İrfan Paksoy: “Aklı hür, fikri hür ve vicdanı hür kuşakların varlığı cumhuriyetin güçlü bir şekilde ilelebet payidar kalması için de önemlidir ve gereklidir”

Emekli Hava Kurmay Albay Dr. İrfan Paksoy ile 96. yılını kutladığımız Cumhuriyet Bayramımız üzerine konuştuk.

Cumhuriyetimizin 96. yılını kutlarken ülkemizde hâlâ cumhuriyet tartışmaları devam etmektedir. Siz, cumhuriyeti nasıl tanımlarsınız?

Tefekkür edebilmek ve akledebilmek nitelikli ve metodik düşünebilen insanlara özgü özelliklerdir. Birbiriyle yakından ilgili bu nitelikler birey için önemli nitelik ve kazanımlar olup iktisabı (edinilmesi) de ciddî emek ve gayret ister. Bu niteliklerin varlığı da bireye ve bu bireylerden oluşan topluma büyük farkındalık sağlar. Bu nitelikler insanı aynı zamanda aklı hür, fikri hür ve vicdanı hür birey yapar. Bu niteliklere sahip olanların (veri, enformasyon, bilgi ve bilgelikten oluşan) bilgi piramidinde/hiyerarşisinde en üst sırada yer alan bilgelik (ya da bunun Doğuda / İslam dünyasında karşılığı olan hikmet) ile iltisakı da mümkün olacaktır. Bilgi hiyerarşisinin en üst basamağında yer alan bilgelikte, nesne ve olguları sebepleri anlamaya ve senteze dayalı nitelikli bilgi söz konusudur.

Türk milletinin kâhir ekseriyeti ve içinde bulunduğumuz kültür dünyası ilk emri “Oku!” olan ve kutsal kitabında da defalarca akletmeye vurgu yapılan bir dinin mensubudur. Hâl böyle iken mevcut durumun pespayeliği, uygar dünyadan açık ara geride olunduğu apaçık. Yakıcı bir özeleştiri yaparak kendimizle yüzleşmek, fert ve toplum olarak zamanın ruhuna uygun niteliklerle donanmak ve ilerleyen zamanı lehimize çevirecek şekilde mi yaşayacağız, yoksa akla zarar bahâneler üretip kendimizi kandırmaya ve geleceğimizi karartmaya mı devam edeceğiz. Tercih bizlerin. İlk seçenek zahmetli olmakla birlikte ferdi ve toplumu izzet içeren bir konuma yükseltecek, ikinci seçenek ise zillet içeren bir konuma düşürecektir. Zillet yolunu tercih edenleri şikâyet etmeye hakları olmadığı gibi ezilmeye de mahkûmdurlar.

Türkiye Cumhuriyeti’nin millî hedefi çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkmaktır. Bu hedef, fert ve toplum olarak hayatî derecede önemi haiz olup, hu hedefin gerçekleşmesi de fert ve toplum olarak güven ve refah içinde yaşamamızı mümkün kılacaktır. Beş asır öncesinin dünyanın en kudretli ve âdil devleti olan Osmanlı İmparatorluğu Bilimsel Devrimi ve ardından Sanayi Devrimini ıskalamanın bedelini önce duraklayarak, sonra gerileyerek, son olarak da yıkılarak ağır bir şekilde ödemiştir. 20. Yüzyılın başında Osmanlı toplumu hariç İslam dünyasının tamamı Batılı Devletlerin sömürgesi durumundaydı. Hani ilk emri “Oku!” olan, hani Peygamberinin “iki günü eşit olan ziyandadır” dediği bir dinin mensubu idik? O hâlde bu zillet hâlini nasıl izah edeceğiz? Birinci Dünya Savaşı’nın ardından sosyal ve ekonomik sermayesi adetâ tükenmiş Türk toplumunun esâretine ramak kalmıştı. Bereket versin ki, Türk’ün doğasında var olan “ya devlet başa, ya kuzgun leşe” (ya esenlik için yaşarız, ya da ölürüz ve cesetlerimizi de kuzgunlar yer) sözü farklı kelimelerle Sivas Kongresi’nde “Ya istiklâl ya ölüm” şeklinde parola yapılmış, Gazi Mustafa Kemâl Paşa liderliğinde nice yokluk ve imkânsızlığa rağmen yürütülen Şanlı Millî Mücâdele zaferle taçlandırılmış ve ardından da imzalanan Lozan Barış Antlaşması ile bu aziz coğrafyada hür ve bağımsız yeni bir Türk devleti kurulmuş, 29 Ekim 1923 tarihinde de bu devletin adı konulmuştur.

