Emekli Tümgeneral Tarık Özkut: “Asker millet olmakla gurur duyan Türk milletinin, askerî hastanelere yeniden sahip olmasının önünde kimse engel görmeyecek, düşünmeyecektir”

GATA eski komutanı Emekli Tümgeneral Tarık Özkut ile askerî hastanelerin tarihini, uzun yıllar boyu verdiği hizmetleri ve önemini konuştuk.

Uzun yıllar Türkiye Cumhuriyeti’ne büyük hizmetler vermiş askerî hastanelerin tarihî sürecinden ve işleyişinden bahseder misiniz?

Tarihte ilk aklımıza gelen askerî hastane Gülhane’de, Topkapı Sarayı’nın altında padişahın saray askerleri, has ordusu için teşkil ettirdiği bir askerî birim, Tıbbiye-i Amire var. Daha sonra bu hastane Gülhane Hastanesine dönüştürülüyor. Selimiye Kışlası inşa edildikten sonra dönemin padişahı 1845 yılında, Selimiye Kışlası ile beraber yanına da Haydarpaşa Askerî Hastanesini inşa ettiriyor. Dolayısıyla bir tarafta kışla yanında da hastanesi oluyor. Çağdaş düşüncelerin ortaya çıktığı yüzyılın başındaki dönemde Abdülmecit tarafından böyle bir hastane yaptırılıyor. Daha sonra Tıbbiye-i Amire ve tıp okullarının açılması diğer padişahlar döneminde devam ediyor. En son Abdülhamit döneminde açılan yeni tıbbi birimler var ama askerî hastaneleri en geri götürdüğümüz tarih Gülhane’de açılan Tıbbiye-i Amire ve daha sonra Selimiye’deki kışlanın yanına kurulan Haydarpaşa Askerî Hastanesi. Süreç böyle başlıyor. Sonraki zaman içerisinde de ordunun olduğu yerlerde seyyar hastaneler ve sabit hastaneler teşkil ediliyor. Ondan sonra yine ilerleyen yıllarda Ankara’da Gülhane Askerî Tıp Akademisi’nin kuruluşu var. Orası tıp akademisi olarak hem hastane hem de bir eğitim-öğretim kurumu olarak kuruluyor. 1981 yılından itibaren de tıp fakültesi açılıyor ve askerî hekimler orada eğitilmeye başlıyor. Gülhane’den daha önce değişik üniversitelerden öğrenciler tarafından gelen talepler üzerine yapılan inceleme sonucu seçilenler ordu adına okurlardı ve ondan sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’nde askerî hekim olarak görev yaparlardı. 1981’den sonra büyük oranda silahlı kuvvetler kendi hekim kadrosunu kendi yetiştirmeye başladı. Gerçekten güzel bir tesistir o Gülhane’deki tıp fakültesinin tesisleri. Öğrencilerin yapacağı bir tek şey vardır orada, eğitim boyunca ders çalışmak, tıp öğrenip ve iyi bir hekim olmak. Tüm ihtiyaçları karşılandığı için diğer fakültelerde okuyan çocuklara göre belki de daha şanslılardı. Daha gelişmiş olanaklarla yetişme imkânı buldular ki ileriki yıllarda zaten -bunu da söylemekten gurur duyuyorum birçok yerde- GATA’daki hekimlerin hem bilgisi hem de meslek etiği anlayışları oldukça farklı şekilde gelişmiştir. Onlar her yerde fark edilirler. 1981 yılında tıp fakültesi açıldıktan sonra 1985 yılında İstanbul’daki Haydarpaşa Hastanesi, GATA’nın eğitim hastanesine dönüştürüldü. Buraya da profesörler, doktorlar gelmeye başladı. Bölümler açıldı, eğitimler verilmeye başladı. Eğitim araştırma hastaneleri olarak GATA’nın Ankara’da bir hastanesi, İstanbul’da bir hastanesi oldu. Ayrıca diğer birliklerin olduğu yerlerde, ana merkezlerde de örneğin Erzurum’da Mareşal Çakmak Hastanesi; Diyarbakır Askerî Hastanesi, Eskişehir’de hava kuvvetlerine özel, pilotların eğitimine, pilotların sağlık durumlarına yardımcı olan, onları hem tedavi eden hem de süreçlerini takip eden, eğitimini veren hava hastanesi vardı; Van’da Jandarma Hastanesi vardı. Yani birliklerin yoğun olduğu yerlerde böyle hastaneler kurulmuştu. Zaman içerisinde hastanelerin sayısı otuz yediye kadar çıktı. Sonra silahlı kuvvetlerdeki küçülmeye paralel olarak bazı hastaneler kapatıldı. En son otuz üç hastaneydi. Şu anda da hepsi gitti. Bir anda 2016’dan sonra hepsi kapatıldı. Ayrıca iç güvenlik harekatları için Siirt, Şırnak gibi yerlerde de askerî hastaneler kurulurdu. Yani harekâtın gerektirdiği yerlerde de yine askerî hastaneler teşkil edilmişti. Şu anda bütün hekimler, bütün bu askerî hastane anlayışının teşkili birdenbire kapatıldı.

