Arslan Bulut: “Devlet, bir partinin kapısında, annelerle beraber terör örgütüne yahut da terör örgütünün siyasi destekçisi olan partiye diyor ki bu çocukları geri getirin. Böyle bir devlet anlayışı olmaz.”

Araştırmacı-Yazar Arslan Bulut ile çözüm sürecinin yeniden konuşulmaya başlandığı bir dönemde söz konusu ihanet sürecinde neler kaybettiğimizi, şu anki durumu ve bu sürece yeniden girildiğinde Türk milletinin nelerle karşılaşacağını konuştuk.

Çözüm süreci adı altında, Türk tarihine kara bir leke olarak geçen süreç hangi amaçlarla ortaya atıldı? Bu sürecin altyapısı nasıl oluşturuldu?

Bu çok derin bir mesele, yani birkaç cümle ile geçirebilecek bir konu değil. Şöyle söyleyeyim, Türkiye Cumhuriyeti Devleti maalesef 2004 yılından itibaren Büyük Ortadoğu Projesi eş başkanlığı gibi bir görevi üstlendiğini resmen ilan etti. Peki, nedir bu proje? Bu projenin amacı, Ortadoğu’da Türk kimliğini, Arap kimliğini, Fars kimliğini ve diğer etnik alt kimlikleri bir potada eriterek Ortadoğu kimliğinde birleştirmek ve bu coğrafyada Ortadoğu Birleşik Devletleri adıyla yeni bir devlet kurabilmenin projesiydi. Dolayısıyla Türkiye’de de Arap dünyasında da milli kimliklerin eritilmesi, alt kimliklerin ortaya çıkarılması gerekiyordu ki çözüm sürecinin bence bir hedefi budur. Yani ne demek istiyorum, Türkiye Cumhuriyeti devletinin milli kimliği nedir? Türk kimliğidir. Türk kimliğine yönelik saldırılar da dikkat ederseniz bu proje ile birlikte, bu projenin hem öncesinde hem de sonrasında ve günümüzde de hızlanarak başladı, devam ediyor. Şimdi, Arap dünyasında da ne oldu? Irak parçalandı, Suriye parçalandı, Mısır alt üst edildi, Tunus alt üst edildi. Bahreyn gibi yerlerde de sorunlar var, Yemen’de sorunlar var. Arap veya İslam dünyası kan, gözyaşı içerisine boğuldu, yani bu coğrafya kan revan içerisinde. Suriye’deki, Irak’taki olaylar ister istemez Türkiye’yi de etkiliyor. Aynı zamanda bu projenin çekirdek devletini oluşturmak üzere önce Irak’ta bir Barzani devletini kurdular. Sonra Suriye’nin kuzeyinde başka bir devlet (PYD adı altında) sonra Suriye Demokratik Güçleri diye isim uydurarak, gizleme yaparak yani kamuflaj yaparak başka bir devlet daha kurmaya çalışıyorlar. Şu anda PYD ordusunun nüfusunu 100.000’den 110.000’e çıkarmanın planlarını yapıyorlar. Yeni birlikler katıyorlar, onların eğitimlerini yapıyorlar. Televizyonlarda da zaman zaman Amerikalılar da, kendileri bunu gösteriyorlar. Çözüm süreci de bu proje çerçevesinde başlamıştır. Ama ne diye başlatıldı? İşte, Büyük Ortadoğu Projesi denmedi de o zamanlar, çünkü üzerinden çok uzun zaman geçti. 2009-2010 sularında aslında başladı. Daha sonra alenen ortaya döküldü. Yani, Oslo süreci ve PKK ile devletin masaya oturtulması, Habur’da çadır mahkemeler kurularak teröristlerin kabul edilmesi, teröristlerin zafer kazanmış komutan edasıyla büyük araçlar üzerinden halkı selamlayarak Habur’dan Diyarbakır’a kadar getirilmesi vs. gibi. Burada özellikle devletin bu işe bütün kurum ve kuruluşları ile alet edilmesi ya da paralel olarak ne oldu? Keşke İstiklal Savaşı’nı Yunan kazansaydı, İstiklal Savaşı aslında bir kurgudur, böyle bir şey tiyatrodur, yoktur gibi saçma sapan iddialar ortaya atıldı. Atatürk’e yönelik saldırılar hala sürüyor. Cumhuriyet’e yönelik saldırılar dün ve bugünkü basında vardı. Yani böyle bir süreç yaşıyoruz. Bitmiş değildir, devam ediyor. Günümüzde de yeni hazırlıkları yapılıyor. Kısacası, Büyük Ortadoğu projesini gerçekleştirmenin bir alt ayağıydı. Bu, Türk kimliğine yönelik bir saldırıydı. Bu coğrafyada, Kürtleri Türk milleti içerisinden ayırarak onlara başka bir milli kimlik, başka bir devlet kimliği vermenin bir alt projesiydi. Maalesef halen de devam ediyor.

