevkiyatları söz konusu. Öncelikle bu sevkiyatlarla Türkiye Cumhuriyeti neyi amaçlamaktadır?

Öncelikle İdlib’te şehit edilen askerlerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Bu acı her zamanki gibi yine yüreğimizi yaktı ama tabi sonuçta Türkiye’nin özellikle Arap Baharının başladığı andan itibaren özellikle Ortadoğu coğrafyasındaki yeni düzenleme, yani yeni dizayn dediğimiz ABD’nin yeni Ortadoğu dediği bu bölgenin aynı şekilde büyük aktörler tarafından yeniden paylaşılma süreci olduğunu, ABD’nin karşısında Rusya ve onların vekalet güçleri ile beraber bugün isimlerini saydığımız PYD, SDG, IŞİD, YPG gibi örgütlerle sonuçta hiçbir zaman için bu tip vekalet güçleri ile Ortadoğu’daki yeni dizayn sürecinin yaşandığını görmekteyiz. Dolayısıyla Arap Baharının başladığı andan bugüne kadar Türkiye, bunun esas kilit noktasının Suriye olacağını defalarca ifade etmişti. Suriye bu meselenin anahtar bölgelerinden biridir. Bundan sonra eğer Suriye’de istedikleri düzeni dizayn ederlerse bundan sonraki aşama İran ve tabi ki Türkiye de hesaba katılmakta. Bunu da özellikle 2003 tarihinde o dönemin ABD Dışişleri Bakanı’nın yazmış olduğu makalede 22 tane ülkenin sınırlarının Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında değiştirileceğini ifade etmiş olması dolayısıyla biliyoruz.

İdlib’teki meselenin de şu anki durumuna geldiğimizde Türkiye’nin Suriye politikası özellikle güvenli bölge oluşturması yönünde. Türkiye, PYD terör örgütü mensuplarının Fırat’ın batısına, doğusuna doğru intikal ettirilmesini, burada savaştan kaçan halkın bu güvenli bölgeye yerleştirilmesini böylelikle Türkiye’nin hem bu göç dalgalarından etkilenmemesi hem de refah ve huzur içinde bir yaşam düşüncesi vardı. Türkiye başından beri bunu savunuyordu. Rusya ve İran özellikle Astana ve Soçi görüşmelerinde Suriye meselesinde garantör olduklarını söylemişlerdi. Fakat Türkiye, garantör ülke olarak üzerine düşen görevi yerine getirse de ne Rusya ne İran bu konuda samimi davranmadı ve şu anki yaşadığımız olaylar da zaten samimi davranmadıkları için gerçekleşmektedir. Toplamda 2 saldırıda 13 askerimiz şehit oldu. Bu olaylar Türkiye’nin bölge güvenliğinin sağlanmadığını göstermekte. Türkiye burada askeri üsler kurarak hem bölge halkının güvenliğini sağlamakta hem de bu coğrafyadan gelebilecek terör saldırılarına karşı önlem almakta.

İdlib’in bir başka önemi de özellikle Lazkiye ve Tarsus limanına yakın olması ve Suriye’nin Akdeniz’e bağlanan ana hattı üzerinde olması. Dolayısıyla bu durum Rusya ve Amerika için çok büyük bir önem ifade ediyor. Aynı zamanda onların vekâleten kullandıkları gayrimeşru gruplar için de büyük önem arz etmekte. Zaten bu gruplar  Rusya ve ABD arasında kendi çıkarları doğrultusunda sürekli zikzaklar çizmekte olduklarını görmekteyiz. Türkiye, yaşanan bu gerginlik ve Mehmetçiğimize yapılan saldırının arkasında kimin olduğunu ifade etti. Sayın Cumhurbaşkanımız da bunu söyledi. Rejim güçlerinin saldırısı sonrasında askerlerimizin şehit oldu. Ben burada saldırıda bulunan grupların üzerinde her ne kadar rejim üniforması olsa da bunların içerisinde PYD unsurlarının olduğunu tahmin ediyorum. Neden? Çünkü geçtiğimiz dönemlerde Esad rejimi PYD unsurlarına: “Gelin bizim ordumuza katılın mücadelemizi birlikte verelim” diye bir mesaj göndermişti. Dolayısıyla şu anda rejim güçleri içerisinde ne kadar rejim askerinin olduğunu ne kadar PYD terör örgütü mensubunun olduğunu da bilmiyoruz. Dolayısıyla bu saldırının arkasında bence PYD-rejim ortaklığının olduğunu da söyleyebiliriz.

