Ahmet Zeki Bulunç: “Türkiye ve KKTC artık Kıbrıs konusunda ulusal çıkarları açısından yeni bir dönemin başlangıcının parolasını vermiş ve adımını atmıştır”

KKTC Ankara eski Büyükelçisi Ahmet Zeki Bulunç ile geçtiğimiz günlerde KKTC Bakanlar Kurulu’nun Maraş bölgesinin yeniden faaliyete geçmesine yönelik almış olduğu kararı konuştuk.

KKTC’nin Gazimağusa şehrine bağlı Maraş bölgesi 1974 yılında BM Güvenlik Konseyi kararıyla yerleşime ve iskâna kapatılmıştı. Geçtiğimiz günlerde bu bölgenin tekrar faaliyete geçirilmesi konusu KKTC hükümeti tarafından gündeme getirildi. Bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle şunu belirtmek lazım Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı sadece Maraş’ın yerleşime açılmaması yönünde somut olarak aldığı bir karar söz konusu değildir. Sadece o günkü koşullarda Türk hükümeti oranın yabancıların, uluslararası kuruluşların yatırımları ve benzeri etkinlikleri olduğundan dolayı orayı onlara açma yönünde bir ilke kararı almıştı. İkincisi, ateşkes olduğu zaman mevcut pozisyon tespitleri çerçevesinde oranın iskân edilmemesi yönünde Türk hükümetinin göstermiş olduğu bir hassasiyet vardı. Dolayısıyla Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin aldığı bir karar söz konusu değildir. Yansıtılmaya çalışıldığı gibi. Dolayısıyla bunu bu şekilde algılamak lazım. Çünkü biz barış harekâtı ile birlikte o bölge de kontrol altına alınmış ve bizim kontrolümüz altında, Türk askerinin kontrolünde ve mücahitlerin kontrolünde askeri bir bölge olarak tutulmuştu. Açılma yönündeki karar son derece önemli bizim açımızdan. Öncelikle şu yönden önemli verdiği mesaj açısından değerlendirildiğinde; artık statik, izleyici bir politika değil KKTC varlığı temelinde ayrı iki devletli bir uzlaşının yolunun tercih edildiği ve o yönde bir politika izleyeceğinin çok net bir göstergesidir. Ve egemenliğimiz altında olan toprağın artık açıklandığı gibi bilimsel bir takım tespitlerin yapılıp mülkiyet haklarının belirlenmesi ile birlikte değerlendirmeye açılması ve mülkiyet haklarının korunarak oranın KKTC egemenliği altında, onun yönetiminde yerleşime açılması ve değerlendirilmesi yönünde bir karar alınmıştır bu yönüyle önemli. Diğer bir husus açıkçası Türkiye ve KKTC’nin, Rum tarafının Yunanistan ile birlikte özellikle Amerika başta olmak üzere AB işbirliği çerçevesinde onlardan güç alarak Türkiye’ye karşı KKTC’ye karşı Doğu Akdeniz’de ve Kıbrıs’ta yaratmaya çalıştıkları oldubittilere karşı verilmiş net ve açık bir cevaptır. Biz oradaki haklarımızın korunması açısından her türlü imkân ve yeteneğe sahibiz ve bu çerçevede de hareket etmeye kararlıyız mesajı bana göre ayrıca verilmiştir. O bakımdan şimdi artık barış harekâtından sonra geçen süre içinde geldiğimiz noktada 45 yılı aşkın bir süreyi düşündüğümüzde şunun altını çizmememiz lazım; Türk tarafı yani Türkiye ve KKTC artık Kıbrıs konusunda ulusal çıkarları açısından yeni bir dönemin başlangıcının parolasını vermiş ve adımını atmıştır diye değerlendirmemiz lazım.

KKTC hükümetinin almış olduğu karar neticesinde Rum tarafından birtakım itirazlar öne sürüldü. Rumların konu hakkındaki çekincesi nelerden kaynaklanmaktadır?