Sualinize de konu olan Cumhuriyetimizin 96. yılını kutlarken ülkemizde hâlâ cumhuriyet tartışmalarının varlığını gaflet ve dalâlet ile izah etmek mümkündür. Cumhuriyetin hedeflerine ve ideallerine ulaşması zamanın ruhuna uygun eğitimle ve insan kalitesi ile mümkün olacaktır. Uygar dünya ile aramızdaki sosyal ve ekonomik bağlamda mesafe büyük olduğu için bu arayı kapatmak üzere gerçekten daha fazla çalışarak zamanın ruhuna uygun niteliklerle donanmak ve daha fazla üretmek zorundayız. Bunun başka yolu yok. Aksi hâlde uygar dünyada itibarlı bir mevkîmiz olamaz.

Cumhuriyetin hedeflerine ve ideallerine ulaşması fikren, ilmen ve bedenen kuvvetli ve yüksek karakterli muhafızlarla mümkün olacaktır. Bunların belirgin vasıfları da aklı hür, fikri hür ve vicdanı hür olmaktır. Bu vasıfları da sağlayacak olan çağın ihtiyaçlarına uygun bir millî eğitimdir.

Bilginin geçer akçe ve fark yarattığı günümüz dünyasında bunları göz ardı etmenin uygar dünya karşısında vesâyete ve paryalığa sürüklenmemize sebebiyet vereceği, Kurucu Liderimizin de isabetle ifade ettiği üzere çalışmadan, yorulmadan ve üretmeden, rahat yaşamayı alışkanlık hâline getirmiş toplumlar, önce haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istiklâl ve istikballerini kaybetmeye mahkûmdur olacakları göz ardı edilmemelidir.

Birinci Cihan Harbi’nden cumhuriyetin ilanına kadar geçen süreci bizlere ana hatlarıyla anlatabilir misiniz?

19.yüzylın sonlarından itibaren ivmesi artan silahlanma yarışı ve milliyetçi hareketler, Bosna-Hersek Sorunu, Üçlü İtilaf ve Üçlü İttifak şeklindeki bloklaşma, Panslavizm, denizlerde silahlanma yarışı, sömürgecilik rekâbeti, Balkan Savaşı ve Balkanlardaki ihtilaflar, Alsas-Loren ve Fas Bunalımı nedeniyle 1914 yılına gelindiğinde Avrupa adeta patlamaya hazır bir farut fıçısı hâline gelmişti. Barut fıçısını infilâk ettiren de 28 Haziran 1914 tarihinde Avusturya-Macaristan Veliahdı Arşidük Franz Ferdinand ve eşinin Sırp kökenli ve Avusturya-Macaristan uyruklu bir anarşist tarafından suikast sonucu öldürülmesi oldu.

Büyük Sırbistan İdeali bağlamında Avusturya-Macaristan topraklarındaki Sırpların yaşadığı toprakları ülkesine katmak isteyen Sırbistan, Avusturya-Macaristan’ın hışmına neden olmuş, bu ülkeyi ezmek üzere bahâne arayan Avusturya-Macaristan için bu suikast olayı Sırbistan’a yönelik saklı niyetlerini gerçekleştirmek için güçlü bir bahâne olmuştur.

Bu suikast olayının ardından Avusturya-Macaristan’ın Sırbistan’ı ezmeye kalkışması üzerine Sırbistan’ın koruyucusu rolündeki Rusya’nın, Avusturya-Macaristan’a karşı pozisyon alması ve onu engellemek istemesi, bunun üzerine Avusturya-Macaristan’ın müttefiki olan Almanya’nın, müttefikini korumak üzere Rusya’ya karşı pozisyon alması ve onu engellemek istemesi, bu aşamada Rusya’nın müttefiki olan Fransa ve İngiltere’nin, Rusya’yı korumak üzere Almanya’ya karşı pozisyon alması. Bu iç içe girmiş ilişkiler ve ittifaklar bölgesel bir krizin kısa bir sürede önce kıta ölçeğinde, ardından da küresel ölçekte genel bir savaşa evrilmesine neden olmuştur. Bu savaş, Batı (Avrupa) Cephesi, Doğu (Avrupa) Cephesi, Galiçya Cephesi, Sırbistan Cephesi, Romanya Cephesi, Selanik Cephesi, İtalya Cephesi, Çanakkale Cephesi, Kafkas Cephesi, Irak Cephesi, Sina ve Filistin Cephesi, Trablusgarp Cephesi, Hicaz Cephesi başta olmak üzere dünyanın dört bir yanında karalarda ve denizlerde dört yıl boyunca devam etmiş etmiştir. 1918 yılı sonbaharında (Almanya, Avusturya Macaristan, Osmanlı Devleti ve Bulgaristan’dan oluşan) Merkezî Kuvvetlerin peşpeşe yenilgiler yaşayarak savaşa devam edemeyecek hâle gelmesi savaşı da sonlandırmıştır.