Türkiye, bölgeye saldırıdan sonra zırhlı araç ve komando sevkiyatı yapmakta. Bir kere Türkiye, uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını kullanarak bu bölgede sınır ötesi harekâtlarını ve sınır ötesi varlıklarını sürdürmekte. Eğer uluslararası hukuku çalıştırırsak ve Türkiye bir NATO ülkesi olduğunu göz önünde bulundurursak aslında burada haksızlık yapan, hukuksuzluk yapanın NATO bünyesinde olan ABD olduğunu görmekteyiz. Çünkü biliyorsunuz ki Türkiye yıllardır terör tehdidi altında ve yıllardır terör saldırısı altında fakat NATO’nun 5. maddesine göre bir NATO ülkesine yapılan saldırı tüm NATO üyelerine yapılmış olarak addedilir. Dolayısıyla Türkiye yıllardır süren bu terör belasına, terör sorununa karşı maalesef bir NATO üyesinin samimi yaklaşımını görememiştir. Dolayısıyla Türkiye de kendi milli çıkarlarını, milli güvenliğini sağlaması açısından bu bölgedeki saldırılardan sonra ne gerekiyorsa yapacaktır ve askerlerimiz oradan kesinlikle çekilmeyecektir. ABD olsun Rusya olsun kesinlikle Suriye’de Türk askerin varlığını istemiyorlar bu çok açık. Son olarak Rusya Dışişleri Bakanı sözcüsü bir açıklama yaptı. Kendisi; Türkiye’nin özellikle davet edilmediği topraklarda saldırıya uğraması çok normaldir mealinde bir açıklama yaptı bu son derece talihsiz bir açıklama idi. Dolayısı ile İdlib bölgesinde rejim güçlerinin saldırısının, Türkiye’nin Ortadoğu ve Suriye politikasına büyük bir engel oluşturmaya yönelik bir saldırı olarak da değerlendirebiliriz. Ve Türkiye’nin tekrar burada saldırılar devam ederse Sayın Cumhurbaşkanının ifade etmiş olduğu gibi artık bıçak kemiğe dayanmıştır ve Türkiye rejim güçlerinin herhangi bir gayri hukuki hamlesine karşı misli ile karşılık vermeye de devam edecektir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Esad rejimine ait unsurları gördüğümüz her yerde vururuz.” ifadesini nasıl değerlendiriyorsunuz. Bahsedilen sevkiyatlar bu doğrultuda mı gerçekleşmektedir?