Yaklaşık 2 yıllık zaman zarfında gerek üniversitelerde gerek siyasette ve daha birçok alanda Türk milletinin aleyhine gelişen olaylara şahit olduk. Bunca zarara rağmen Türkiye Cumhuriyeti devleti, yaşananlara nasıl göz yumdu?

Şu anda devleti idare eden siyasi iktidar maalesef ki; hani kendileri diyorlar ya ideolojik devlet olmaz, ideolojik anayasa olmaz. Ama kendileri belirli bir ideoloji ile yola çıktılar ve bunu da zaman zaman afişe ettiler. Mesela Mısır’da İhvan-ı Müslimin denilen örgütle işbirliği yaptılar. Suriye’de yine Müslüman Kardeşleri ayağa kaldırmaya çalıştılar. Hatta Müslüman Kardeşler’in Mısır’da iktidara gelmesini desteklediler. Sonra Amerika desteği ile orada bir darbe yapılıp Müslüman Kardeşler iktidardan düşürülünce sonradan gelen Amerikan yanlısı askeri yönetime, yani bugünkü yönetime karşı çıktılar. Bu İhvancılara mutlaka hükümette yer verin diye, özellikle Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı döneminde, Başbakanlığı döneminde Suriye yönetimi ile oturdular, pazarlık yaptılar. Ne yaptılar? İhvancıları iktidar ortağı yapın dediler. Bütün bunlar olmadı. Kendileri bir ideoloji ile geldiler. Bu ideoloji, Türkiye Cumhuriyeti devletinin milli kuruluş felsefesine, anayasanın başlangıç ilkelerine, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ilk 4 maddesine tamamen karşı bir zihniyetin ürünüydü. Dolayısıyla, bu iktidar sahiplerinin böyle bir ideoloji ile yola çıkarak, cumhuriyetin temellerine aykırı bir yola çıkarak yürümesi, bugünkü davranışlarını, medyadaki destekçilerinin şımarıklığını ve şarlatanlığını da gösteriyor. Bunun sebeplerinin iktidar tarafından teşvik edilmek olduğunu ortaya koyuyor. Yani Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurumları da maalesef bu zaman içerisinde kadroları değiştirilmek suretiyle ama 15 Temmuz darbe girişimine karşı rejimin yahut da sisteminin değiştirilmesi ile birlikte de hız kazanarak devam ediyor.

2015 yılında birtakım siyasi söylemler ve terör olaylarıyla birlikte sona erdiği belirtilen çözüm sürecinin Türk milletine bıraktığı maddi ve manevi hasarlar nelerdir?

