İran’da ekonomik sebeplerle Tahran’da başlayan protestoların kısa sürede ülke geneline yayılması, sizce yalnızca ekonomik sorunlarla açıklanabilir mi? Ekonomi bir tetikleyici miydi, yoksa biriken sosyal ve siyasî gerilimler mi süreci bu noktaya taşıdı?
Bilindiği üzere İran’da diğer alanlarda olduğu gibi iktisat alanı da “Mukavemet iktisadı” olarak sistemleştirilmiş ve yapılandırılmıştır. Kısa şekilde söylediğime izah getireyim; Dünyadaki yaygın ekonomik sistemlerde genellikle iki ana kesim vardır; Devlet ve özel sektör. Ancak İran ekonomisi çok daha karmaşık bir yapıya sahiptir ve beş farklı kesimden oluşur: Devlet sektörü, yarı-devlet sektörü, kamuya ait devlet dışı yapılanmaya dair sektör, ayrıca zayıf bir özel sektör ve kooperatif sektör. Bu kesimlerin her biri mevcut şartlarda devlet çatısı altında kendi çıkar ve hedeflerinin peşindedir. Çıkarların bu kadar çeşitlenmesi ve iç içe geçmesi de ekonomik politikaların belirlenmesini son derece karmaşık hâle getirmektedir.
Öte yandan, ülkedeki siyasi yapı; seçilmiş kurumlar üzerindeki vesayetçi denetim ve tüm atamaların sıkı kontrolü sayesinde, siyasette “sınırlı erişim düzeni” denilen bir yapının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu sınırlı düzen rantçı ve tekelci bir ekonomiyle birleşince, kaçınılmaz olarak yolsuzluğun ve verimsizliğin sürekli yeniden üretilmesine neden olmaktadır.
Birçok nedenden dolayı 2010’lu yılların başından itibaren ağır ve kapsamlı yaptırımlarla karşı karşıya kalan sistem ve sistem içi rekabet odaklı sektörlerin ekonomik açıdan kendi bekalarını (güç aktörü olarak) koruma refleksleri, ister istemez yolsuzlukların artmasına ve bazen kontrol dışı eylemlerine yol açıyor. Bu da enflasyonun artmasına, hayat pahalılığına ve ekonomik şartların tahammül edilmez hale gelmesine yol açarak toplumsal huzursuzlukları artırıyor. Netice itibariyle şu an gördüğümüz sosyopolitik krizlerin patlak vermesine neden oluyor.
İran, şu an bilindiği üzere 90 milyon nüfusa sahip bir ülkedir. Ülkede asgari ücret 100 dolar, ortalama maaş ücretleri ise 200 dolar civarındadır. Enflasyon artışı %110’un üzerindedir. 2025-2026 yılına ait cari devlet bütçesi 40 Milyar dolar civarındadır. Durumu iyi anlamak için; bunu Türkiye, Suudi Arabistan ve Irak’ın cari devlet bütçeleriyle kıyasladığımızda vahametin ağırlığı açık şekilde ortaya çıkacaktır. Türkiye’nin cari devlet bütçesi 450, Suudi Arabistan 350 ve Irak’ın 150 milyar dolardır.
Ülkedeki ekonomik şartların tahammül edilmez düzeyde ağır olması inkâr edilmez bir gerçektir. Ancak mevcut sosyopolitik patlayışı, ekonominin düzeltilemez seviyede ağır olmasıyla değerlendirmek doğru olmaz. Ekonominin tahammül edilmez olması ve hayat pahalılığı yegâne bir sebep olarak değil, başka sebeplerden biri olarak gösterilebilir. Bunun da esas sebebi, uygulanan ambargolardan ziyade sistem içi güç odaklarının aktör olarak kendi bekalarını korumak uğrundaki sınır tanımaz düzeydeki yolsuzluklarıdır. Başka bir ifade ile yıllardır iktidar çevreleri ile sermaye sahipleri arasında ortak çıkar ağları oluşmuş durumdadır ve bunun bedelini doğrudan halk ödüyor. İhracattan elde edilen dövizlerin, özellikle turistler üzerinden kazanılan milyarlarca doların yalnızca bir bölümü ülkeye geri getirilirse, ekonomik sorunların büyük bir kısmı çözülür. Ancak beklenilen sistem içi evrilmede ve değişimde bütün güç odakları, güç aktörü olarak her neyin bahasına olursa olsun kendi bekasını korumayı tercih ediyor.
