Atatürk ve Türk Dünyası – 1

Yirminci yüzyıl Türk tarihinin şekillenmesinde en büyük rol, kuşkusuz Mustafa Kemal Atatürk ve onun yürüttüğü harekete düşmüştür. Yüzyıllarca varlık gösteren Osmanlı İmparatorluğu’nun, özellikle 18. yüzyıldan sonra içine düştüğü çıkmaz ve ardından gelen büyük toprak kayıpları neticesinde büyük travma yaşayan Türk milleti, esas problem ile yok olmakla yüzleştiğinde karşılaşmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından galip devletlerin, Türk toprakları üzerinde yürüttükleri böl-paylaş-işgal et politikası Türk milletinin yaşamına kastetmiştir. Tüm güçlerin ve organizasyonların feshettiği bir dönemde, Anafartalar’da kendisini tanıtmış olan kahramanın tekrar ortaya çıkarak, işgallere karşı halkın önderliğini üstlenmesi ve başarıya ulaşması müthiş bir tarihi deneydir.

Mustafa Kemal Atatürk, askeri zaferlerin ardından, yeni kurulan ulusal devletin ve Türk milletinin şekillenmesi hususunda da çalışmaya devam etmiştir. Avrupa’nın yüzlerce yılda yaşadığı Rönesans, Reform, Aydınlanma Çağı ve Sanayi devrimini adeta on beş seneye sığdırmaya çalışmış ve büyük ölçüde de başarılı olmuştur. Ancak bunu yaparken; çalışmalarıyla, düşünceleriyle ve sözleriyle kendisinden sonra da devam edecek olan bir sistemin varlığını sağlamlaştırmaya çalışmıştır. O’nun ölümünden sonra da, başlattığı uygulamaların devamı getirilmeye çalışılmış ve onun bıraktığı miras bir düşünce sistemi olarak yaşatılmaya devam etmiştir.

Atatürkçü düşüncü sistemi, dinamik yapısıyla Türk milletine günümüzde ve gelecekte de rehber olacak bir niteliğe sahiptir. Ancak Atatürkçülüğün, farklı çevreler ve gruplar tarafından farklı şekillerde yorumlanması veya yalnızca bileşenlerinden bazılarının seçilip Atatürkçülük olarak sunulması gibi problemlerle de karşılaşılmaktadır. Atatürk’ün ihmal edilmiş yönlerinden biri de O’nun Türklük ve Türk dünyası hakkındaki görüş, düşünce ve uygulamaları olarak nitelendirilebilir. İki bölümlük bir yazı dizisi şeklinde, Atatürk’ün ve Atatürkçülüğün bu yönünü genel hatları ve kanıtları ile ele almaya çalışacağız. İlgili okuyucuya daha geniş okumalar yapabilmesi için ve sunulan kanıtların ulaşılabileceği kaynakları belirtebilmek için kısa bir kaynakça yazının sonunda sunulmuştur.

Atatürk’ün Anadolu dışında yaşayan Türkler ile ilgili düşünce ve uygulamalarını doğru şekilde yorumlayabilmek için öncelikle tarihsel arka planı inşa etmek gerekmektedir. Bu sebeple, Atatürk ilkeleri arasında da kendisine yer bulan Türk milliyetçiliğinin nasıl gelişim gösterdiğine kısaca değinmek gerekmektedir.

Türk milliyetçiliği, Türk dünyasının büyük buhran yaşadığı 19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyıl başlarında büyük gelişim göstererek politik ve sosyal yaşam içerisinde kendisine yer bulmuştur. Bu dönemde Anadolu Türklüğü, dağılan Osmanlı devletinin mukadderatının peşine düşmüşken; Türkistan ve Azerbaycan Türklüğü ile aralarında Kırımlıların ve Başkurtların da bulunduğu kuzey Türklüğü yüzyıllar süren Rus esaretinden kurtulmanın yollarını aramaktaydı. Rus Çarlığı’nın yıkılışı bu amaç için ideal bir ortam oluşturmuş gibi görünüyordu.

