...

NEREYE GİDİYORSUN

Samet Özdemir

“Nereye gidiyorsun?” Bu soru, 1905 yılında Nobel Ödülü alan Henryk Sienkiewicz’in 1895 yılında yayımlanan romanı, “Quo Vadis”in son kısımlarında geçmektedir. Hristiyan efsanelerine göre ermiş Peter, İmparator Neron’un zulmünden Roma’dan kaçarken yolda Hazreti İsa ile karşılaşır ve ona “Quo Vadis” yani “Nereye gidiyorsun?” diye sorar. Hazreti İsa, “Roma’ya” diye cevap verir. “Yeniden çarmıha gerilmeye gidiyorum. Çünkü sen benim cemaatimi yüzüstü bıraktın.” İnsan, bu denli bir idealizme şahitlik etmek için kaç kitap okumalıdır? Bu denli bir idealizmi insana kaç kitap gösterebilir? Eser, yazardan bağımsız düşünülemeyeceğinden eseri bir kenara koyup biraz yazarına bakalım.

Henryk Sienkiewicz, 5 Mayıs 1846’da, Wola Okrzejska, Polonya’da dünyaya gelmiş. Soylu bir aileye mensup olan yazar, baba tarafından Tatarmış. Bir ağabeyi ve dört kız kardeşi bulunan yazar, üniversitede tıp ve hukuk okumaya çalışmış, akabinde aynı üniversitenin filoloji ve tarih enstitüsünde edebiyat ve eski Lehçe üzerine eğitim almış. Fakat yazarın asıl yönünü bunlar oluşturmuyor. Yazar, iyi bir Katolik ve iyi bir Leh milliyetçisi. Quo Vadis’i okuyanlar, eserin bu iki faktörün ateşiyle dövüldüğünü hemen fark edecektir. Leh milliyetçiliğini hafife almamak gerekir. Lehler ve Polonya tarihte bütün devletlerden -Türklerinki dahil- daha büyük felaketler yaşamıştır. Şöyle ki tarihte üç büyük devlet -Avusturya, Rusya ve Prusya- tarafından uzlaşılarak ve anlaşılarak eş zamanlı bir harekatla işgal edilen tek devlet Polonya’dır. Bu durumun birkaç kere tekrar etmesine rağmen -sonuncusu 2. Dünya Savaşı’nda- bugün Polonya’yı hala bir devlet olarak var eden ve ayakta tutan şey Leh milliyetçiliğidir.

“Quo Vadis”, yazarın pek çok -ne yazık ki neredeyse hiçbiri dilimize çevrilmemiş- romanından en ünlüsü olup yazarı da dünya çapında üne kavuşturan eserdir. Peki, “Quo Vadis”i bu kadar meşhur ve mühim kılan özellikleri nelerdir?

Okuyucular, kitabın başından sonuna kadar kendilerini yalnız bırakmayan tutkulu bir aşkı zannediyoruz zevkle okuyacaklardır. Unutmadan, eserin mekanını Roma’nın, zamanını da 1. yüzyılın teşkil ettiğini söylemeliyiz. Kitabın temel iskeletini oluşturan aşk hikayesi, roman kahramanlarından Romalı Markus Vinikyus’un Roma’ya isyan eden topluluklardan birine mensup Ligya’ya olan, başlangıçta Ligya’nın kendisine daha sonraları ise ruhuna yönelen yani ilk olarak şehevi ardından ilahi bir yöne evrilen aşk hikayesi kitabın esasını oluşturmaktadır. Bu durumu, Vinikyus’un şu sözleri güzel bir şekilde özetlemektedir: “Para, şan, kudret gibi şeyler öyle boş, öyle anlamsız ki! Zengin adam her zaman kendinden biraz daha zenginini bulabilir. Ünlü adam eninde sonunda daha büyük bir ünün gölgesinde kalmaya mahkumdur. Kudretli adam da yerini kendininkinden daha büyük bir kudrete bırakmak zorundadır. (…) Evet, aşk bizi Tanrıların katına bile yükseltebilir.”