Her şeyden önce milli birlik ve beraberlik diyoruz. Her zaman, anayasada geçen devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğundan söz ediyoruz. Geçmişte Cumhurbaşkanı olsun, Başbakan olsun, Bakanlar olsun, Milletvekilleri olsun ne diye yemin ediyorlar? Türk devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne bağlı kalacağıma diyorlar değil mi? Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bu çözüm süreciyle bizzat devleti yönetenler, hangi kadrolar olursa olsun baltalamış oldular. Ülkedeki milli birlik ve beraberlik havası gerek bu etkin meseleler yüzünden gerekse çözüm süreci ile paralel yürütülen İslamcı söylemlerle cumhuriyete aykırı, Atatürk düşmanı hatta Türk kimliği düşmanı söylemlerle başka bir aşamaya getirildi. Ve sonuçta baktık ki bugün elimizde ne kaldı? İslami değerler de yıpratılmış, milli değerler de yıpratılmış, insani değerler de yıpratılmış, ahlaki değerler de yıpratılmış. Adalet çökertilmiş. Adalet mekanizması, eğitim camiası, üniversiteler, ordu vs. hepsi tarumar edilmiş. Yüz yıllık kurumların, askeri liselerin, harp okullarının kimisi kapatılmış kimisi de yeniden düzenlenmiş. Askeri hastaneler kapatılmış.

Bunların hepsi aslında sürecin maddeleriydi. Türkiye Cumhuriyeti devletinin -tıpkı Sevr’de uygulanmak istenen gibi- 50.000 kişilik bir polis gücü bulundurmasına müsaade ediyorlardı. Son olarak askerlik yasasını değiştirdiler. Ordu’nun nüfusunun ne kadar azaldığını da söylemiyorlar ama büyük çapta terhisler yapıldı. 110.000 ile 150.000 arasında terhis yapıldı. Onların yerinin doldurulup doldurulmadığını -bu konuda endişe edilecek bir şey olmadığını ifade ediyorlar ama- söyleyemediler. Yani bütün bu faaliyetler devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesini ihlal etti. Çözüm sürecinin özeti budur. Milli yapı dediğimiz zaman, dini yapı dediğimiz zaman -dediğiniz gibi sosyal, ahlaki değerler de içerisine giriyor- hepsi yıpratıldı. Ve bugün tarikatlar hâkim kılınıyor. Bir tarikat devlete hâkim kılındı. Sonra o tarikat orduya sızdı, yargıya sızdı, emniyete sızdı ve darbe girişiminde bulundu. Şimdi o tarikat bir taraftan terör örgütü denilerek, FETÖ denilerek tartışılıyor. Fakat buna karşılık yeni tarikatlar, başka tarikatlar yine devletin emniyetine, ordusuna hâkim kılınmaya çalışılıyor. Böyle garip bir süreç yaşıyoruz. Bununla beraber tabii ki bütün ahlaki değerler de çökertilmiş vaziyette. İslami değerler, milli değerler çökertilirse ne olur? Ahlaki değerler de hep birlikte çöker. Yani devletin otoritesi kalmazsa bütün değerler çöker. Bu bakımdan maalesef iyi bir noktaya doğru gitmiyoruz. Toplum yapısı olarak da sosyal yapı olarak da yahut siyasi olarak da Türkiye iyi bir noktaya gitmiyor.

Geçtiğimiz günlerde bir televizyon programına ihanet sürecinin mimarları konumunda olan akiller heyetinden birkaç kişinin katıldığını ve programda çözüm sürecinin ya da benzer bir politikanın yeniden harekete geçirilmesi gerektiği konusunda fikirlerini beyan ettiler. Aynı heyecanla aynı ihaneti Türk Milletinin önüne sürdüklerini görüyoruz. Bu ne anlama geliyor? Medya aracılığı ile insanlarda bir algı mı yaratılmaya çalışılıyor? Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Diyarbakır’da HDP’nin kapısının önünde bekleyen anneler var. Oğlu HDP tarafından terör örgütüne gönderilmiş ama yeni değil son birkaç yıl içerisinde gönderilmiş anneler. HDP’den oğullarının geri getirilmesini istiyorlar. Bunu devlet de destekliyor. Devletin Bakanı gidiyor HDP Diyarbakır İl binasının önünde oradaki annelere katılıyor. Yani devlet bir partinin kapısında annelerle beraber terör örgütüne yahut da terör örgütünün siyasi destekçisi olan partiye diyor ki bu çocukları geri getirin. Böyle bir devlet anlayışı olmaz. Bu da çözüm süreci başlangıcının bir işaret fişeğidir. Aynı zamanda çözüm sürecine dönük, yeni bir çözüm süreci başlatın diye dış dayatmalar da var. Ve bunu resmi olarak olmasa da fiili olarak Cumhur İttifakı’nın ortağı olan MHP ile birlikte başarılı olamayacağını düşünüp, Cumhuriyet Halk Partisi’ni ikna etmeye çalışıyorlar. Ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin görüşleri de son zamanlarda büyük ölçüde Adalet ve Kalkınma Partisi’nin çözüm süreci zamandaki görüşleri ile paralellik arz ettiğinden bunun CHP ile birlikte yapılmasına dönük Amerika’nın sesi sayfalarından yani Amerika’nın resmi görüşlerini yansıtan internet sayfalarından bazı sesler yansıtılıyor. Gerçi bu türlü düşünceleri yine Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan bazı akademisyenler de yürütüyorlar ama bu raporları sipariş edenler, İngiltere’nin bazı kurumları, Amerika’nın bazı kurumları. Türkiye içerisinden raporlar hazırlayarak yeniden bir çözüm süreci atmosferine, Türkiye’yi sokmak istiyorlar. HDP Diyarbakır binasının önündeki eylemi de bunun ilk işaret fişeği olarak düşünelim.

