Atatürk ve Türk Dünyası – 2

Bir önceki yazıda, Türk İstiklal Harbi döneminde Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Dünyası ile ilgili düşüncelerine ve faaliyetlerine değinilmişti. Bu yazıda ise Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra izlenen kültür ve eğitim politikalarında Türk Dünyası’nın ve Türk Kültür Birliği düşüncesinin izleri gösterilmeye çalışılmıştır. Bahsi geçen dönem (1923-1938), göz önünde bulundurulduğunda, o sırada bağımsız Türk varlığına yalnızca Türkiye sınırları içerisinde rastlanabildiğini hatırlamakta fayda var. Türk Dünyası’nın geri kalanı Rus, İngiliz, Fransız, Çin vb. ulusların işgali altında bulunuyordu.

Atatürk’ün 1928’de gerçekleştirdiği Harf İnkılabı, Türk Dünyası’nda kurulmasını arzuladığı kültür birliği ile yakından ilgilidir. Arap harfleri, 1917 yılına kadar Türk Dünyası’nda ortak bir yazı dilinin kullanımını mümkün kılıyordu. Hatta İsmail Gaspıralı’nın gerçekleştirdiği faaliyetler ve çıkardığı Tercüman gazetesi bunun somut bir kanıtı olarak tüm Türk Dünyası’nı baştan başa dolaşıyordu. Ancak Sovyetler, Türk Dünyası’nın birleşmesi olasılığından duyduğu endişelerin bir yansıması olarak, 1926’da Bakü’de gerçekleşen I. Türkoloji Kongresi’nden hemen sonra Türk topluluklarının alfabelerini değiştirmiştir. Buna gerekçe olarak da Latin harflerinin daha kolay öğrenildiği tezini ortaya atmıştır. Ancak bunu yapan Sovyet idarecileri, hakimiyetleri altında yaşayan diğer toplulukların alfabelerine; örneğin Ermenilerin, Yahudilerin ve Gürcülerin alfabelerine dokunmamışlardır. Oysa onların kullandıkları alfabeler de Latin alfabesinden ‘daha zor’ olan alfabelerdir. Rusların bu hamlesiyle, Türk Dünyası’ndaki yazı birliği ortadan kaldırılmıştır. Lord Kinross, bu gelişme üzerine, bütün dünyadaki Türklerin bütünlüğü için Türkiye’de de yazı değişikliği yapılmasının bir zorunluluk haline geldiğini belirtmiştir. Benzer bir düşüncenin ürünü olarak; Türkiye’de gerçekleşen harf inkılabı tartışmalarında 1926 yılına kadar, Türk dünyasında alfabe birliğini sağladığı gerekçesiyle(1) Arap harflerini savunan Türkçü düşünür ve aydınların, bu tarihten sonra fikirlerini değiştirmiş olmaları kuvvetle muhtemeldir. Nitekim Atatürk’ün, 1928’de Türkiye’de de Latin harflerine geçişi sağlamasıyla, Türk dünyasındaki alfabe birliği tekrardan sağlanmıştır. Burada Atatürk’ün harf inkılabıyla yalnızca Türk Dünyası’ndaki alfabe birliğini hedeflediğini iddia etmek çok gerçekçi olmayacaktır. Zira henüz Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önceki yıllarda da Atatürk’ün harf inkılabının zaruriyetini belirten ifadelerine rastlamak mümkündür. Erzurum Kongresi sırasında yaveri Mazhar Müfit Kansu’ya “Latin harfleri kabul edilecek” diye not tutturması bunun somut kanıtlarından birisidir. Ancak 1928 yılındaki bu inkılabın sonuçlarından birisi olan Türk dünyasında alfabe birliğinin tesis edilmesi de, aynı ölçüde gözden kaçırılmaması gereken bir husustur. Sovyetler Birliği’nde çıkan İzvestya gazetesinin 18 Eylül 1928 tarihli nüshasında, Sovyet Türk Cumhuriyetleri’nde gerçekleştirilen alfabe değişikliğinin, Türkiye ileri gelenlerine alfabeyi Latinleştirmenin hızlandırılması işinde kati tesir icra ettiği belirtilmiştir.(2)

Türk Dünyası’nda alfabe birliğinin sağlanmış olması, Rusları tekrardan rahatsız etmiş olsa gerek; 1930’lu yıllarda Sovyet idarecileri, Sovyet hakimiyet sahasında Latin alfabesinin kullanımını yasaklamış ve Türk topluluklarına Kiril alfabesini dayatmıştır. Nitekim 1935’ten sonra Sovyet idaresindeki Türk toplulukları bu alfabeyi kullanmak zorunda kalmışlardır. Böylece Rusların, Türk toplulukları arasındaki kültür birliğinin önünü bir kez daha tıkadıkları söylenebilir. Aynı dönemlerde ise Atatürk, kültür ve dil alanındaki çalışmalara önemli ölçüde hız vermiş bulunuyordu; Türk Tarih Kurumu (1931) ve Türk Dil Kurumu’nun kurulması (1932) bu tarihlere rastlamaktadır. Bu kurumlar vasıtasıyla oluşturulan ‘Türk Tarih Tezi’ ve ‘Güneş Dil Teorisi’ de kültür alanındaki çalışmaların temel dayanak noktalarını oluşturmaktadır. Kılıç’a göre; Atatürk, Batı Türklerinin dilini Türkistan Türklerinin konuştukları dil ile kaynaştırmak ve ortak bir dil oluşturmak arzusundaydı.(3)

