Amerika-İsrail ittifakının siyasî saikleri

Yahudi Geçici Ulusal Konseyi 14 Mayıs’ta yani ‘manda’nın sona ermesinden birkaç saat önce, 5’e karşı 6 oyla İsrail Devleti’nin kurulmasına karar verdi ve saat 16’da Ben Gurion İsrail’in kurulduğunu açıkladı. Yeni devlet saat 16.30’da ABD, 17’de Sovyetler Birliği tarafından tanındı. 18’de manda yönetimi bitti.

***

İsrail devletinin 1948’de kuruluşu ile Suriye ve İsrail savaş pozisyonuna girdiler. 15 Mayıs 1948 tarihinde, yani kuruluşun ertesi günü güneyden Mısır, doğudan Ürdün, kuzeyden Suriye ve Lübnan orduları saldırıya geçtiler. Aylarca süren savaşlardan sonra İsrail, Negev Çölü’nün tamamını ve Galilee bölgesini ele geçirerek 1947’de kendisine Birleşmiş Milletler tarafından ayrılan bölgeden daha geniş bir alana sahip oldu. İsrail devleti, İngiltere ve bilhassa da Amerika’nın himayesinde Ortadoğu’da bundan sonra da genişlemeye devam edecekti. O genişledikçe de Araplarla arasındaki husumet artacak ve büyük devletlerin bölgedeki manipülasyonları sürecekti. İsrail’in bölgedeki varlığı, bir yerde Ortadoğu’da Arapların siyasetini, ekonomik kaynaklarının kullanımını ve askerî stratejilerini de belirleyen bir unsur olacaktı. Elbette bir de, İsrail’i sürekli himaye eden Amerika’nın menfaatlerini…

1956’daki Arap-İsrail Savaşı; İngiltere, Fransa ve İsrail’in Mısır’a saldırıları üzerine çıkmıştı. Bundan sonraki büyük Arap-İsrail savaşı olan ve ‘Altı Gün Savaşı’ olarak isimlendirilen 1967 Arap-İsrail Savaşı’nı Mısır tahrik etmişti. Bu savaş, beklenenin de ötesinde çok kısa sürdü. Altı Gün Savaşı’nın sonunda İsrail, Gazze şeridi ile Sina Yarımadası’nın tamamını, Şeria akarsuyunun batı yakasını, Kudüs kentini ve savaştan önce Suriye’nin elinde bulunan stratejik Golan Tepeleri’ni eline geçirdi. Böylece İsrail, hem daha iyi müdafaa edilecek sınırlara sahip olmuş hem topraklarını birkaç kat genişletmiş hem de kendisi için çok hayatî olan su kaynaklarına ulaşmıştı. Su kaynakları Golan Tepeleri idi…

Müslüman Araplar, İsrail’in bölgedeki varlığını kabullenmemenin bedelini, fırsat buldukça İsrail’e saldırıp her seferinde yenilerek ve toprak kaybederek çok ağır ödediler. Nitekim 1973 Ekim ayında şanslarını bir daha denediler. Müslümanların kutsal ayı olan Ramazan ve Yahudilerin kutsal ayı olan Yom Kippur’da, Mısır ve Suriye birlikleri eş güdümlü bir ‘sürpriz’ saldırıda bulundular. Golan Tepeleri ve Sina Yarımadası’nda İsrail birlikleri geri çekilmeye zorlandı. Ancak savaşın ikinci haftasında İsrail ilk şaşkınlığı atlattıktan sonra başarılı karşı saldırılarda bulunarak Golan Tepeleri’ni geri aldı ve Sina’daki Mısır birliklerini çevirdi.

Fakat Arap-İsrail meselesi hiçbir zaman sadece bu iki tarafın meselesi olarak kalmadı. Bölgede hesapları olan büyük devletler bu meseleye bir şekilde müdahil oldular. Fakat bu gayret, Amerika ve Avrupa devletlerinin istedikleri neticeyi vermiyordu. Hâlbuki bölgenin bütün olarak istikrarsızlaştırılması gerekiyordu. Bunun için de Amerika’nın 1991’de Irak’ta başlattığı hareketin bölge çapında yayılması ve derinleşmesi şarttı. Bu hareket de, bölgenin etnik ve mezhebî yönden parçalanması idi. Hatırlayacağımız gibi, Amerika’nın 2003’te Irak’ı işgali ile başlayan ve Irak’ta halen sürmekte olan kaos ortamına yol açan hareket, bugün Amerika’nın planladığı şekilde Ortadoğu’nun büyük kısmına yayılmış durumdadır.