Medyada bu tür tartışmaların çoğalması da bahsettiğimiz programda olduğu gibi, terör örgütünün isteklerinin öne sürülmesi de bunun bir diğer göstergelerinden biri olsa gerek. Ama millet, çözüm sürecini yapan Adalet ve Kalkınma Partisi’ni 7 Haziran seçimlerinde cezalandırmıştı. Sonra terörle mücadele başlattıkları için ve diğer partiler de iktidar olmak konusunda -CHP ve MHP- anlaşamadığından, yeniden terörle mücadele başlatıldığı için Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarını desteklediler. Yeniden tek başına iktidar yaptılar. Biliyorsunuz, bir ara tek başına iktidardan düşmüştü ve 3-5 ay sonra erken seçim yaptılar. 1 Kasım 2015’de yeniden tek başına iktidar oldular. Ama şunu söylemek istiyorum. Millet cezalandırır. Millet, bu türlü girişimlerde bulunanları cezalandırdı. Bundan sonra da cezalandırır. Siyasi parti olarak da bazı siyasi partiler bu sürecin sonunda tarihe karışabilir. İster iktidar partisi olsun isterse de ana muhalefet, muhalefet olsun kim olursa olsun. Çünkü bu, milletin kaderi ile ilgilidir. Topyekün Türk milletinin kaderi ile ilgilidir. Bu konular Türkiye Cumhuriyeti devletinin istikbali ile ilgili, geleceği ile ilgili ve güvenliği ile ilgili konular. Onun için bu tür konularda dış dayatmalarla, Amerika’nın, İngiltere’nin dayatmalarıyla hareket eden iktidarlar veya siyasi partiler milletin nezdinde mahkûm olacaklardır. O bakımdan kimse yeniden böyle bir çözüm sürecini hayata geçirebileceğini düşünmesin. Milletimizin uyanık olup bu süreci çok iyi takip etmesi gerekiyor. Milletin topyekün; ülkenin, devletin ve milletin çıkarlarını düşünmenin aslında kendisine de iyiliği olacağını görmesi lazım. Şimdi, küçük çıkarlar için, günlük çıkarlar için kimileri milli menfaatlere aykırı davranıyor. Ama herkesin artık şunu görmesi ve akletmesi lazım. Bizim üzerimizdeki çatı çökerse darmadağın oluruz. Onun için bu çatıyı koruyalım. Türkiye Cumhuriyeti devletinin temellerini koruyalım. Temelleri korursak çatı üzerimize çökmez. Ama temelleri ortadan kaldırırsak çatı çatırdamaya başlar ve üzerimize çöker. O bakımdan, herkes Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş felsefesine, Milli devlet ilkelerine, “Ne mutlu Türk’üm diyene” anlayışına sahip çıkmak durumundadır. Kendi geleceği için, kendi çocuklarının, kendi torunlarının istikbali için.