29 Eylül’de Bulgaristan’ın savaştan çekilmesi, Müttefik kuvvetlerin Bulgaristan-Trakya istikâmetinden Osmanlı başkentine bir saldırısını açık hâle getirdiği gibi, Filistin Cephesinde 19 Eylül’de yaşanan Nablus yenilgisinin ardından adeta bozgun hâlindeki geri çekilme Osmanlı egemenliğindeki Filistin, Ürdün, Lübnan ve Suriye topraklarının elden çıkmasına da neden olmuş ve Anadolu’nun da işgâl edilme riskini beraberinde getirmişti. Ekim ayı ikinci haftasında başlayan mütâreke arayışları ve çabaları sonucu 30 Ekim’de Limni adasının Mondros koyunda İtilaf Devletleri adına İngiltere ile mütâreke imzalanmıştır.

Alman yazar Fritz Rössler’e de göre bu mütâreke ile Osmanlı Devleti’nin yıkılışı imzalanmış oluyordu. Mustafa Kemâl Paşa da Mütâreke şartlarını öğrenince, Osmanlı Devleti’nin sadece kayıtsız şartsız kendini düşmana teslim etmekle kalmadığını, hatta memleketin istilâsında düşmana yardım ettiğini ileri sürdü. Nitekim Mütârekeyi takiben yaşanan talihsiz gelişmeler de Mustafa Kemâl Paşa’yı haklı çıkaracaktır.

Mütareke gereği Osmanlı ülkesindeki yabancı subay ve askerlerin bir ay zarfında Osmanlı ülkesini terk etmesi gerekiyordu. Mütârekenin imzalanmasıyla birlikte, Sadrazam Müşir Ahmet İzzet Paşa, Yıldırım Orduları Grubu Komutanı Mareşal (Alman) Liman von Sanders’e komutayı Mustafa Kemâl Paşa’ya devrederek İstanbul’a gelmesini bildirmişti. Mustafa Kemâl Paşa da görevi devralmak için (Halep kuzeyindeki) Katma’dan hareketle Adana’ya gelmişti. 31 Ekim’de Mareşal Sanders bir bildiriyle bu değişikliği Yıldırım Orduları Gurubu’na duyurmuş ve Yıldırım Orduları Grubu K.lığı törenle Mustafa Kemâl Paşa’ya devredilmiştir. Komuta devir-teslimi esnasında Mareşal Sanders “Yenildik. Artık her şey bitti.” dediğinde Mustafa Kemâl Paşa da “Savaş, Müttefiklerimiz için bitmiş olabilir. Bizim bağımsızlığımızın savaşı şu anda başlıyor.” demişti.

İskenderun ve havâlisine Fransız askerlerinin çıkarılması çabaları üzerine Mustafa Kemâl Paşa’nın buna karşı gerekirse silah da kullanılmak üzere kararlı bir tavır sergilemesi üzerine Mütâreke döneminde İtilaf Devletleri ile herhangi bir sorun çıkmasını istemeyen İstanbul Hükûmeti 7 Kasım’da Yıldırım Orduları Grubu’nu lağv etmiş, Mustafa Kemâl Paşa’yı da Harbiye Nezâreti emrine atamıştı. Mustafa Kemâl Paşa İstanbul’a geldiğinde Boğaz’da ve Marmara Denizi’nde bulunan, toplarını da Dolmabahçe Sarayı’na ve Hükûmet Merkezine (Bâb-ı Âlî’ye) doğrultmuş olan İtilaf Devletleri gemilerini görünce yanında bulunan yâveri Salih Bozok’a “Geldikleri gibi giderler” demişti. Nitekim Şanlı Millî Mücâdele’nin zaferle sonuçlanmasının ardından İtilaf Devletleri’nin 2 Ekim 1923 tarihinde İstanbul’u terk etmeleriyle Mustafa Kemâl Paşa’nın bu öngörüsü de gerçekleşecektir.