Birkaç sene önce söz konusu hastanelerin kapatılmasından günümüze kadar gelen süreçte ne gibi sorunlar doğurdu? Özellikle askerî yaralanmalarda sivil hekimlerin müdahalesi yeterli oluyor mu?

Askerî hekim cerrahlarla sivil cerrahlar arasındaki farkı size şöyle izah edeyim: İstanbul’daki en iyi hastane İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi ya da Cerrahpaşa ya da diğer hastanelerde yaralanma geldiğinde ne yaralanması olarak geliyor? Tabancayla yaralanma olarak geliyor. Bu tabanca yaralanmasını cerrahi eğitim yapan asistan, cerrahi asistanı ancak tabanca yaralanmasını görmüştür, onun ameliyatına girmiştir. Diğer yaralanmaları; Kalaşnikof ile G3 ile Kanas ile yaralanmaları görmemiştir, gelmemiştir onlara. Şehirde üstü normal kıyafetle yaralanmış kişi gelmiştir. Askerî cerrahların müdahale ettiği hasta hemen hemen dağda üç aydır banyo yapmamış, üstü tek tip elbise, toz duman içerisindedir ve yaralanması yüksek hızlı mermilerle olmuştur. Tabanca mermisinin saniyedeki hızı 340 metre, Kalaşnikofun hemen hemen 680 metre, G3’ünki 1100 metredir. Bu yaralanmayla tabanca yaralanması aynı değildir. Sivil hekimlerin, cerrahların gördüğü tabanca yaralanmasıdır. Onlar en fazla yarayı diker, temizler. Eğer siz G3 ile yaralanmış, Kalaşnikofla yaralanmış bir hastayı öyle dikerseniz o yara açılır. O bakımdan sivil cerrahlarla askerî cerrahlar arasında büyük bir fark vardır.