Nitekim vermiş olduğunuz sorunun cevabı olarak açık şekilde söyleyebilirim ki; Ekonomik kriz ciddi bir tetikleyicidir, ancak bu tetikleyici olgu üzerinden oynanan manipülatif oyunlar mevcut sosyal ve siyasî gerilimleri bu aşamaya getirmiş bulunmaktadır. Şu an yaşanılan sosyopolitik kriz, profesyonelce kurgulanmış bir sürecin bileşenlerinden biridir.
İsrail’in İran’daki protestolara verdiği açık veya örtük desteği, kamuoyunda “12 gün savaşı” olarak anılan son İsrail-İran çatışmasının yeni bir safhası olarak okumak mümkün mü? Bu destek, İran iç siyasetini etkilemeye dönük stratejik bir hamle midir?
İsrail’in, bu ekonomik kriz üzerinden tetiklenen toplumsal patlamadaki rolü; ülke içindeki güç odaklarının karşılıklı rekabetinin yol açtığı zararlar karşısında oldukça sınırlı kalacaktır. İsrail’in her fırsattan yararlanarak, İran İslam Cumhuriyeti’ni hedef alması anlaşılan ve olağan bir meseledir. İran İslam Cumhuriyeti, 2014’te ifade ettiğim üzere yeni bir evrilme ve değişim sürecine hazırlanıyordu. Şu an biz o değişimin eşiğindeyiz. Bu ülkemiz ve bölgemiz açısından belirleyici süreçte, İsrail yalnız başına bir taraf olarak kabul edilemez, edilmesi de doğru olmaz. İsrail, sistem içi Batı eksenli kesim için tetikleyici ve destekleyici bir aktör olarak kabul edilebilir. Şu an İran’da yaşananlar, İsrail’i aşan ve daha küresel ölçekte yürütülen bir sürecin parçasıdır. İsrail, bu süreçte sadece önemli aktörlerden biri…
ABD Başkanı Donald Trump’ın, göstericilere yönelik sert müdahaleler olması hâlinde İran’a müdahale edilebileceği yönündeki açıklamalarını nasıl okumak gerekir? Bu tür bir tehdit, İran yönetimini mi hedef alıyor, yoksa iç kamuoyuna ve bölgesel aktörlere verilen bir mesaj mı?
Evet, ABD Başkanı Donald Trump’ın ‘İran’a müdahale edilebileceği’ yönündeki açıklamaları, sistem içindeki evrilme ve değişim sürecinde Batı eksenli kesimin elini güçlendirmeye yönelik, hesaplanmış beyanatlardır. Daha önce defalarca ifade ettiğim gibi, Dini Lider Ayetullah Hamaney; hem Rusya-İran hem de İran-Çin ittifak anlaşmalarının temel fikrî, siyasî ve fiili mimarıdır. Ancak ülkenin sadece Avrasya eksenine yerleşmesini ve Batı karşıtı süreçte ön cephede olmayı da istememiştir. Bunun için de hem ABD ile hem de İngiltere ile aynı düzeyde ittifakın sağlanması için çeşitli yol arayışlarında bulunmuş ve bu yöndeki çalışmalara kapıları hep açık tutmuştur. Bunun da esas sebebi; İran’ın medeniyet eksenli etkileşim, büyüme ve gelişme stratejisini benimsemesi olmuştur. Medeniyet eksenli etkileşim; büyüme, gelişme ve güçlenmenin, istenilen çerçevede her iki eksen tarafından da kabul edilmesini kaçınılmaz kılıyor. ABD ise daha fazlasını istiyor…
ABD, Batı eksenli bir İran istemektedir. Bu perspektiften bakıldığında Batı eksenli bir İran, hem Türk Dünyası (Rusya’ya ve özellikle Çin’e karşı güçlü, büyük ve müreffeh bir Türk Birliği’nin oluşması) hem de İslam dünyasının yüzde 90’ını oluşturan Sünni kesim (özellikle Arap devletleri) karşısında yalnızlaşma sürecine girmesi, muhtemel olan İsrail için hayati önem taşımaktadır.
ABD için müttefik olacak İran, Arap ülkelerine karşı İsrail’in müttefiki olmanın yanı sıra birlikte Orta Asya ve Kafkasya’da Rusya, özellikle Çin karşıtı bir merkezden koordineli şekilde kurulması düşünülen güçlü, büyük ve müreffeh Türk Birliği söz konusu olabilir. Nitekim ileriye dönük böyle bir sürecin eşiğindeyken, İran’ın dini liderinin vereceği karar oldukça hayati önem arz eder.
Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’ın (Tabipoğlu), ülkede onlarca yıldır uygulanan çoklu döviz kuru sistemine ilişkin olarak 6 Ocak’ta açıkladığı karar, birçok meseleye açıklık getirmektedir. Buna göre İran’da geçerli olan devlet kuru ve serbest piyasa kuru şeklindeki çoklu döviz kuru sisteminden vazgeçilerek serbest piyasa kur sistemine geçilmesi; bununla birlikte zorunlu başörtüsüne ilişkin olarak köktendinci ve gelenekselci kesimler tarafından gündeme getirilen yasanın reddedilmesi, son derece önem arz etmektedir. Zorunlu başörtüsüyle ilgili reddedilen kanunun yanı sıra bugün devlet döviz kuru sisteminden vazgeçilerek serbest piyasa kur sistemine geçiş yapılması, toplumsal hak ve özgürlüklerin yanı sıra ekonomik açıdan liberal değerlerin resmen kabullenmesi anlamına gelmektedir. Bu ise; İran İslam Cumhuriyeti’nin 12 yıl önce kastettiğim evrilme ve değişim süreciyle uyum içinde yürüdüğünü ve sürecin eşiğinde olduğunu ve sistemin bekasını bu çerçevede gördüğünü kanıtlamaktadır. Nitekim sistem, serbest piyasa ekonomisi ile on yıllarca oluşmuş olan sistem içi güç odakları ile geleneksel destekçileri arasında bir tercih yapmak zorunda kalmıştır ve liberal değerlerin esas ilkesi olan ilk seçeneği tercih etmiştir. Dini liderin yönlendirmesi ve onayıyla alınmış olan bu karar; Zor ve oldukça ağır bir tercih olmuştur.
Gelelim sorduğunuz sorunun bölgesel aktörler boyutuna: Evet, bölgesel aktörlere verilen ciddi bir mesaj vardır; ancak bu mesaj, Donald Trump’ın İran’ın iç dinamiklerini hedef alan hesaplanmış açıklamalarında değil, bu açıklamalara karşılık olarak iç dinamikler gözetilerek, önleyici bir tedbir niteliğinde alınan kararda saklıdır. Devlet Bahçeli'nin 22 Ekim'de Öcalan'a örgütü lağvetmesi koşuluyla, "Umut hakkı için başvurması ve TBMM'de DEM Parti Grup Toplantısı'nda konuşması" çağrısı da bu süreçle paralel şekilde gelişen bir bölgesel projenin terkip hissesidir. Ve aynı zamanda Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan’ın önümüzdeki gün veya haftalarda planlanmış olan İran seferi ve özellikle Dini Liderle görüşmesi ve bu görüşmede ele alınacak esas konunun da bu süreçle ilgili olacağı kanımca kesindir. Hatta geçen yıl Tahran-Bakü-Moskova- Londra hattında gelişen süreçte bu projenin birer parçasıdır.
Sayın Erdoğan’ın Dini Lider ile ele alacağı temel başlıklar arasında Afrika ve Orta Doğu’da ortak nitelik taşıyan sorunlar yer alacaktır. Bu kapsamda Somaliland, Yemen, Körfez ülkeleri, Libya, Sudan ve özellikle Suriye ve İsrail konusu olacaktır. Bu görüşmeyi, bölgemiz ve özellikle Türk Birliği açısından son derece önemli görüyorum. Çünkü daha önce de vurguladığım gibi 1979 devrimiyle İran’a Osmanlı’nın tarihi misyonu devredilmiştir. Bugün itibarıyla Türkiye ve İran arasında misyon bölüşmesi oldukça büyük önem arz eder; İran’ın Türk dünyasında ve Türkiye’nin de Osmanlı misyonunda yeniden rol alması bölgemiz açısından büyük önem arz eder.
İran Türklerinin mevcut protestolar karşısındaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu kesimin talepleri ve pozisyonu, genel protesto dalgasıyla örtüşüyor mu, yoksa daha farklı bir siyasî ve sosyal çerçeve mi söz konusu?
Şu an İran’daki insan hakları kuruluşlarına göre ekonomik sıkıntılarla başlayan protestolar, artan güvenlik önlemleri ve gözaltılara rağmen ülke genelinde sürdürülmeye çalışılmaktadır. Protestolar; sokak gösterileri, üniversite eylemleri ve mesleki grevler şeklinde en az 37 şehirde ve 24 eyalette sürüyor. Eylemlerin coğrafi olarak yayılması, hareketin ülke çapında nitelik kazanmaya eğilimli olduğunu gösterir. Son 11 günde protestolara katılan üniversite sayısı 45’e, protesto noktalarının bulunduğu şehir sayısı ise 111’e ulaşmış durumdadır. Gözlemcilere göre sokak protestoları ile üniversite merkezli eylemler eş zamanlı ilerliyor. Öğrenciler, eğitim taleplerinin yanı sıra hayat pahalılığı, düşen alım gücü ve siyasi tıkanmışlığı da gündeme getiriyor. Protestolar Tahran, İsfahan ve Şiraz başta olmak üzere birçok kentte gerçekleşti. Yetkililerin aldığı güvenlik önlemlerine rağmen son 11 günde en az 3 bin kişinin gözaltına alındığı, bunlar arasında 18 yaş altı bireyler ve üniversite öğrencilerinin çoğunlukta olduğu bildirilmektedir. Protestoların başlangıcından bu yana tahminen aralarında çocukların da olduğu 30 kişinin hayatını kaybettiği ifade edilmektedir.
