Arslan Bulut: “ABD Senatosunun kabul etmiş olduğu tasarıyı anlamanın yolu ABD ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki ilişkilerden geçmektedir”

Gazeteci-Yazar Arslan Bulut ile ABD Senatosunun sözde Ermeni soykırımı tasarısını kabul etmesi hususunda konuştuk.

Geçtiğimiz hafta ABD Senatosunun sözde Ermeni soykırımı tasarısını kabul etmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Amerika’nın kongresinde Türkiye aleyhine bir sürü karar tasarıları geliyor, geçiyor. Geçtiğimiz günlerde de biliyorsunuz yaptırım kararları senatoda, komisyonda kabul edilmişti. Daha önce de temsilcilerle bu yaptırım kararları kabul edilmişti, senatonun komisyonunda da kabul edildi. Son olarak da Ermeni tasarısı kabul edildi. Öncelikle Amerika ile Türkiye arasında nasıl ilişkiler döndüğünü anlamamız lazım. İlk önce düşünmemiz gereken konu bu.

Neden yahut nereden bu yargıya varıyorum? Şöyle ki yaptırım kararıyla ilgili olarak Dışişleri Bakanlığı’nın bir tepkisi vardı. Bugünkü karara da tepki var ama dün de tepkili bir açıklama yapmışlardı. Orada deniliyor ki bu türlü kararlar Türk-Amerikan ilişkilerine zarar verir. Son haftalarda yapılan tüm bu gelişmeler, mutabakatta varılan ortak hedefler zarar verir. Şimdi bu ortak hedeflerin ne olduğunu düşünmek gerekir. Türkiye ve Amerika arasında son haftalarda yapılan en üst düzeydeki zirvelerde ve görüşmelerde ortak hedefler mi belirlendi? Erdoğan ve Trump görüşmesini kastediyorlar herhalde. Öyle olduğu anlaşılıyor.

Peki, bu ortak hedefler vardıysa Amerika Senatosu veyahut da temsilcisi, kısaca Amerika kongresi ne yapmak istiyor? Şimdi bunu düşünmemiz lazım. Türkiye’de bir taraftan biliyorsunuz Kanal İstanbul meselesi tartışılıyor. Kanal İstanbul ile ilgili olarak Yeni Şafak gazetesinde açıklama, demeç veyahut da görüş ortaya konuldu. Montrö lobisi deniliyor ve bu Türkiye’ye zararlıymış, Türkiye’nin egemenliğine zarar veriyormuş, bunun için bu lobi Kanal İstanbul’a karşı çıkıyormuş. Aslında tam tersi. Peki, ben bunu niye sizin sorunuza bir cevap olarak söylüyorum; Amerika ile Türkiye arasındaki ilişkilerde gözden kaçırmak istenen bir husus var. Kanal İstanbul’u doğrudan doğruya Amerika Birleşik Devletleri istiyor. Çünkü Montrö’yü yok etmek istiyorlar, Karadeniz’e çıkmak istiyorlar. Bunu da 2018-2019 yıllarında NATO tarafından yayınlanan 15-20 sayfalık bir metinle açık bir şekilde ifade ettiler, Karadeniz’e çıkmak istediklerini söylediler. Zaten bütün NATO ülkelerini, Türkiye dışında, sayıyorlar. Bunların hayalinde Romanya’da, Bulgaristan’da olmak üzere genellikle 15-16 tane NATO ülkesinin Karadeniz’de savaş gemisi bulundurma girişimlerinden bahsediliyor ve hedeflerinden bahsediliyor.

Montrö Boğazlar Sözleşmesi, İstanbul ve Çanakkale boğazları için sınırlama getirdiğinden Kanal İstanbul ile bu anlaşmayı delmeye çalışacaklar gibi bir düşünce var. Daha doğrusu böyle bir şüphe var. Ama şöyle bir engel de var; Diyelim ki Kanal İstanbul yapıldı ama yapılmakla bitmiyor. Bu yalnızca Boğazlar Sözleşmesi ile ilgili değil aynı zamanda Çanakkale boğazı da var, iki boğaz söz konusu. O zaman Kanal İstanbul’un yapılış amacı Çanakkale’ye de mi yapılacak? Yani nereden bakarsanız bakın Amerika’nın girişimi başarısız olmaya mahkûm. Ama bir taraftan da Bulgaristan’a, Romanya’ya, Yugoslavya parçalandıktan sonra ortaya çıkan devletlere -işte Sırbistan, Hırvatistan, Slovakya, diğer bütün Balkan ülkelerine- hava üsleri kuruyor, diğer taraftan Bulgaristan-Türkiye sınırına kara kuvvetleri yerleştiriyor, Amerikan güçlerini yerleştiriyor. Amerika Dedeağaç limanını satın almış durumda. O da biliyorsunuz Bulgaristan’ın Karadeniz’e çıkışı var. Bütün hedef aslında Amerika’nın NATO ülkelerini kullanarak, hatta NATO’yu da kullanarak, NATO gücü ile Karadeniz’e çıkması için seferber edilmiş durumda. Türkiye’yi de bu Ermeni soykırımı karar tasarısı ve yaptırım tasarısı gibi konularla meşgul ederek, bu konuyu gözden kaçırmaya çalışıyorlar diye düşünüyorum.