Eserin ikinci konusu ise Roma’nın günlük yaşantısıdır. Bitmez tükenmez saray eğlenceleri, Neron’un gece alemleri ile aralara serpiştirilen detaylar bize Roma hakkında güzel ve isabetli bir portre çizmektedir. Eserin sonunda, Neron’un Roma’yı ateşe vermesi ise son derece ustaca tasvir edilmiştir. İşte bu betimlemelerden bir örnek şöyledir: “Tüm şölen salonu menekşe kokuyordu ve İskenderiye billurundan yapılma kürelerden rengarenk ışıklar çevreye yayılmaktaydı. Konukların uzandığı sedirlerin yanında, görevleri onların ayaklarına esans sürmek olan genç kızlar duruyordu. Ve duvarın dibinde şarkıcılarla çalgıcılar dizilmişti. Her yanda ince zevkli bir ihtişam seziliyordu ve hava, çiçek kokularına karışmış bir neşeyle doluydu. Işıklar, mücevherli kadehler, kara gömülmüş şarap testileri, masalar… Bütün bunlar konukların öyle hoşuna gitmişti ki konuşmalar, baharda çiçek açmış bir elma ağacının çevresindeki arıların vızıltısını andırıyordu.” Anlatımlarda bolca köle detayları da dikkat çekicidir. Böylelikle Roma’nın sosyal şartları ortaya konmaya çalışılmaktadır.

Eserde bir süs ögesi olarak Vinikyus’un dayısı Petronyus’a yer verilmiştir. Petronyus ara ara girdiği bilgece ve mizahi pasajlarla eseri hafifletmiş ve eserin okunmasını kolaylaştırmıştır. Bir örnek vermek gerekirse: “Hiçbir zaman aklından çıkarma ki mermer ne denli değerli olursa olsun, kendiliğinden hiçbir işe yaramaz. Ancak heykeltıraş eli ona bir eser biçimi verdiği zaman değer bulur. İşte sen de böyle bir mimar ol. Sevmek yeterli değildir. Aşkın nasıl belirtileceğini bilmek kadar sevmesini de bilmek gerekir. Avam tabakası, hatta hayvanlar bile zevk duyabilirler ama gerçek insanı onlardan ayıran özellik, bu zevki ince ve yüksek bir sanat durumuna getirebilmesi ve tanrıların bir bağışı sayarak ona göre nitelendirmesidir.”

Eserin ön planında bulunmayan ama bizce en mühim ve en etkili unsur olarak ana fikri de teşkil eden husus ise Roma’da ilk Hristiyanlık hareketleri ve ilk Hristiyanların çektiği çilelerdir. Bu husus eserde mükemmel surette işlenmiş ve kitabın sonunda vurucu bir son olarak belirtilmiştir. Şu dizeler yüzyıllardan damıtılmış mükemmel bir idealizm örneğidir: “Peter’in elinden değneği yere düşmüştü. Gözleri cam gibi bir boşlukla karşıya dikilmiş, dudakları yarı aralanmıştı. Ve yüzünde hem şaşkınlık hem sevinç hem de bir vecd bakışı vardı. Birden dize geldi ve kollarını ileriye doğru uzatarak, ‘İsa, İsa Peygamber!’ diye mırıldandı. Sonra görülmeyen ayakları öpercesine yere kapandı. Çevrede çıt yoktu. En sonunda yaşlı adam, hıçkırıklardan boğulmuş bir sesle, ‘Quo Vadis, Domine?’ (Nereye gidiyorsun, efendim?) diye sordu. Peter’in sorduğu sorunun cevabını Nazarus duymadı. Fakat Peter’in kulağına İsa Peygamber’in o yumuşak hüzünlü sesi geldi: ‘Roma’ya, yeniden çarmıha gerilmeye gidiyorum. Çünkü sen benim cemaatimi yüzüstü bıraktın.’ Havari hala yere kapanmış duruyordu. Sessiz, kıpırtısız bir yığın! Artık Nazarus onun ya bayıldığı ya da öldüğü kanısına kapılmaya başlamıştı ki Peter kalktı. Değneğini titreyen eline aldı ve hiçbir şey söylemeden yüzünü Roma’nın yedi tepesine doğru döndü.”

Quo Vadis, ülkemizde çok fazla bilinmeyen, karanlıkta kalmış fakat çok kıymetli bir eser. Okuyucular mutlak surette, bu eseri neden daha önce okumadıklarına hayıflanacaktır. Roma’nın konu edinilmesi itibariyle Türk okuyucusuna çok fazla bilmediği konuları da göstermesi eserin kıymetini bir kat daha artırmaktadır. Son olarak Hristiyanlık noktayı nazarından bakacak olursak insan, eseri okuduktan sonra İslam dünyasında böyle bir eserin bugüne kadar yazılamamış olmasına hayıflanmadan edememektedir.