Bu gelişmeler bağlamında değerlendirildiğinde Türk milliyetçiliğinin iki farklı politik eğilim üzerinde şekillendiği söylenebilir. Buna göre bütün aydınların temel bağlılık odağı Türklük olmakla beraber, bu konuda takip edilmesi gereken politikada farklılıklar bulunmaktadır. Bu temel farklılık, devleti kurtarma endişesiyle hareket eden Osmanlı kökenli Türkçüler ile Rusya’dan gelen Türk aydınlarının, soydaşlarının bağımsızlık kazanması ve Türk birliğinin gerçekleşmesi doğrultusundaki fikirlere öncelik vermelerinden kaynaklanmaktadır.(1) Tarihsel süreç içerisinde hemen hemen 12. yüzyıldan sonra birbirinden ayrı düşen ve 20. yüzyıla kadar farklı kültür sahalarında kültürel evrim sergileyen farklı Türklük hatları, milliyetçilik akımıyla tanıştıklarında her birinin başında ayrı musibetler dolanmaktadır. Doğal olarak her birisi de Türklüğü ve Türkçülüğü kendi öncelikli politikalarına göre yorumlamışlardır. Atatürk ilkelerinden birisi olan “milliyetçilik” de, öncelikli olarak Anadolu’da gelişen Türkçülük bağlamında gelişim göstermiştir. Zira Atatürk’ün benimsediği ve sunduğu Türk milliyetçiliği, sınırları belli bir vatan kavramı ile güçlü bağlara sahiptir.(2) Ancak Atatürk, Anadolu dışındaki Türk varlığını da unutmamış ve onlarla ilgili program sahibi bir düşünce sistemi ortaya koymuştur. Bunun kanıtları ilerleyen kısımlarda sunulmaktadır. Atatürk bu konuda oldukça gerçekçi ve mantığa uygun şekilde davranmış ve meseleyi özellikle bilimsel açıdan bir açıklığa kavuşturmanın önemi üzerinde durmuştur:

…milliyet davası şuursuz ve ölçüsüz bir dava şeklinde mütalaa ve müdafaa edilmemelidir. Milliyet davası siyasi bir mücadele konusu olmadan önce şuurlu bir ülkü meselesidir. Şuurlu ülkü demek müspet ilme, ilmi usullere dayandırılmış bir hedef ve gaye demektir. O halde propagandalara müspet usullere müracaat etmek şarttır. Hareketlerin imkân ve sınırları ve sıraları mutlaka hesaba katılmalıdır. Türkiye dışında kalmış olan Türkler, ilkin kültür meseleleriyle ilgilenmelidirler. Nitekim biz Türklük davasını böyle bir müspet ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesindeki Yakut Türklerinin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz.”(3)

Yukarıdaki sözleri, Atatürk’ün, Türklük ve Türkçülük anlayışı ile ilgili önemli veriler sunmaktadır. Buna göre Atatürk’ün Türk birliği fikrini dilde, kültürde ve ülküde birlik olarak gördüğü(4) söylenebilir. Nitekim Atatürk’ün millet tanımı da benzer öğeler üzerinde şekillenmiştir; “Bir insan topluluğunun millet sayılabilmesi için zengin bir hatıra mirasına, birlikte yaşamak hususunda ortak istekte ve samimi olmaya, sahip olunan mirasın korunmasını birlikte sürdürebilmek konusunda iradelerin ortak bulunmasına, gelecekte gerçekleştirilecek programın aynı olmasına, birlikte sevinmiş, birlikte aynı ümitleri beslemiş olmaya ihtiyaç vardır.”(5) Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı, bu yönüyle Türklerin uzak mefkuresini, Turan namı altında birleşen Oğuz, Tatar, Özbek, Kazak, Kırgız, Yakut ve diğer Türk topluluklarını lisanda, edebiyatta, kültürde birleştirme olarak idealize eden Ziya Gökalp’in düşünceleriyle de örtüşmektedir. Ayrıca Atatürk’ün, İstiklal Harbi’nin en zorlu zamanlarında dahi Anadolu dışındaki Türkleri ihmal etmediği, hem kültürel hem de politik açıdan onlarla ilgilendiğini gösteren çok sayıda kanıt vardır.