Sayın Cumhurbaşkanının son olarak ifade etmiş olduğu “Esad rejimine karşı rejim unsurlarını gördüğümüz yerde artık vuracağız” demesi artık Türkiye’nin bu konuda bıçağın kemiğe dayandığını ve artık hoşgörü siyasetinin artık burada tıkandığını göstermektedir. Çünkü karşı taraftan kesinlikle Türkiye’nin ılımlı, yapıcı yaklaşımına karşı tam tersi yıkıcı bir yaklaşım görmektedir. Dolayısıyla artık burada kesinlikle bir müsamaha gösterilmeyeceğini ifade edilmekte. Zaten bu da aslında Türkiye ve Rusya arasındaki çatışma noktasını göstermekte. Ben bunu Türkiye-Rusya arasındaki bir diplomatik çatışma olarak görmekteyim ve bu olayın manşeti olarak da şunu söylemekteyim: “Artık Soçi mutabakatı ihlal edilmiştir ve Rusya garantörlük sorumluluğunu yerine getirmemiştir.” Şimdi Türkiye, özellikle Rusya ile beraber bu bölgede İran’ın da içinde bulunduğu Astana görüşmeleri ile beraber üç garantör ülke olarak ABD’nin burada PYD ve diğer terör unsurlarını, vekâlet güçleri olarak kullandığı unsurları bertaraf etmeyi ve Rusya’ya da ilk defa ifade etmiş olduğu PYD terör örgütünün PKK’nın bir doğal uzantısı olduğunu dolayısıyla burada muhatap alınmaması gerektiğini burada yeni bir Suriye yeni bir Ortadoğu dizayn edilecek ise bunun bölge ülkelerinin liderliğinde, bölge halklarıyla ve meşru gruplar vasıtasıyla yapılması gerektiğini de ifade etti. Fakat bu konuda zaten biz ABD tarafından bir samimiyet görmedik. Açık açık Türkiye’nin PYD konusunda çizgisini bilmelerine rağmen PYD’yi bir müttefik olarak görmektelerdi. Hatta Mazlum Kobani ile ABD askerlerinin, generallerinin, bölge komutanları ile beraber açıkça resim vermelerine de şahit olduk. Dolayısıyla bu konuda samimi değiller. Toplamda 3 harekât yaptık. Biri Fırat Kalkanı biri Zeytindalı bir diğeri de Barış Pınar harekâtıydı. Özellikle Barış Pınarı harekâtından sonra özellikle Rusya bize bu harekâtın artık Türkiye tarafından bitirilmesi gerektiği ve Türkiye’nin istediği şekilde bir güvenli bölge oluşturulacağını söylemişti fakat Rusya gözetiminde özellikle YPG’li militanların 30 kilometre güneye kadar çekilmesinin gerçekleşmediğini görmekteyiz. Bu da aslında garantör ortak olarak gördüğümüz Rusya’nın çok da samimi davranmadığını bize göstermekte. Rusya hiçbir zaman için rejim unsurlarını Türkiye’ye karşı bir sıcak çatışmaya girmemesi veya Türkiye’ye karşı herhangi bir tutum içinde görmemesi konusunda anlaştığımız bir mutabakat vardı.

Yapılan saldırının sonucunda şehit edilen askerlerimiz hakkında Rusya, bizim haberimiz olmadı şeklinde bir mesaj yayınladı. Böyle bir şey olması mümkün değil. Sonuçta Rusya, Esad rejimini destekleyen bir ülke ve rejim askerlerinin Rus komutanlarına haber vermeden böyle bir şey yapması da mümkün değil. Türkiye özellikle şunu ifade ediyor: Artık bu yeni mutabakat eğer yeni bir zirve oluşturacaksa artık Astana ve Soçi gibi zirve ve toplantılar bu son saldırılardan sonra dağıtılmıştır ve eğer bölge barışını tesis etmek istiyorsanız gelin yeniden masaya oturalım. Fakat bu sefer gerçekleri görerek Türkiye’nin de tezlerini kabul ederek bir barışın olması gerektiğini de söylememiz gerekmekte. Karşı tarafa bunu kabul ettirmemiz gerekmektedir. Dolayısıyla Cumhurbaşkanımızın ifade etmiş olduğu artık rejim güçlerini vururuz sözlerinin arkasında ve askeri sevkiyatın bölgeye yönlendirilmesini hem bir caydırıcılık unsuru olacağını hem de bölgede Türkiyesiz bir denge, Türkiyesiz yeni bir düzen kuramazsınız mesajını vermesi bakımından da önemli görmekteyim.

ABD’nin Türkiye Cumhuriyeti’nin Suriye konusundaki tutumu hakkında müttefiklik eksenli destek açıklamaları ne ifade etmektedir. Bu açıklamalar ABD’nin bölgedeki çıkarları noktasında yaptığı taktik hamleler denebilir mi?