Rumların konu hakkındaki çekincesi, çekincesi değil hedeflerinin önü kesildiği için bunu bir bakanlar kurulumuzun kararını fırsat olarak değerlendirerek ilettikleri kendilerince işgal sorunu olarak gördükleri Kıbrıs uyuşmazlığını öne çıkarmaya çalışmaktadırlar. Bütün itirazlarının ve çekincelerinin temelinde ileri sürdükleri gerekçeler ana tezlerinin savunulması yönündedir. Bu tez: “Kıbrıs’ta bir halk vardır ve etnik gruplardan oluşmaktadır, bu etnik gruplar içinde Türkler de vardır. Onlar da azınlık statüsündedirler. Dolayısıyla Kıbrıs halkı esastır. Egemenlik onlardadır, Türk halkının egemenlik hakları yoktur, Rumlarla eşit değildir bir azınlık olarak değerlendirmektedirler.” tezlerini ona göre öne sürmektedirler. Ve Enosis’i gerçekleştirmek için özellikle Kıbrıs cumhuriyeti kurulduktan sonra yeni bir bağımsız devlet olarak üç yıllık bir süre içinde hemen Akritas Planı çerçevesinde devleti işgal etmeleri Türk halkını devlet olanaklarından dışlamaları ve katliam, soykırıma kadar varan etnik temizlik hareketlerini sürdürmeleri sonucunda gelişen süreç içerisinde Enosis’i gerçekleştirmek amacıyla en son 15 Temmuz 1974 yılında darbe ile Kıbrıs Helen Cumhuriyeti’ni ilan etmeleri sonucunda Garanti Antlaşması’nın ön gördüğü hükümler çerçevesinde Türkiye adaya uluslararası hukuka uygun şekilde gerekli müdahalesini de yapmıştır ve bugünkü siyasi coğrafya oluşmuştur. Bu coğrafyanın oluşumunu Rumlar hazmedemiyor ve işgal olarak değerlendiriyorlar bu çerçevedeki tezlerini bu şekilde de yeniden sürdürmeye çalışıyorlar.

Yeni hükümet döneminde açıkçası bizim Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olarak haklarımıza sahip çıkacağımızı, artık iki devletli çözümün dışında, uzlaşının dışında bir uzlaşının asla gündemde olmayacağını ve uluslararası alanda Türkiye’nin baskı yapmak sureti ile istedikleri hedeflere gerek karada gerek denizde ve deniz yetki alanları bağlamında hesaplar yapan Rumlar Türk tarafının yani Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile Türkiye’nin ortak olarak yaptıkları açılımlar çerçevesinde artık bu köşeye sıkışmıştır, kendileri açısından görmeye başlamışlardır. Hamleleri bence budur. Yoksa Maraş’ın açılması sadece onlar açısından değil Türkiye’nin ve KKTC’nin Crans-Montana’dan sonra çöken görüşmelerin ve artık Birleşmiş Milletler parametrelerine dayanan uzlaşmanın söz konusu olmayacağının net olarak ortaya çıkması ve federasyonun mümkün olmayacağının açıkça dile getirilmesi ile birlikte bu kararı gerekçe göstererek ana hedefleri doğrultusunda tavır koymaktadırlar. Bu meseleyi bu bağlamda görmek lazım. Çünkü onların esas duyguları ve hedefleri uluslararası alanda Türkiye’ye yönelik başta Amerika olmak üzere Avrupa Birliği’ne bilhassa Avrupa Birliği’nin içinde Fransa’nın ortaya koydukları  politikalar çerçevesinde artık istedikleri sonuca İsrail’i de de yanlarına almak. İsrail-Güney Kıbrıs işbirliğinin Amerika tarafından desteklendiğini ve destekleneceğinin hesabı içerisinde. Kendilerince bir takım adımlar atmaya çalışmışlardır. Ama Türk tarafının yani Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kararlı tutumu burada kendilerinin hedeflerine ulaşamayacağının bir işareti olarak görmüşlerdir. Maraş’ın kendileri açısından bir taviz unsuru olarak, Türk tarafının kendilerine vereceği taviz unsuru olarak görüyorlardı. Çantada keklik olarak değerlendiriyorlardı. Dolayısıyla şimdi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin aldığı bu karar çerçevesinde o kekliğin çanta da olmadığını ve açıkça havada özgürce uçtuğunu ve hedefine gideceğini görmüşlerdir. Telaşlarının nedeni bence budur.

Maraş bölgesi hakkında alınan kararın, özellikle Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’ın diğer meseleleri açısından önemi nedir? Atılan adımın Kıbrıs’ın meseleleri noktasında ne gibi yararları olacaktır?