Örneğin; 1920 sonlarında Sovyetlerle, İngilizlere karşı ittifak kurmak amacıyla Moskova’ya gönderilen Bekir Sami Bey’in netice alamaması üzerine; Mustafa Kemal ve TBMM Hükümeti, Ali Fuat Paşa’yı olağanüstü yetkilerle Moskova’ya göndermeye karar vermiştir. Bu konuyla ilgili olarak mecliste bir konuşma yapan Mustafa Kemal;

Rusya’da ve Rusya ile temasta olan İslam kütleleri vardır. Bu İslam kütleleri içinde bizim ifa edebileceğimiz bir takım hususi, mahrem ve fevkalade görevlerimiz vardır. Tabiki bu görevin mahiyeti ilan edilerek oraya heyet gönderilemez. Sırf bu özel görevi yerine getirebilmek için elçi heyetinin kadrosuna ilim heyeti adıyla bir heyet eklenmiştir. Bu heyet orada yalnızca ilmi çalışmalar yapmayacak, ifade ettiğim gibi özel bir görevi yerine getirecektir. Bu sayılan isimler meclisi temsil etmeyecektir, bu yüzden görevlerinden ayrılıp öyle gideceklerdir”(6) demiştir.

Burada Türkistan Türklerinin sürdürmekte oldukları başkaldırıyı destekleme ve organize etme yolunda bu ilim heyetinin önemli roller üstlendiği, heyetle bizzat görüşen Zeki Velidi Togan’ın ifadelerinden anlaşılmaktadır. Togan, bu heyetin, Türkistan için bir milli mücadele merkezi kurulmasında önemli katkılarının olduğunu belirtmiştir.(7) Bu süreçten sonra Buhara Cumhuriyeti’nden bir elçi heyeti gelip Atatürk’le Çankaya’da saatler süren bir görüşme gerçekleştirmişlerdir. Bu görüşmede Türkistan ve Rusya hakkında geniş bilgi verdikleri düşünülmektedir.(8) Atatürk, Buhara Şura Cumhuriyeti elçilerine yaptığı konuşmada şunları söylemiştir:

“Buharalıların milletimizle örfi ve dini revabıtı kalbiyesine rağmen işbu revabıtın şimdiye kadar sahai fiiliyatta gereği gibi tecellisine, müstevli ve zalim kuvvetlerin vücudu mani olmuştu. Buhara ahalisinin, Türkiye’deki Türk ve müslüman kardeşlerine hediye olarak gönderdikleri Kuran-ı Kerim ile, Türkiye halk ordusuna nişanei takdir ve tebrik olarak irsal eylediği kılınç, muazzam ve kıymettar iki yadigardır. Bu emanetleri elinizden alırken kalbim heyecan ile doldu. Halkımız ve ordumuz, uzaklardaki kardaşlarımızdan gelen teşciat ve tabrikat nişanelerinden şüphesiz çok mütehassis ve mesrur olacaklardır. Dindaş ve karındaş Buhara halkının arzusunu yerine getirerek bu kitabı mukaddesi millete, seyfi muazzezi de İzmir fatihine teslim edeceğim.”(9)

Atatürk’ün yaptığı konuşmadan görüldüğü üzere, Buhara halkı ile Anadolu Türkleri arasındaki kardeşlik, soydaşlık ve dindaşlık vurgulanmıştır. Bunun yanında kültürel bağlara vurgu yapılmış; Buharalı elçilerin de Emir Timur’un İzmir’i fethine atıfta bulunarak, Buhara’dan getirdikleri kılıcın İzmir fatihine teslim edilmesini istedikleri anlaşılmaktadır. Bu olay ortak tarih bilinci hususunda güzel bir örnek teşkil etmektedir.

Türkiye ziyaretlerinden bir süre sonra Buhara elçileri, Ruslar tarafından Moskova’ya çağırılarak öldürülmüştür. O sıralarda TBMM tarafından Buhara’ya gönderilmekte olan elçilik heyeti de, bu olay üzerine yurda dönmek zorunda kalmıştır.