Mustafa Kemâl Paşa ilerleyen aylarda İstanbul’da kalarak vatanın kurtuluşunun mümkün olmadığını görmüş ve kurtuluş mücadelesi için de bir vesileyle Anadolu’ya geçmeyi kollamaya başlamıştı. Bu süreçte, Orta ve Doğu Karadeniz’de bağımsızlık hevesine kapılan Rumların Türk ahaliye zulmetmeleri Türk ahâliden mukâbele görünce İtilaf Devletlerinin İstanbul Hükûmetine verdiği nota üzerine Samsun ve havâlisinin İtilaf Devletlerince işgâl edilmesine meydan vermemek için Mustafa Kemâl Paşa geniş bir karargâh ve olağanüstü yetkilerle Anadolu’ya görevlendirilmiştir. Mustafa Kemâl Paşa’nın Samsun’a çıkması (19.05.1919) kurtuluş fikrinin uygulamaya başlamasını mümkün kılmıştır. Bir süre sonra Havza’ya geçen Mustafa Kemâl Paşa buradan askerî ve mülkî erkâna gönderdiği telgraflarla Anadolu’da gerçekleşen yabancı işgâllerine karşı protesto mitingleri yapılması ister. Yapılır da. 22 Haziran 1919 akşamı yayımlanan Amasya Genelgesi de Millî Mücadele’nin programı niteliğindedir. Doğu’da kimi vilâyetlerimizi de içine alan bir Ermenistan devleti kurulması tehlikesine karşı yapılan Erzurum Kongresi’ne (23.07-07.08.1919) katılan Mustafa Kemâl Paşa, kongrede kurulan Heyet-i Temsiliye’ye başkan olarak seçilir. Amasya Genelgesi gereği 4-11 Eylül 1919 tarihlerinde yapılan ve genel bir kongre niteliğindeki Sivas Kongresi’nde mevcut Heyet-i Temsiliye görevine devam eder ve düşmana karşı da silahlı mücadele kararı alınır.

Mustafa Kemâl Paşa ve Heyet-i Temsiliye 27 Aralık 1919 tarihinde karargâhını Ankara’ya nakleder. 12 Ocak 1920 tarihinde açılan son Osmanlı Mebûsan Meclisi 28 Ocak 1920 tarihinde Misak-ı Millî’yi kabul eder. 16 Mart tarihinde İstanbul’un İtilaf kuvvetleri tarafından resmen işgâl edilmesi ve ardından Mebûsan Meclisi’nin İtilaf kuvvetleri tarafından basılması üzerine Meclis bu olaya tepki göstererek çalışmalarını süresiz olarak tatil eder. Bunun ardından Mustafa Kemâl Paşa öncülüğünde 23 Nisan 1920 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) açılır. Ertesi gün yapılan başkanlık seçiminde Mustafa Kemâl Paşa Meclis Başkanı olarak seçilir. Meclisin açılmasından sonra Millî Mücadele TBMM tarafından yürütülür.

6-7 Ocak 1921 tarihlerinde gerçekleşen Birinci İnönü Muharebesi ve 23-31 Mart 1921 tarihlerinde gerçekleşen İkinci İnönü Muharebesi’nde Yunan kuvvetleri püskürtülür. 22 Ağustos-13 Eylül 1921 tarihlerinde gerçekleşen Sakarya Muharebesi sonucu Yunan kuvvetleri Sakarya Nehri’nin doğusuna atılır. Bunun ardından 21 Mart 1921 tarihinde Fransa ile Ankara İtilafnâmesi imzalanır.

Bir yıla yakın bir hazırlık döneminden sonra 26 Ağustos 1922 tarihinde Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa komutasında Afyon güneyinden başlatılan Büyük Taarruz başarılı bir şekilde gelişir, 27 Ağustos’ta Afyon kurtarılır, 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da gerçekleşen Başkumandan Meydan Muharebesi’nde Yunan kuvvetleri ezici bir mağlubiyete uğratılır. Ardından başlatılan takip harekâtı sonucu 9 Eylül’de İzmir kurtarılır.

11 Ekim 1922 tarihinde Mudanya Mütârekesi imzalanır. 24 Temmuz 1923 tarihinde yeni ve bağımsız Türk devletinin kuruluş vesikası olan Lozan Barış Antlaşması imzalanır.  29 Ekim 1923 tarihinde de bu devletin adı konulur ve cumhuriyet ilan edilir.

