Selim Han Yeniacun

Tüm yazıları
...

Bu Cenazeyi Kim Kaldıracak?

Henüz yazar hakkında detaylı bilgi verilmemiştir.

Selim Han Yeniacun

“Bismillah!” dedik çıktık bu kutlu yola. Allah’u Teala utandırmasın inşallah.

Her şeyden evvel, bu satırları kimden okuyacağınızı bir nebze de benim yazdıklarımdan görmenizde de fayda var diye düşünüyorum. Bu âdemoğlu, 1416 sayılı kanunun gereği olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yetişmiş uzman ve akademisyen ihtiyacını karşılamak için yurtdışına gönderilen neferlerden sadece bir tanesidir. Bir diğer deyişle cumhuriyetimizden evvel, Sultan ikinci Mahmut zamanından itibaren Avrupa’ya gönderilen talebelerin de son halkalarındanım. Dahası son on yılda yurtdışında yüksek lisans ve doktora eğitimi alan beş bin vatan evladından birisiyim. Fen ve tekniğin uzun yıllar batıda olması neticesinde pek çok mühendisimiz ve hatta sosyal bilimcimiz Avrupa ve Amerika’nın çeşitli yerlerinde kendilerini yetiştirerek oradaki kazanımlarını memlekete geri getirmişlerdir. Benim mensup olduğum yeni neslin eğitim ve tatbik sahası biraz farklı tabi ki. Bu farklılık 2013’ten beri 200 seçilmiş talebeyi Kolombiya’dan Fas’a, Lübnan’dan Pakistan’a, Ürdün’den Singapur’a ve dünyanın dört bir noktasına yerleştirmiştir. Ben ise bu satırları bir zamanlar Kanuni’nin surlarla çevirdiği, 4. Ordu’nun mukaddesi, arzın göğe en yakın olduğu ilk kıblemizden yani Kudüs’ten yazıyorum.

Kudüs demek yetmiş iki milletten insanı her gün görebilme imkanına sahip olmak demek. Kudüs demek ecdat yadigârı İttihat-ı İslam’ı bir ayet gibi boynunda taşımak demek. Kudüs demek dört yüzü Osmanlı’ya ait olan bin yıllık Türk-İslam hâkimiyetinin her köşesine işlendiği beldede nefes almak demek. Kudüs, daha anlatılacak pek çok misalin ve meselin kaynağında üç bin yıllık tarihi her nefeste yeniden yaşamak demek. Kudüs’ün bereketiyle hepinize binlerce selam olsun!

Belki de alışılmadık uzun bir girizgâh oldu lakin köşemde okuyacağınız yazıların atmosferini daha berrak tahayyül edebilmeniz için de böyle bir takdimi şahsım adına uygun gördüm. Eh! Selim kardeş, senden neler duyacağız diye bir soru işaretinizin şimdiye kadar oluşması lazım. Oluşmadıysa da başlığa bakıp buraya kadar okuduklarımla ne ilgisi var diye de düşünebilirsiniz. İşte tam düşünmeye başladığınız bu anda başlıyoruz kelamımıza.

Merhum Osman Yüksel Serdengeçti ne güzel söylemiş: “Bu dava ayıya dayı demeyenlerin davasıdır” diye. Bu dava aynı zamanda dayıya ayı demeyenlerin de davasıdır ey sevgili okur. O yüzdendir ki; bu ilk yazımın başlığı kaldırılmayı bekleyen bir cenazeye ithaf olunmuştur. İnancımıza göre cenaze namazı farz-ı kifaye olarak ifa edilmektedir. Yani bir kısım Müslümanın yapıp diğer Müslümanların böylelikle mesuliyetinden muaf olduğu ibadetlerdendir. Gelin merhum dış politikamıza “ama önceden böyle demişlerdi, şimdi niye doğrusunu yapıyorlar” demeyi bırakıp bir omuz atalım. Yoksa bu gündelik siyaset lafızları sayesinde toplum bütünleşmesini ıskalayabiliriz. 

Antropologlar bu bütünleşmeye komunitas derler. Bir bakıma toplum kelimesinin İspanyolcasına atıfta bulunan bir terimdir kendisi. Bir olayda, tüm cemiyetin aynı ya da benzer duyguları hissederek tek bir hareket/tepkime işlevi ortaya koymasına verilen isimdir. Günümüzdeki tabloya bakıyorum da; Türk toplumu kendi içimizde tartışabileceğimiz pek çok fahiş hatalar yüzünden ya da maruz bırakılmalar sonucu “ortak” paydasından uzaklaşmış ve kendine git gide yabancılaşır durumdadır. Bunun en basit örneği ise bu yazıma konu olan “doğruyu görünce evvelki yanlışa bağlı kalma” sendromudur. Gündelik hayatın içinden tutalım da televizyondaki basit bir tartışma programına kadar; “Ama”sız kuramadığımız cümleler dış politikamıza dair yorumların tamamında yer almakta. Peki, “Milli Devlet” ve “Milli Dış Politika”nın bu fakatlı, lâkinli ve amalı cümleler bütününden çıkabileceği size ne kadar gerçekçi geliyor?