Tebriz ve Azerbaycan başta olmak üzere Türk bölgelerinde ise Türk düşünce sistemine yakın olan kesimin şimdilik seyirci kalmayı tercih ettiği görülmektedir. İran Türkleri, tarihsel süreçte maruz kaldıkları siyasi, kültürel ve sosyolojik baskılar nedeniyle mevcut protestolar karşısında ihtiyatlı davranmaktadır. İran Türklerinin mevcut protestolar karşısındaki tutumunu akıllı ve temkinli olarak değerlendiriyorum. Çünkü mevcut şartlarda sürdürülen protestolar, masum vatandaşlarımızın yanı sıra hissiyatı yüksek gençliği manipülatif eylemlerin kurbanları haline getirmeye müsaittir. Sürecin iç ve dış aktörler tarafından yönlendirildiği ve sokak hareketlerinin nihai belirleyici olmadığı yönündeki değerlendirmelerle de ilişkilidir. Türklerin de ülkedeki esas güç odaklarına karşı temkinli davranması oldukça anlaşılırdır.
Söz konusu protestolarda öne çıkarılmaya çalışılan, devrik Pehlevi’nin oğlu Rıza Pehlevi, hem iç aktörler hem de ABD ve İsrail açısından kurgulanan süreç için uygun görülen bir figürandır. Ancak mevcut koşullarda Rıza Pehlevi’nin İran’a gelmesi ancak zorla olabilir. Rıza Pehlevi’nin İran’a gelecek bir kişiliği de yoktur. Bu alanın insanı değildir; liderlik yapabilecek, padişah ya da geçici hükümet başkanı olacak bir isim değildir. Bunu en iyi bilen kişi de kendisidir. Olası bir iç kriz durumunda dahi, geçici bir liderliğin dışarıdan değil, içeriden çıkması daha muhtemel görünmektedir.
Rıza Pehlevi, sistem içindeki köktendinci ve geleneksel güç odakları ile devrim karşıtı toplumsal kesimler arasında bir denge unsuru olarak kullanılmaktadır. Başka bir ifadeyle, hem derin ayrışmalara yol açabilecek protestoların kontrol altına alınması hem de sistem içindeki güç odaklarının -devrimin geleneksel destekçilerinin- direnç kapasitesinin dengelenmesi amacıyla öne çıkarılmaktadır. Bu nedenle Rıza Pehlevi’nin ön planda olduğu protestolar, bir hâkimiyet değişimini hedeflemekten ziyade, sistemin evrilmesine ve değişime direnç gösterebilecek aktörlerin yumuşatılmasına hizmet etmektedir.
Bununla birlikte, her siyasî süreçte olduğu gibi bu süreçte de olağanüstü ve kontrol dışına çıkabilecek gelişmelerin yaşanma ihtimali göz ardı edilmemelidir. Bu tür olası riskler karşısında, önleyici bir tedbir olarak İran Türklerinin Bakü dâhil Tebriz–Ankara entegrasyonu üzerinde ciddiyetle durması gerekmektedir. Söz konusu entegrasyon, bölgenin gelecekteki yapılanması açısından hayati önem taşımaktadır.
İran'ı önümüzdeki günlerde neler bekliyor? Günden güne artan bir iç gerilim mi, yoksa protestoların zaman içerisinde etkisini yitirmesi mi?
Her bir sistem içi evrilme ve değişme sürecinin sancılı olduğu gibi İran’da da bu süreç devam ettiği müddetçe toplumsal gerilimlerin çeşitli biçimlerde devam edeceği kuvvetle muhtemeldir. Önemli olan sürecin kontrol dahilinde devam edip, edemeyeceğidir.
Tebriz merkezli Türklüğün; İran’da Türk dilinin resmî, hukuki ve zorunlu devlet dili olması ve siyasi iradenin Tebriz ile paylaşılmasının esas strateji olarak öne çıkarılması önemlidir. Bunun yanı sıra, Bakü dâhil olmak üzere Tebriz–Ankara entegrasyonunun, özellikle Türk Devleti ve Azerbaycan tarafından ciddiyetle ele alınması, bölgemizin ileriye dönük yeni yapılanmasında hayati önem taşımaktadır.