Atatürk, İstiklal Harbi yıllarında yalnızca Türkistan Türkleriyle değil; aynı zamanda Kırım ve Azerbaycan gibi diğer Türk coğrafyaları ile de yakından ilgilenmiştir. Azerbaycan’a Memduh Şevket (Esendal) Bey’i, Türk Büyükelçisi olarak göndermesi ve ona tüm Kafkasya hakkında malumat toplama görevini vermesi buna örnek olarak gösterilebilir. Aynı zamanda, Azerbaycan elçisi İbrahim Abilof’a hitaben 1921 yılında yaptığı konuşmada sarf ettiği sözler de bu konu bağlamında ele alınabilir:

Azeri Türklerinin dertleri kendi dertlerimiz ve sevinçleri kendi sevinçlerimiz gibi olduğu için, onların muradlarına nail olmaları, hür ve müstakil olarak yaşamaları bizi pek ziyade sevindirir. Türk’ün saadeti ve mazlumların kurtuluşu yolunda Azerbaycan Türklerinin de kanını dökmeye amade bulunduklarına dair olan beyanatınız istilacılarına karşı Türk’ün ve mazlumların kuvvetini arttıran pek kıymettar bir sözdür.”

Atatürk, Azerbaycan elçisi Abilof’un söylevine cevaben yaptığı konuşmada ise şunları söylemiştir:

“Azerbaycan ile Türkiye arasında mevcut kardeşliğin, samimiyetini tevlid ettiği rabıtadan başka, Azerbaycan’ın diğer dostlarımızla temas noktasında bulunması da haizi kıymet ve ehemmiyettir. Coğrafi vaziyeti göz önüne getirilirse filhakika Azerbaycan’ın Asya’daki kardeş hükümet ve milletler için bir temas ve telaki noktası olduğu görülür, Azerbaycan’ın bu özel mevkii, vazifesini pek mühim kılmaktadır.”(10)

Yukarıda sunulan sözlerinden de görüldüğü üzere Atatürk, Azerbaycan’ın Türkiye ve Türkistan arasındaki köprü vazifesinden dolayı stratejik öneminden bahsetmektedir. Bu coğrafi konuma atfedilen stratejik önemin; Azerbaycan’ın, Türkiye ve Türkistan’da yerleşik Türklerin birbirleriyle iletişim halinde kalmaları hususundaki işlevselliği üzerine kurulduğu açıktır.

Örneklerden görüldüğü üzere Atatürk, milli mücadelenin en buhranlı dönemlerinde dahi Anadolu dışındaki Türklükle de yakından ilgilenmiş; bir yandan onların sorunlarına çözümler üretmeye çalışmış, diğer yandan da Anadolu Türklüğü ile bağlar tesis etmeleri amacıyla uğraş vermiştir. Ancak Atatürk’ün bu ilgi ve çabası yalnızca milli mücadele yıllarıyla sınırlı değildir. Bu dönemde Türk birliğinin sağlanması için izlediği siyasetten ve düşünceden daha sonraki yıllarda da vazgeçmemiştir. Cumhuriyet kurulduktan sonra, Atatürk’ün uyguladığı eğitim-öğretim ve kültür programlarına bakıldığında, en büyük ideallerinden birisinin bütün Türkler arasında bir kültür birliği kurmak olduğu açıkça görülmektedir.,

(1) Bölükbaşı, Y. Z., ve Yücel, G. (2011). Cumhuriyetin Ötekisi Olarak Geleneksel Milliyetçilik ve Türk Ocaklarının Kapatılması. Akademik Bakış Dergisi (26), 1-19.

(2) Feyzioğlu, T. (1992). Atatürk ve Milliyetçilik. Atatürkçü Düşünce içinde (s. 265-322). Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları.

(3) Kocatürk, U. (1984). Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri.

(4) Kılıç, S. (1998). Atatürk’ün Büyük Özlemi Türk Dünyası’nda Kültür Birliği. Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi (9), 171-179.

(5) Mikail, E. H. (2008). Türk Birliği Projesi. İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık.

(6) Saray, M. (1995). Atatürk ve Türk Dünyası. Ankara: Türk Tarih Kurumu, s.3

(7) Aynı eser, s.4.

(8) Aynı eser, s.5

(9) Atatürk Araştırma Merkezi (2006). Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III. Ankara: Divan Yayıncılık, s.259.

(10) Aynı eser, s.254.