Öncelikle uluslararası ilişkilerin değişmez kaidesini söylemek istiyorum. Uluslararası ilişkilerde daim dostluklar ve daim düşmanlıklar yoktur, daim çıkarlar vardır. Dünya tarihinde olduğu gibi bugün de özellikle Suriye konusunda, İdlib konusunda çıkarları doğrultusunda ülkelerin birbirlerine yakınlaşma ve uzaklaşma içinde olduklarını görmekteyiz. Şu andan itibaren özellikle İdlib konusunda Türkiye’nin Rusya ile makasının açılması Rusya’yı samimiyetsizlik suçlaması ve aslında bölgedeki garantör ülke olma sorumluluğunu yerine getirmemesi ve diplomatik çalışma içerisine girmesinden sonra ABD tarafı Türkiye’yi destekleyen, Türkiye’nin bu konuda arkasında olan ve Türkiye’nin yapacağı her hamlede de kendisini koruyabileceği şeklinde bazı açıklamalar yaptı. Tabi ki bunlar kesinlikle taktik hamleler olarak değerlendirilir. Çünkü ABD bize bunu açık açık söyledi.

Bugün 2011’den sonra özellikle Suriye’de yaşanılan hadiselerle PYD, YPG, SDG diyeceğimiz grupları halkın temsilcisi ve bölge halkının milli iradesi ile seçime gelecek potansiyele ulaştırmak için ABD’nin uğraştığını görmekteyiz. Bu açıdan bakarsak Türkiye’nin Rusya’yla sorunlar yaşaması ABD’ye kendi politikalarını kabul ettirmek konusunda bir fırsat yaratmakta. Bunun bir başka örneğini Patriot ve S-400 meselesinde gördük. Türkiye, güney doğu ve güney sınırından terör saldırıları geldikçe biz müttefiklerimizden hava savunma sistemi olan Patriot’ların derhal gönderilmesini ve kalıcı hale getirilmesini istedik. Fakat onlar bize benim tabirimle güneşli havada elimize şemsiye verdiler yağmurlu havada da bu şemsiye elimizden aldılar. Fakat Türkiye ne yaptı? Madem öyle, hukuk devleti olarak Rusya ile bir anlaşma yaparak Ruslardan S-400 hava savunma sistemlerini alabiliriz dedik ve aldık da. Fakat Amerikalılar ne dedi? Türkiye bir NATO ülkesidir, Türkiye kesinlikle bizim düşman olarak gördüğümüz bloktan bir savunma sistemi alamaz. S-400’lerin alınması bizim Türkiye ile başlatmış olduğumuz F-35 savaş uçaklarının Türkiye’ye gönderilmesi konusunda bizi tereddüde düşürür. Biz bunu iptal ederiz dediler fakat Türkiye bu konuda çok istikrarlı davrandı, kesinlikle bundan geri dönüş olmadı ve s 400’ler Türkiye’ye geldi. Fakat bundan sonra Patriot’ların Amerika tarafından gönderileceği, Türkiye’nin ihtiyaçlarının anlayışla karşılanacağı ve bundan sonra Türkiye’nin yanında olacağı söylendi. Bunların hepsi söylemde kalıyor tabii ki. Özellikle Trump yönetimi Bush ve Obama dönemlerinden sonra Amerika’nın tam anlamıyla Büyük Ortadoğu Projesini uygulayacak bir devlet başkanı olduğunu hatta ve hatta aslında Amerika bundan sonraki süreçte Suriye’de istediği dizaynı inşa ettikten sonra Suriye ve Doğu Akdeniz olarak Libya, Kıbrıs meselesi ile beraber Suriye, Irak, İran daha sonra Hazar havzası ve Hazar havzası ile beraber oradaki bereketli enerji havzasının kontrolü ile beraber burayı bir kıskacı almak. Aslında bahsettiğimiz Büyük Ortadoğu Projesi bu. Fakat bunun karşısında enteresan bir şekilde Rusya’nın da bir projesi var. Buna da Avrasya Birliği projesi diyoruz. BOP’a karşı BAP. Ruslar da tam tersi olarak Hazar havzasından başlayarak İran, Irak, Suriye Doğu Akdeniz ve Libya’ya kadar olan bölgeyi içinde alacak Avrasya Birliği projesi ve bunun bir de İpek Yolu projesi ile eklemlenmesi. Çin, Rusya, Hindistan, Türkiye ve İran bu büyük projenin en önemli anahtar ülkeleri. Amerika da tabi ki özellikle İran ve Türkiye’yi kaybetmemek adına bu projeyi engellemek istiyor çünkü Amerika’nın Asya-pasifik politikasının tamamlanması için bu iki ülkenin yani Türkiye ve İran’ın büyük bir önem arz ettiğini görmekteyiz. İran ve Türkiye’nin güvenliğini sağlayan aslında baktığımızda Suriye. Şimdi bir parantez açmak istiyorum. İran neden Türkiye’nin yanında davranmıyor? Yani neden Rusya ve İran Türkiye’ye burada aslında politikalar bakımından yaklaşmıyor? Bu da enteresan aslında. Bölge ülkeleri belirleyecekse o zaman Rusya, Türkiye ve İran gibi büyük ülkelerin bir araya gelerek burada bir mutabakat zemini oluşturmaları lazım. Burada bir soru işareti var. Dolayısıyla Amerika’nın Suriye konusundaki yaklaşımlarını asimetrik değerlendirmemiz lazım ve Amerika’nın özellikle bölgesel çıkarları doğrultusunda bir taktik strateji hareketi olarak da bunu değerlendirebiliriz.