Kültür birliği alanındaki çalışmaların başlıca payandaları, tarih ve dil alanındaki çalışmalar olmuştur. Türk tarih anlayışının seyri gözönüne alındığında; Tanzimat’a kadar olan dönemde ümmet tarihi anlayışının olduğu, Tanzimat dönemiyle birlikte devlet tarihi anlayışı bağlamında Osmanlı tarihinin ele alındığı görülmektedir. Ancak bu, Osmanlı’dan önceki Türk tarihine ve Osmanlı’nın kuruluşundaki Türk faktörüne değinilmeden yapılmaktaydı. Yeni milli tarih anlayışı ise, en çok II. Meşrutiyet döneminde gelişmeye başlayarak, Atatürk zamanında hakim konuma geldi. Bu durum bir süre sonra öğretim programlarına da yansımaya başladı. Cumhuriyet öncesinde eğitimimiz milli, laik ve çağdaş niteliklere sahip değildi.(4)

İstiklal Harbi ile elde edilen kazanımların medeniyet ve kültür sahasında da korunabilmesi için, özellikle batı kaynaklı olarak ortaya çıkan bu yanlış görüşlerin çürütülmesi ve hakikatın ortaya koyulması zaruriyetinden dolayı milli tarih çalışmaları hız kazanmıştır. Milli tarih oluşturulması yolunda gerçekleştirilen çalışmalar neticesinde öncelikle ‘Türk Tarihinin Ana Hatları’ isimli taslak eser ortaya çıkmış, daha sonra bunun üzerine geliştirme çalışmaları yapılmıştır. Bu eserin bazı kısımları Atatürk tarafından beğenilmese de; Türk tarihinin ve kültürünün yayıldığı geniş coğrafya bir bütün şeklinde ele alınmış ve günümüzdeki benzerlerinin aksine Akkoyunlu, Karakoyunlu, Timur devleti gibi devletler ötekileştirilmeden sunulmuştur. Neticede Avrupalıların mesnetsiz iddialarına karşılık ‘Türk Tarih Tezi’ ortaya konulmuştur.

Kültür alanında önemli bir inkılabı ifade eden bu tez, kısaca şu esaslara dayanmaktadır:

  • Türk milletinin tarihi şimdiye kadar tanıtılmak istendiği gibi yalnız Osmanlı tarihinden ibaret değildir. Türk’ün tarihi çok daha eskidir ve bütün milletlere kültür ışığını saçmış olan Türk milletidir.
  • Türk ırkı, çok kere öne sürüldüğü gibi sarı değildir. Türkler beyaz insanlardır ve brekisefaldir. Bugünkü yurdumuzun sahipleri, en eski kültür kurucularıyla aynı vasıfları taşıyan çocuklarıdır.
  • Türkler yayıldıkları yerlere medeniyetlerini de götürmüşlerdir. Irak, Anadolu, Mısır, Ege medeniyetlerinin ilk kurucuları Orta Asyalılardır. Biz bugünkü Türkler de Orta Asyalıların çocuklarıyız.(5)

Türk Tarih Tezi, görüldüğü üzere hem yeni kurulan Türk devletinin bulunduğu Anadolu coğrafyasını, hem de Türkistan’ı Türk tarihinin temel teşkil ettiği coğrafyalar olarak sunmaktadır.

Türk Tarih Tezi, eğitime milli bir boyut kazandırılması hususunda da etkili olmuştur. Atatürk, Türklerin amaçsız, etkisiz, cılız, anlamsız, köksüz bir eğitimin çarkları içinde kaldıklarını ve milli benliklerinden habersiz yetiştirildikleri için kendi öz yurtlarında esaretlere sürüklendiklerini görmüştü.(6) Bu durumu ortadan kaldıracak nitelikte atılımlara ihtiyaç olduğunun da farkındaydı. Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu, İstanbul Üniversitesi’ne bağlı Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü ile Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ne bağlı Türk İnkılap Tarihi Enstitülerinin kurulması bu amaca hizmet etmektedir…