Bir de şu var, aidiyet olayı. Şimdi bir askerin tedavisinde yaralanma olsun veya başka türlü hastalığın tedavisinde karşısındaki de bir asker ise göreceği anlayış farklı olur; hiç tanımadığı, hiç bilmediği yere gidip herkes gibi davranılan bir yerde göreceği tepki farklı olur. Bu aidiyet olayı bence en önemli konulardan biri. Mesela bizim yakınlarda abisini kaybetmiş bir komutanımız, yine hala GATA diyoruz, biz oraya gittik GATA Hastanesi’nde son nefesini verdi. Yani askerlerin son nefesimizi GATA’da verelim diye, askerî hastanede verelim diye, çalıştıkları yerde verelim diye bir düşünceleri vardı. Bunlar da pek yazılmaz, düşünülmez ama bir aidiyet olayı vardır. Bizim yaşadıklarımızı, az çok sizin bildiklerinizi o ekip bilir. Aniden bir göreve gidilir, iç güvenlik görevine gidilir, yurtdışı olur, yurtiçi olur geride bıraktığınız, çoluk çocuğunuzu emanet ettiğiniz orada kalan kişi silah arkadaşınızdır. Sağlığınızı emanet ettiğiniz de yine bir başka silah arkadaşınız askerî hekimdir. Onların anlayışları, bakışları farklı olur ve gidenin gözleri arkada kalmaz. Ama diyeceksiniz ki eşitlik, bütün vatandaşlar eşit. Gayet tabiî herkesin her şeyden en eşit şekilde, en iyi şekilde yararlanmasından yanayız ama her olayın da kendi özelliğine göre farklı anlayışları ve kültürlerinin olmasını da makul karşılamak gerekiyor. Bunlar yaşandıkça ki özellikle belli bir yaştan sonra -ben de o yaşlara doğru geldim artık- insanlar emek verdiği, çalıştığı, kendi kurumu olan hastaneye gitmek ister. On sene önce gördüğü doktoru görmek ister. Sivil ortamda böyledir. Adam hep orada oturmuştur, doktoru aynıdır, her şeyi aynıdır. Biz hiç uzun zaman aynı yerde oturmadık. En fazla aynı yerde kaldığımız üç, beş yıldır. Cennet yurdumuzun her köşesinde dolaştık. Bizim hiçbir yerde öyle sürekli, uzun vadeli arkadaşımız olmadı, doktorumuz olmadı, dostumuz da olmadı. Her gittiğimiz yerde yeniden dostluklar kurduk. Dolayısıyla bu hastanelerde askerî bir birimin oluşu psikolojik olarak da sosyolojik olarak da askerde bir emniyet, güvenlik sağlar. Ayrıca aynı kültürden olmak, bu çok önemlidir. Üniversite ortamında da gazetecilik ortamında da başka ortamlarda da yakın olduğunuz yerlerdeki tavırlar çok daha farklı olur. Dolayısıyla askerî hastanelerin kapatılmasının personel üzerinde böyle bir olumsuz etkisi oldu. Mutlaka sivil hekimler de sivil hastaneler de çok iyi ama karşılaşılan olayların çeşidi ve sıklığı çok farklıdır. Birisi hep bu tür olaylarda uğraşıyor. Onun tavrıyla, hastalığı anlayışıyla, anlatışıyla, bakışıyla ile askerle haşır neşir olmuş, bütün ilgisini belirli bir görevdeki, belirli bir anlayıştaki insanlar üzerine yoğunlaşarak gelişmiş bir insan var; bir de genel, olağan bir şekilde yaşayan hekim var. Bunların arasında fark olması gayet olağan.

Askerî hastanelerin dünyadaki örnekleriyle birlikte ülkemizde nasıl olmalı noktasındaki görüşleriniz nelerdir?

Askerî servislerle ilgili olarak, Afganistan’da bile altı tane askerî hastane var. 755 tane sağlık personeli var. Avusturya’da 34.000 askerî personelin olduğu yerde 3 tane askerî hastane var. Belçika’da 28.000 askerî personel var. Bir tane askerî hastanesi var. Bunlara bakan 64 tane askerî personeli var. Almanya’da, İngiltere’de daha fazla. Amerika’nın zaten çoğu yerde kendi özel askerî hastaneleri var. Yani askerî hastane kültürü var.

Askerî hastane sadece Türklere özgü bir olay değil. Askerî sağlık servisi olmayan ülkelerden bahsedersek; silahlı kuvvetleri olmadığı için büyük oranda. Bunlar çok az. Bir tanesi Vatikan. Vatikan’da asker yok. Andorra’da yok. Kosta Rika’da yok, zaten silahlı kuvvetlerini lağvetti. Dominika, Grenada, İzlanda, Lihtenştayn’da yok askerî hastaneler. Çünkü silahlı kuvvetleri yok bu ülkelerin. Silahlı kuvvetlerin olduğu bütün ülkelerde askerî hastaneler var. Hatta bununla ilgili bir dergi de var yılda bir çıkardıkları. Yani dünya çapında bir olay, sadece Türkiye’ye özgü bir olay değil.

