Servet Avcı

Tüm yazıları
...

Millî devlet neye engel?

Henüz yazar hakkında detaylı bilgi verilmemiştir.

Servet Avcı

Yıllar önceki bir yazımın başlığıydı: Millî devlet neye engel?

Derdimiz vardı ve o dert yazdırıyordu ‘mutlaka millî devlet’ diye: ‘Pop-İslâmcılar’ın sık başvurdukları referanstır, ‘Osmanlı’nın milliyetçilik yapmadan altı yüz yıl dünyaya hükmetmiş olması’...

Bu görüşe göre, milyonlarca kilometre kare içinde yaşayan farklı milletlerin bir arada tutulması ancak milliyetçilikten uzak bir anlayışla mümkün olabilirdi... Eğer Osmanlı kendi kavmiyeti ekseninde adaletsiz rejim kursaydı, diğer milletleri aşağılayarak, ezerek, sömürerek yürümeye çalışsaydı bu kadar uzun süre ayakta kalamazdı...
Bu görüş içinde haklılık payı da yok değildi ama siyasî anlamda ‘millet’ ve ‘milliyet’ kavramlarının gelişmediği, bir akıma dönüşmediği yüzyılları ölçü alarak, “Bakın Osmanlı nasıl da adaletiyle bu işi başardı” şeklinde bugünü kapsayacak bir genelleme çıkarmak yanlıştı... Eğer ‘adalet’ tek başına bekânın teminatı idiyse cihan imparatorluğu neden yıkılmıştı o zaman?

***

 Ortada çok bilinmeyenli bir denklem yoktu aslında... Avrupa’da artan milliyetçilik rüzgârlarının egemenliğimiz altındaki milletleri etkilemesiyle, zamanlama açısından devletin zayıf düştüğü dönemin çakışması ‘sert düşüş’e sebep oldu... Metre metre değil, ülke ülke küçüldük... Ne adaletimiz kurtarabildi bizi, ne de diğer milletleri aşağılamayan yönetim tavrımız... Önümüzde tek seçenek kalmıştı; millî devlet...


Aradan yüz yıl geçmedi, şimdi yine Anadolu’da Osmanlı’nın Sırp, Bulgar, Yunan tebasına benzer topluluklar varmış gibi davranmamız, ‘farklı etnik yapılardan oluşan bu ülkede milliyetçiliğin ayrıştırıcılığı’na karşı Osmanlı ‘şablon’unu benimsememiz öğütleniyor; sanki söz konusu yapı 20. yüzyılın başında o milliyetlerin kanlı ihanetine sahne olmamışçasına!..

***

 Elbette Osmanlı Devleti hem kudret, hem de hâkimiyet süresi açısından Türk tarihinin en zirve noktasını yakaladı ama tarihin şartları bugün başka akıyor... Şimdi bize ‘millî devletler çağı’nın bittiğini va’zedenler, uyandırdıkları etnik fitnenin rahatça boy atması ve resmî yönden ‘kurumsal kimlik’ kazanması için ‘tarihten izdüşüm’ kurnazlığı yapıyorlar; “Tarih ihya edilemez, ancak hayal edilebilir” gerçeğine inatla...
Dönemin Başbakanının bir anda ‘Kürdistan ve Lazistan eyaletleri’ni hatırlaması elbette bir boşboğazlık veya tesadüf değildi... Batı orijinli ırkçılıkla Türk milliyetçiliğini, kavmiyetçiliği, asabiyyeyi birbirinden ayıramayan, milliyet gerçeğinden nasipsiz bir gelenek ve danışman kadronun işi getireceği nokta buydu ve eşiğe gelmişti... Türkiye’de ‘Türk milliyetçiliği’ bölücülük ve ayrıştırıcılıkla haksız yere itham edilirken, gerçek ayrıştırıcılığın kimler eliyle gündeme getirildiği bir kere daha ortaya çıkmıştı... Hakikaten hangisi bölücülük ve ayrıştırıcılıktı: Türklüğü etnisiteye indirmeyen ve vatandaşlık bağını herkesi ‘bir görmek’ için yeterli sayan ‘kucaklayıcı’ bir anlayış mıydı? Elinde takvim ve cetvelle millî devlet topoğrafyasından ‘etnik eyaletler’ çıkarma hırsı mıydı?

***

Türk’ün ve Türkçe’nin altı oyulurken, parçalanmaya itilmek istendik... Açık açık Türk ve Türkçe düşmanlığına dayalı örtülü ırkçılığın ve tam anlamıyla gerçek bir asabiyyenin tehdidiyle karşı karşıya bırakıldık... Bu kadar müşfik, bu kadar komplekssiz ve bu kadar hakka riayet eden bir milletin adı eğer hedef tahtası haline getirilmiş ve bundan rahatsızlık duyanlar ‘ırkçılık’la suçlanabilmişse, bunun tek bir anlamı vardı: ‘Yavuz ırkçı’ ev sahibini bastırmaya kalkmıştı... Başka bir şey değil, olsa olsa hayalî ırkçılığa karşı adı konulmamış ‘kontr-ırkçılık’tı bu... 

Bu vesileyle, devlet aklının avdet etmesi için ‘Millî Devlet’ hayırlı olsun, ateşe su taşıyan karınca misali hep var olsun…