Türkiye’nin son iki yılında gözle görülür bir dış politika tutum değişikliği bulunmaktadır. Buna 15 Temmuz 2016’da şeref yoksunu güruhun teşebbüsü milat olarak gösterilse de ben bu işin miladını 2014 Ekim’inde Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın Afganistan ziyareti esnasında Ak Parti camiasının yıllardır mesafeli durduğu ve hatta Abdülhamit Han’ın muteberliğinden mütevellit uzak durulan iki isme şükranlarını sunmasıyla başladığını düşünüyorum. Türk Barış Gücü’nü ziyareti esnasında Enver ve Cemal Paşaların R. Tayyip Erdoğan tarafından anılması sınır ötesinde PKK/YPG’ye alınacak olan tavrın öncesinde bir işaret fişeği niteliğindeydi. Bu tesadüf müdür bilinmez lakin hemen ardından çözüm sürecinin bıçak gibi kesildiği devreleri de gördük.  Faydacı politikalar ekseninde dış politikayı iç siyasete mahkûm kılma şeklinde geçen 13 yılın ve Davutoğlu doktrinleri travmasının ardından devlet öğelerinin sembolizmdeki gücü kullanılarak yeni bir dış politika çerçevesi belirlenmeye başlandı. Daha tam oturduğu da yok, keskin çizgileri de… Lâkin oluşum aşamasında toplum mutabakatı ile şekilleniyor olduğu kesin. Bu şekillenen yeni dış politika verilecek milli reflekslere önceki dönemlere göre daha açık bir pozisyonda.

2016 Temmuz’una kadar iç politika ile baskın şekilde meşgul dış politikada ise oynadığı her kumarda eksi hanesine puan yazılan Türkiye, 2016 Temmuzundaki belayı daha savuşturma evresinde sınır ötesi operasyonlara başladı. Dış politikada kamuoyu; El Bab Operasyonu, Katar ve Somali’de kurulan askeri üsler, Kıbrıs’ı veriyorlar diyerek propaganda yapılmasına rağmen İngiltere’nin bile üstü kapalı “adada tek çözüm iki ayrı devlettir ya da Türk tarafının Türkiye’ye bağlanmasıdır.“ şeklinde açıklamalarda bulunmasına yol açacak gelişmelere sahne oldu. Son dönemlerde ise İdlib Operasyonu, Irak, İran ve Rusya ekseninde Kerkük özelinde başlayıp bölgesel çapta genişletilen politika derinliği Türkiye’nin ABD-YPG arasına sıkışan hareket alanında yeni bir manevra sahası açmıştır. 2002-2015 arasında “milli”liğini sorguladığımız dış politikanın dört başı mamur bir şekilde düzeldiğini söylemek de iyimserlikten çok öteye gitmeyecektir. Öte yandan, ne yalan söyleyeyim o zamanlar biz olsak böyle yapardık dediğimiz hamleler son üç yıl içerisinde de atılmadı değil.

Peki, dış politikada milli mutabakatı bireysel algılarla engelliyor olabilir miyiz? Bugünlerde bilhassa sosyal medya hesaplarında bir beğeni daha fazla alabilmek, insanların yüreklerindeki acıları biraz daha deşerek manipülasyon yapan pek çok kişi bulunmakta ve belki kendileri de farkında olmadan yaptıkları paylaşımlar ile milli mutabakatın önüne bir set çekmektedirler. Hatırlarsınız, bu yaz Erşad Salihi’nin dış işleri konutunun balkonunda ağırlanması ne kadar büyük tepki çekmişti. Bugün gördüğümüz tablo tüm Türkmeneli temsilcilerinin Cumhurbaşkanlığı sarayında ağırlanması ile karşımızdadır. Bu toplumsal olarak gösterilecek haklı bir refleks ve karşılığını da bulmuş iken hala görmekteyiz ki, El Bab Operasyonu’nu sorgulayan ve “Edirne’ye, Enver gireceğine Bulgar girsin” mantığındaki paylaşımlar devam etmektedir. Evvelen ihtiyacımız olan şey on iki senenin tortusunu kirini pasını milletçe temizlemek için siyasi iradeye yapıcı eleştiriler yöneltmektir. Zira şeytan taşlamaktan salavat getirmeye fırsat bulamıyoruz. Umarım ben kaldırmam kim kaldırırsa kaldırsın diyerek bu eski siyasetin çürümüş cesedine bakmak zorunda kalmayız bir süre daha.

***

Kıymetli Milli Devlet gazetesi okurları Allah’ın izni ile bundan sonra her iki haftada bir sizlere bu satırlardan dünyadaki gelişmeleri “millî” bir yorumla aktarmaya çalışacağım. Yazılarımın yayınlandığı dönem aralarında sizlerden gelen katkıları derleyip neticesinde “ne yapmalı?” bölümü ile de dış politika üzerindeki olası milli strateji sathımıza katkı sunmaya çalışacağım.