Ortadoğu’daki kaosun ve Amerika’nın Ortadoğu’ya müdahalesinin altında yatan asıl siyasî faktörlerden biri, belki de en mühimi Amerika’nın Ortadoğu’yu kendi stratejisi istikametinde şekillendirme arzusuydu. Çünkü mevcut Ortadoğu düzeni, esas olarak 1. Dünya Savaşı’ndan sonra ve devrin en güçlü devleti olan İngiltere tarafından kurulmuştu. Halbuki 20. asrın ikinci yarısında Amerika dünyanın en büyük gücü olmuştu ve artık dünyayı, bilhassa da Ortadoğu’yu kendi millî menfaatleri doğrultusunda yeniden dizayn etmek istiyordu. Ortadoğu’nun dinî ve mezhebî yapısı da Amerika’nın bu emellerine hizmet etmektedir. Zira bu bölge üç büyük dinin merkezi olmaktan başka, birbirini İslâm dairesinin dışında sayan çok sayıda farklı mezheplere de bölünmüştür. Hatta bu mezheplerin içinde mezhep olmaktan da çıkıp, âdeta ayrı bir din hüviyetine girmiş inanç grupları da vardır. İşte, Amerika’nın bölgeyi dizayn etme gayreti ve İsrail’in menfaatleri tam da bu noktada ortak bir zemin buluyordu. Bu ortak menfaatler öyle çoktu ki, Amerika İsrail’e potansiyel muhalif olabilecek ve halen teokratik bir devlet olan Suudi Arabistan’ı da kendi yanına çekerek, İsrail’e karşı pasifize etmiş ve böylece İsrail aleyhtarı cepheyi zayıflattığı gibi İsrail ile olan uyuşmazlığı bir İslamiyet-Musevilik uyuşmazlığı olmaktan da büyük ölçüde çıkarmış, Arap-İsrail uyuşmazlığı derecesine indirmişti. Bunlar İsrail’in Ortadoğu’daki siyasî kazançlarıdır. Ama tabiî ki sadece Arabistan’ı muhalif cepheden koparmak İsrail’in, dolayısıyla ABD’nin emelleri için yeterli değildir. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın bütünüyle istikrarsızlaşması lazımdır. İşte Arap Baharı dediğimiz süreç de bu gayeden dolayı başla(tıl)mıştır.

İsrail’in Amerika bakımından vazgeçilmez bir müttefik oluşu, esasında Arap Baharı’nın da temelindeki siyasî faktördü. Birleşik Devletler hükümetindeki Siyonistler tarafından ortaya atılan Ortadoğu’yu ‘demokratikleştirme’ planı, gerçekte bir dizi savaş yoluyla İsrail ve Birleşik Devletler’in Ortadoğu üzerinde ortak hâkimiyet kurması anlamına geliyordu. İsrail ve Amerika’nın ayrılmaz siyasî müttefikler olmasının temelinde yatan başka sebepler de vardı. Daha önceki yazılarda bahsettiğimiz, dünyada en fazla Yahudi nüfusunun İsrail’deki kadar ve belki ondan da fazla olarak Amerika’da bulunması bu sebeplerden biridir. Üstelik Amerika’daki Yahudiler, bir kere şehirli Yahudilerdir. Yahudi nüfus oranı ABD’de %1.5 oranında, yani 315 milyonluk Amerikan nüfusunun yaklaşık 5 milyonu… Ancak yasama ve yürütme organlarında, finansta, medyada, üniversitede, bilim ve teknoloji, sanat ve müzik dünyasında en etkili grup… Bütün bu faktörleri ve Amerika’nın bölge üzerindeki kontrol elinin İsrail olduğunu düşünürsek, şunu söyleyebiliriz: Amerikan ve Yahudi menfaatleri aynileşmiş gibidir.