ABD ile rejim unsurları arasında yaşanan gerginlikleri ve sonrasında ABD tarafından rejime karşı yapılan saldırıları nasıl değerlendiriyorsunuz?

ABD zaten başından beri Esad rejiminin gitmesi gerektiğini, Esad rejiminin devrilmesi gerektiğini ifade etmekte ve ABD, PYD unsurlarını rejime karşı kullanmakta. Burada vekâlet güçleri aslında bulunmakta. Tam anlamıyla kiralık kuvvetler olarak yani kiralık katiller olarak da değerlendirilebilir. Bunlara kim en çok parayı veriyorsa, kim en çok silahı veriyorsa onların tarafına geçiyorlar. Dolayısıyla burada rejime karşı, Amerika bu vekâlet güçlerini kullanırken Rusya da bu PYD ve diğer unsurları kendisine tehdit olmasını engellemek adına da kendi çizgisine doğru çekmeye çalışmaktadır. Yani bunların iki taraf arasında gidip geldiğini görmekteyiz. Dolayısıyla Amerika’nın rejime karşı saldırıları devam edecektir. Ve özellikle Rusya’nın egemenliğinde bir yeni bir Suriye’nin kurulmasına engel olacaktır. Rusya’nın kontrolüne kalacak bir Suriye, Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesine ve Asya-pasifik politikasına büyük bir darbe vuracaktır. Suriye bu işin aslında tamamlayıcı bir bölgesi ve Suriye dizayn edildikten sonra ABD’nin amacı buradan İran’a geçmek ve İran’dan sonra Türkiye’ye geçmek. Yani bunun aslında temelinin orta koridor projesi ve enerji nakil boru hattının tamamlanması ile Türkiye’nin coğrafyalar arası enerji köprüsü ve terminali olması potansiyelinden geliyor. Bu çok önemli. Dolayısıyla burada Türkiye’nin özellikle Amerika’nın Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika projesi ile bu 22’ye tamamlayacağı ülkenin sınırlarının değiştirilmesi ile beraber kendisinin Büyük Ortadoğu Projesinin Asya-pasifik politikası ile birleştirerek bu hattın tamamlanmasını planlamakta. Aslında bu gizli servisler eli ile yürütülen bir savaş yani dünya tarihinde gördüğümüz cephe savaşları yerine, nizami ordular yerine artık asimetrik savaşların olduğunu ve ülkelerin ordular yerine paralı asker ve paralı örgüt yani vekâlet güçleri ortaya çıkararak bu örgütler sayesinde bunlara para ve silah vererek bu bölgede kendilerince kendilerini ateşe tutmadan maşa ile bu bölgeyi kontrol ve dizayn etmeye çalışıyorlar. Biz aslında bu vekâlet güçleri arasında bir mücadele görmekteyiz. Burada da tabi ki büyük resme baktığımızda arkasında olanların hepimizin bildiği CIA, Mossad, MI-6 ve bu istihbarat örgütlerinin alt komisyonlarını görmekteyiz. Tabi ki Amerika’nın esasında Suriye’yi kendi istediği gibi dizayn ettikten sonra bir sonraki aşaması ise tabi ki Karadeniz bölgesi. Çünkü bildiğiniz üzere ABD’nin giremediği tek deniz şu anda Karadeniz’dir ve Türkiye’nin 1936 senesinde imzaladığı Mondros Antlaşması ile beraber boğazların Türkiye’ye ait, Türk askerinin silahlandırılması ve Montrö Anlaşması çerçevesinde de Montrö’ye taraf olmayan ülkelerin Karadeniz’de kalıcı olmamasından Amerika rahatsız olmakta. Çünkü Amerika Karadeniz’e girebiliyor fakat 10 gün kaldıktan sonra çıkıyor. Giremediği tek ve en stratejik olan deniz olan Karadeniz’e girme çalışması ve Doğu Akdeniz politikası bunların hepsinin birbirine eklendiğini göstermekte. Yani hiç birini ayrı ayrı değerlendirmemeliyiz. Eğer ayrı ayrı değerlendirirsek bu ülkelerin genel amaçlarının ne olduğunu bilemeyiz. Karadeniz, Doğu Akdeniz, Kuzey Afrika, Orta Doğu, Hazar havzası ve o bölgenin orta Asya’ya doğru uzanan kısmını bu coğrafyanın hatta dünyanın en önemli bölgesi olarak görmekteyim. Bir nevi dünyanın aort damarı olarak görmekteyim. Ve Türkiye işte buradaki stratejik önemini de zaten bu politikaların belirleyici olma özelliğini de kendisine kazandırmaktadır. Özellikle ABD’nin yaklaşımını bu açıdan değerlendirmemiz gerekiyor. Ve ABD, Büyük Ortadoğu Projesini BAP’a karşı yani Büyük Avrasya Projesine karşı uygulamaya çalışıyor. Büyük Ortadoğu Projesinde etnik temelli politikalar devam edecektir. Fakat benim tahminim özellikle daha önce büyük Kürdistan gibi büyük bir proje vardı. Artık bunun yerine Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt devleti, İran’ın kuzeyinde ayrı bir Kürt devleti şeklinde bir dizayn istiyorlar yani daha küçük parçalarla daha kontrol edilebilir bir oluşum dizayn etmeye çalışıyor olabilirler. Bunun tabi önemli nedenlerinden biri de İsrail.