Cumhuriyetin ilanına kadar gelinen süreç içindeki hangi olaylar devletimizin kurucu kadrosunu cumhuriyet fikrine yaklaştırmış olabilir?

Tanzimat’tan itibaren esaslı bir şekilde yönünü Batıya çeviren Osmanlı Devleti’nde aydın kesim milliyetçilik başta olmak üzere Batıdaki düşünce akımlarından etkilenmiştir. 19. Yüzyılın son çeyreğinden itibaren devletin artık dağılma ve yıkılma sürecine girmesi, son olarak da Balkan Savaşında Meriç nehri ötesindeki toprakların kaybedilmesi Türk ve Müslüman ahalinin yoğun olarak yaşadığı Anadolu’da var olmayı öne çıkarmıştır.

23 Nisan 1923 tarihinden itibaren yaşanan süreç millet egemenliğine dayalı olan bir idaredir. İstanbul işgâl altındadır, padişah da adetâ esir durumundadır. TBMM açıldıktan sonra alınan kararlarda bu durum teyit edilmiş, egemenliğin millete ait olduğu ifade edilmiş, padişahın esâretten kurtulduktan/kurtarıldıktan sonra TBMM’nin vereceği karara göre vaziyet alacağı belirtilmiştir.

23 Nisan 1920 tarihinde TBMM’nin açılmasından itibaren adı konulmamış fiilî bir durum vardır. Büyük Zafer sonrası 1 Kasım 1922 tarihinde Saltanat kaldırılmış, 29 Ekim 1923 tarihinde Türkiye devletinin idare şeklinin cumhuriyet olduğu kabul ve ilan edilmiş, Gazi Mustafa Kemal Paşa da bu yeni Türk devletinin ilk cumhurbaşkanı olarak seçilmiştir.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları Türk Milletinin bağımsızlığı için muazzam bir mücadele verdi. Kurucu kadro olarak andığımız bu isimlerin hemen hepsi aynı zamanda birer Osmanlı subayıydı. Bu minvalde, Osmanlı devleti ile Türkiye Cumhuriyeti arasında bir hafıza aktarımdan söz edebilir miyiz?

İdari ve bürokratik anlamda bir süreklilikten söz edilebilir. Aslolan devletin bekası, toplumun da refahıdır. Tanzimât’tan itibaren sürdürülen reformların amacı devletin bekası idi. Ancak Cumhuriyet’in ilanına kadar geçen süreçte güçlü idareler söz konusu olmadığından bu reformlar çok da güçlü bir şekilde yapılamamıştır. Cumhuriyetin ilanı ve sonrasında yapılan esaslı reformlar ve inkılaplar çağdaş bir devlet ve toplum inşâ etmek üzere Tanzimât’tan beri devam edegelen reformların daha esaslı ve daha kararlı bir şekilde yapılmasından ibarettir. Cumhuriyetle birlikte bu hedeflere aklın ve ilmin rehberliğinde ulaşılmaya çalışılmıştır. Bu çaba aynı zamanda süreklilik arz eden bir faaliyettir.

29 Ekim Cumhuriyet Bayramımızın 96. yıldönümü üzerine son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mıdır?

Zamanın ruhuna bigâne kalanlar zelil olmaya ve izmihlâle mahkûmdurlar. Tıpkı Osmanlı’nın son 150 yılı gibi. 16. yüzyılın başında Bilimsel Devrimi başlatan ve sürekli kazanım içinde olan Batı 18. yüzyıl sonunda dünyanın güç merkezi ve efendisi hâline gelmişti. Sonrasında da sürekli gelişme kaydetti Batı. Batı ile aramızda mesafe hayli büyük. Batı bu hâle nitelikli düşünerek ve sürekli kendini geliştirerek gelmiştir. Nitelikli düşünmek, yaşadığımız çağı ve zamanı doğru düzgün okuyabilmenin (anlayabilmenin) yolu da kendimizi sürekli geliştirmekten geçiyor. Nitelikli bireylerden oluşan bir toplumun ve devletin mevcudiyetinin de güçlü ve müreffeh bir toplum olacağı izahtan vârestedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemâl ATATÜRK’ün isabetle ifade ettiği üzere çalışmadan, yorulmadan ve üretmeden, rahat yaşamayı alışkanlık hâline getirmiş toplumlar, önce haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istiklâl ve istikballerini kaybetmeye mahkûmdur. Bu çerçevede aklı hür, fikri hür ve vicdanı hür kuşakların varlığı cumhuriyetin güçlü bir şekilde ilelebet payidar kalması için de önemlidir ve gereklidir.