Sözde soykırım tasarısının içeriğinde neler bulunmaktadır?

İçeriğinde neler olduğunun artık hiçbir önemi yok, uzun yıllardan beri bütün dünyanın çeşitli ülkelerinde bu tür karar tasarıları kabul ediliyor. Türkiye’nin 1915’te Ermenilere soykırım yaptığı iddia ediliyor ve bunu resmen tanımış oluyor. Yani bunu ayrıntısı ile incelememize, açıklamamıza, Türkiye aleyhindeki iddialara yer vermemize, bunu gündemimize almamıza gerek yok. Bütün bu iddiaların Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak, Türkiye’yi kendi politikalarına mecbur etmek için uygulandığı belli. Türkiye’nin bunları tabii ki reddedeceği kesin ama Türk kamuoyu bunlarla meşgul edilirken asıl gerçeği göz önünden kaçırmamalı diye düşünüyorum.

ABD Senatosu’nun kabul ettiği tasarının herhangi bir bağlayıcılığı var mıdır?

Bağlayıcılığı olmadığı belli, hiçbir parlamentonun alacağı kararın bağlayıcılığı olmadığı belli ama dünyada bir kamuoyu oluşturuluyor. ABD dünyanın en önemli süper gücü ve bu ülkenin parlamentosunda veya kongresinde böyle bir karar alınması tabii ki olumsuz. Bağlayıcılığı yok diyoruz da bağlayıcılığı yok diye de geçiştiremeyiz. Kamuoyunu etkilemesi bakımından önemli. Türkiye tabii ki bu konularda son zamanlarda dış politikada gerekli atılımları gösteremedi, gerekli varlık da gösteremedi. Dolayısıyla Amerika kongresinde böyle bir karar alınmasını aslında Türkiye’nin dış politikasının esnekliği ve kararsızlığı sebep oldu da diyebiliriz. Ama bu telafi edilebilir mi? Tabii telafi edilebilir. Çok kararlı bir dış politika uygulanması lazım. Tabii bunun için her şeyden önce Türkiye’nin bağımsız bir dış politika uygulaması gerekiyor.

ABD’nin bu hamlelerine karşı Türkiye Cumhuriyeti’nin duruşu nasıl olmalıdır?

Tabii bu diplomasi inceliklerini bilmemiz lazım. Bizim yetişmiş diplomatlarımız var, yetişmiş dışişleri ordumuz var, kadromuz var. Bunlar devre dışı bırakıldığı için Türkiye bu durumda. Yani Türkiye’nin dış politika kadrolarının devre dışı bırakılması sebebiyle ve hiçbir dış politika deneyimi, becerisi, kapasitesi olmayan insanların getirilmesiyle dış politikayı tamamen çıkmaz sokağa sürükledi. Bu sebeple yeniden milli bir politika uygulayabilmek için her şeyden önce kadro oluşturmak gerekiyor. Hükümetin atadığı mevcut kadrolarla gerek bakanlık merkez kadroları olsun gerekse büyükelçiler düzeyinde olsun bu sürdürülemez. Yolsuzluklara karışmış, siyasi operasyonlara karışmış insanları tutar büyükelçi olarak atarsanız, onların Türkiye’yi savunmasını, Türkiye’nin dış politika hedeflerini takip etmesini bekleyemezsiniz. Maalesef nereden bakarsanız bakın sadece dış politika değil bütün alanlar böyle ama dış politikada maalesef dökülüyor.

ABD’nin bu hamlesinin sonuçları Türkiye’de ve dünyada nasıl yankı bulacaktır? Özellikle Avrupa ülkelerinden ABD’ye destek gelir mi?

Avrupa Birliği ülkeleri de bu konuda Amerika Birleşik Devletleri ile paralel düşünüyor zaten. Avrupa Birliği’nin de bu konuda “Türkiye, Ermeni soykırımını tanısın, etnik gruplara özerklik verilsin” gibi talepleri var, kararları var. Değerlendirme raporlarında bu hususlar belirtiliyor. Hatta raporlarda o kadar ileri gidiyor ki Türkiye’deki Fırat ve Dicle’nin sularını bile İsrail’in de dâhil olduğu uluslararası bir konsolosluk yönetsin deniliyor. Bu kadar da ileri gidebiliyorlar. Dolayısıyla Amerika ve Avrupa Birliği’nin bu konuda paralel hareket edeceği şüphesiz. Ama Türkiye’nin Amerika’da alınacak bir kararı önleme şansı yok elbette ama yine de Türkiye hem kendi çevresindeki hem de diğer uluslararası güçlerle işbirliği içerisinde. Bu politikalara karşı gerekli adımları atabilir. Yani bunun ne olduğunu şimdi biz bir vatandaş olarak söyleyecek durumda değiliz. Türkiye’nin bu konuda elinde bir sürü seçenekleri var ve bunları değerlendirebilir, Amerika ve Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye yönelik bu baskısını etkisiz kılabilir. Seçeneklerin ne olduğunu ben söylemiyorum, seçenekleri dış politika uygulayabilecek olan kadrolar biliyordur.