Geçtiğimiz günlerde Donald Trump, Netanyahu ile beraber yüzyılın anlaşması olarak ifade etmiş olduğu barış planını açıkladı kendilerince. Tabi yanlarında Filistin’den herhangi bir temsilci yok. Bu nasıl bir barış planı? Ne kadar komik. Ama bunu zaten dünya kamuoyu da kabul edilebilir bir şey olmadığını gördü. Fakat bunun sembolik olarak da özellikle Trump’ın bundan sonraki hamlelerinin İsrail’in güvenliğinin sağlanması ve İsrail ile beraber oluşturacakları ortak politikalarla devam ettireceklerini görmekteyiz. Yani İdlib meselesinde de muhakkak İsraillilerin de ABD ile beraber etkisi olacağını göreceğiz. Çünkü İdlib demek Doğu Akdeniz’e açılan kapı demek. Doğu Akdeniz demek Kıbrıs adası demek. Kıbrıs adası demek enerji güvenliği demek ve İsrail buradan çıkarılacak olan enerji kaynaklarını kullanması ve taşımasında oluşturacağı konsorsiyumda bu bölgede Türkiye’nin kendi ana karasına hapsedilmesi, iç denizine hapsedilmesi büyük önem taşıyor. Ve Libya’ya kadar uzanacak olan bu meselede Türkiye’nin hiçbir zaman etkisinin olması istememekte. Dolayısıyla Türkiye burada dirayetli. Kendi milli çıkarları doğrultusunda rasyonel ilerlemesi gerekmekte. Şam’a gireriz, Halep’i dağıtırız gibi ifadeler bence şu anda gereksizdir. Türkiye’nin burada akılcı davranacağını ve ne yapması gerekiyorsa hamleleri uluslararası dengeleri gözeterek rasyonel bir şekilde atacağını da söyleyebiliriz.

Diğer Söyleşiler