Az önce söylediğim hususlar içerisinde açıklanan unsurlar içerisinde önemi vardır. Fakat bir diğer önemi açısından Doğu Akdeniz’deki gelişmelere bağladığımızda Rum tarafı; petrol açısından, enerji açısından uluslararası şirketlerle yaptığı işbirlikleri açısından, onların devletlerinin Türkiye üzerine yönlendirecekleri baskılarla bir sonuca gitmeye çalıştığı bir noktada kendisine açıkça KKTC’nin egemenliği altında olan bir toprağın açıkça artık değerlendirileceği ve düşündükleri tavizleri yani Rumların düşündüğü tavizlerin asla olmayacağının mesajını vermişlerdir. Dolayısıyla bence önemi budur. Türkiye ve KKTC gerek Kıbrıs üzerindeki haklarımız gerek deniz yetki alanları üzerindeki haklarımız açısından hem Türkiye’nin hem KKTC’nin kıta sahanlıkları ve münhasır egemenlik bölgeleri açısından haklarının asla taviz verilerek kaybedilmeyeceğini ve sonuna kadar savunulacağını, artık yeni bir dönemin başladığını ve bu yeni süreçte KKTC’nin uluslararasında varlığını güçlendirerek devam ettireceği bir sürecin başında olduğumuzun ortaya çıktığı bir aşamaya gelinmiştir. Telaşları bence budur. Doğu Akdeniz’deki hesapları çökmüştür. Bir de bu arada sondaj çalışmalarına başlayacak olan Yavuz gemisinin de gitmesiyle birlikte Rumlar ve Rumları destekleyen devletler şimdi bir telaşa girmiş durumdadır. Bir de geçtiğimiz günlerde Amerikalı yetkilinin çok net ve açık bir şekilde İsrail-Güney Kıbrıs işbirliğini memnuniyetle karşıladıklarını ABD’nin Doğu Akdeniz’de son derece önemli çıkarları olduğunu ve bunun kendileri açısından çok önem taşıdığını, bunun sadece enerji yönünden değil diğer yönlerden de çok yönlü ulusal stratejik çıkarları olduğunu belirten bir yaklaşımın olduğu zaman da Yunanistan’a da Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne de silah yardımları başlatmıştır. Rum yönetimine silah ambargosunu kaldıracağı yönünde bir yasa hazırlayıp kongreye sunmuşlardır. Tam bu dönemde KKTC ve Türkiye Cumhuriyeti’nin böyle bir hamle yapması açılım getirecek yeni bir sürecin başlatılmasına temel teşkil edecek bir girişimin başlatılması kendilerinde çok büyük bir tedirginlik ve telaş yaratmıştır.

Son olarak neler söylemek istersiniz?

Uluslararası alanda Amerika, Kıbrıs Cumhuriyeti diyor. Hangi Kıbrıs Cumhuriyetidir? Bu soru işaretidir. Avrupa Birliği böyle diyor. Uluslararası toplum böyle diyor, Birleşmiş Milletler böyle diyor. Ama hangi Kıbrıs Cumhuriyeti diye sorduğumuz zaman eğer kastedilen 1960 yılında Zürich, Londra ve Lefkoşa anlaşmaları ile kurulmuş olan Kıbrıs Cumhuriyeti ise bu Kıbrıs Cumhuriyeti yoktur. Çünkü o Kıbrıs Cumhuriyeti’nde Kıbrıs Türk halkı uluslararası hukuk bağlamında bağlayıcılığı olan anlaşmalarla kurulmuş olan bir ortaklık devletiydi ve iki halk arasında etkin fiili eşitlik söz konusuydu. Türkler devletten dışlanmıştır, katliamlara uğramışlardı ve Rum tarafı bir darbe yapmak suretiyle yeni bir anayasa yapmak suretiyle bir ülke yaratmaya çalışmıştır, bir devlet yaratmaya çalışmıştır. İşte bu devlet antlaşmalarla kurulmuş olan Kıbrıs devleti değildir. Onun için mesele bu boyutlarıyla ayrıca değerlendirilmesi lazımdır. Uluslararası hukuk, uluslararası ilişkiler gerek mülkiyet, toprak; gerek anlaşmalarla ve bu antlaşmaların sağladığı hak ve statüler yönünde kesinlikle haklarımıza sahip çıkmamız lazım ve böyle bir ortamda artık son kararlarla hükümetimizin aldığı kararlarla da ortaya koyduğu gibi kendi geleceğimizi garantileyecek hamleleri yapmamız gerekir diye değerlendirmek zorundayız.