Nasıl olmalı noktasında, tabii askerî hastanelerde sivillere bakılmıyor diye bir şey yok. Askerî hastanelerde kazanılan yetkinliğin, ulaşılan özelliklerin zor vakalarda, son çarelerde, kritik noktalarda başvurulacak yerler olarak kalmasında da büyük fayda var, öyle gelişmesinde de büyük bir fayda var. Doktor, tıp çevresinde olan olaylara kayıtsız kalamaz, onlardan bağımsız olamaz, onlara da tabii ki müdahale edecek. Önceden de öyleydi. Yani sanıyor musunuz ki askerî hastanelerde sadece askerlere bakılıyordu. Siviller de geliyordu belirli oranda. Başka hastaneler de vardı, başka yerlere de gidiyorlardı, yakındakine gidiyordu. Bizimki belirli yerlerde, uzaktaydı. Ona daha çok ihtiyaç duyanların yani referans verildiğinde, sevk verildiğinde, ihtiyaç duyulduğunda geliyordu. Oranın da bir etiği vardı, duruşu vardı, kendine özgü bir askerî yapısı vardı, meslek etiği vardı. Yaşanmış bir olay, daha yeni abisini kaybettiğinde acilden bir doktordan duymuş bunu, “Hocam birçok yerde çalıştım ama burada, Haydarpaşa Hastanesi’nde, hala askerî hastane mantığı var. Burada meslek etiği var, buradaki anlayışı ben hiçbir yerde görmedim. Mesleğimi burada yeniden öğreniyorum” demiş. Bu, askerî hekimliğin büyüklüğünün tezahürüdür.

Sizce askerî hastanelerin tekrar açılması gündeme gelecek midir? Bu ihtimalin kısa vadede gerçekleşmesi mümkün müdür?

İstenirse çok kolay gerçekleştirilebilir. Bu ihtiyaç da zaten birçok noktada kendisini gösteriyor. Hissediliyor ama bir şey yapıldıktan sonra geri dönüşü kolay olmuyor. Kuvvetle umuyoruz ve istiyoruz, aklıselim galip gelecektir. Asker millet olmakla gurur duyan Türk milletinin, askerî hastanelere yeniden sahip olmasının önünde kimse engel görmeyecek, düşünmeyecektir. Hele ki dünyanın değişen koşullarında geldiğimiz yerde iddialarımız var. Bir şeyler yapıyoruz. Bu kadar yoğun hareketliliğin olduğu dönemde askerî hastanelerin açılmasının gerekli olduğunun fark edileceğine inanıyorum, umutluyum. Yani çok kısa bir zamanda olmasa da ilerleyen zamanda açılacağına inanıyorum. Zaten şu anda başka hastanelerde hekimlik yapıyor bu askerî hekimler. Yani meslekten uzak değiller. Açıldığı anda, binayı adam ettiğinizde, düzeni kurduğunuzda, hatta bizim hastane kapatılırken, en son GATA Haydarpaşa Hastane Komutanlığı yaptım. Ondan sonraki dönemde kapatıldı. Orada içimden şöyle geçti; bana versinler, tekrar alayım. Fetöcüsünü de vatan hainini de hepsini de temizlerim, hastanelerimizin yine adına layık bir şekilde, milletimize layık bir şekilde servislerimizi hizmete devam ettirebilirim diye düşünüyordum. Bunu iddia ettim, söyledim de birkaç yerde. Dolayısıyla bugün açılsın, yarın bu hastaneler dimdik ayağa kalkar. Hekimiyle, hemşiresiyle, sağlık personeliyle, yöneticisiyle, sistemiyle, var olan tarihsel gücüyle dimdik ayağa kalkar.