Atatürk’ün, eğitimin ‘millet yaratıcı’ işlevinden yararlanarak, Türk kültür birliğini sağlama hususunda çalışmalara giriştiği sunulan örneklerden görülmektedir. Ancak bu idealde önceliğin doğal olarak yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde millet bilinci oluşturmaya yönelik olduğu da gözden kaçırılmamalıdır. 1924 yılında ülkedeki eğitim ikiliğine son vermek için çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu da bu amaca hizmet ediyordu. Bu kanunla Anadolu Türklüğü içerisinde dünya görüşü ve ülkü birliği hedeflenmiştir. Diğer yandan Anadolu’daki Türk inkılabı ile meşgul bulunan Atatürk’ün, 1927’de okuduğu nutkunda Anadolu dışında yaşayan Türklerle ilgili mevzulara çok yer vermediği de görülmektedir. Bunu dönemin reel politiği açısından okumak gerektiğini Atatürk’ün henüz İstiklal Harbi yıllarında, tüm imkansızlıklara rağmen Ortadoğu coğrafyasındaki Türkleri de kurtarmak amacında olduğu gerçeği göstermektedir:

“Sınır meselesindeki görüşümüz en son harp devresinde silahımızla müdafaa ettiğimiz sınırdır… Bu sınır, harita üzerinde, İskenderun’un güneyinden, Halep’in kuzeyinden ve Halep’le Katma arasından geçerek Cerablus köprüsünü, Deyrizor’u ve Süleymaniye sancağını bizde bırakan bir hattır ki, bu hattın güneyinde lisan, medeniyet ve hayat tarzı Arap’tır”.

Bahsedilen hattın güneyini ‘Arap’ olarak nitelendiren Atatürk, dolayısıyla kuzeyinin de Türk olduğunu belirtmektedir (Kuzey Suriye ve Kuzey Irak). Burada önem kazanan soru şudur; “Atatürk’ün Türk Dünyası’na yönelik tüm bu yaklaşım, düşünce ve uygulamaları, Atatürkçü düşüncenin bir parçası değil midir?”

Yukarıda paylaşılan örnekleri de göz önünde bulundurduğumuzda; Atatürkçülüğün, Atatürk’ün düşünceleri, söylemleri, uygulamaları ve ulaşmak istediği idealleri üzerine şekillenmiş bir ideoloji olduğunu; Türk milletine, pek çok alanda olduğu gibi Türk kültür birliği yolunda da bir hedef çizdiğini söyleyebiliriz.

Atatürkçülük, Türk milletinin buhranlı bir döneminde, taklit edebileceği hiçbir örneğin olmadığı bir zamanda kendi kendisini yaratmak durumunda kalmış, özgün bir ideolojidir. Aynı zamanda sadece Anadolu sınırlarının içerisinde vücut bulup yaşamış bir düşünce sistemi de değildir. Atatürkçülüğün ortaya koyduğu anlayış, başta Asya olmak üzere bütün mazlum milletler için bağımsızlık hareketlerinin öncüsü olmuştur. Bu yönüyle evrensel değerlere de sahiptir. Ancak daha önceden de belirtildiği gibi farklı gruplar Atatürkçülüğü farklı şekillerde yorumlayarak, başka manalar çıkarmakta ve istismar etmektedir. Bazıları Atatürk ilkelerini benimsemeyi, bazıları devrimleri korumayı, bazıları yeniden devrimler yapmayı, bazıları sadece laiklik ilkesini, bazıları da tam bağımsızlığı Atatürkçülük zannetmektedirler.(7) Bu durum Atatürkçülüğün öğretimi konusuna da yansımıştır. T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersinde öğretilmesi hedeflenen Atatürkçülük konuları, Atatürkçülüğün tamamını kapsayıcı bir nitelikte olmadığı gibi, onun dinamik yapısının karşısında donuk bir ideoloji olarak öğretimine de dayalıdır.

Son olarak ‘Atatürk ve Türk Dünyası’ başlıklı kısa yazı dizisini en iyi özetleyecek ifadeler olarak Atatürk’ün şu ifadelerini sunuyoruz:

“Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprüleri sağlam tutarak. Dil bir köprüdür… İnanç bir köprüdür… Tarih bir köprüdür… Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimiz içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını beklememeliyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gereklidir” (29 Ekim 1933)

(1) Dönmez, C. (2008). Tarihi Gerekçeleriyle Harf İnkılabı ve Kazanımları. Ankara: Gazi Kitabevi, s.137.

(2) Aynı eser, s. 303.

(3)Kılıç, S. (1998). Atatürk’ün Büyük Özlemi Türk Dünyası’nda Kültür Birliği. Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi (9), 171-179

(4)Dönmez, C. (2006). Atatürk’ün Eğitim ile İlgili Görüş ve Uygulamalarına Toplu Bir Bakış. Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi , 7 (1), 91-109

(5)Karal, E. Z. (tarihsiz). Atatürk’ün Türk Tarih Tezi

(6)Güler, A., ve Akgül, S. (1999). Atatürk ve Eğitim. Ankara: Kara Harp Okulu Basımevi

(7)Dönmez, C., ve Yazıcı, K. (2008). T.C.İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük Konularının Öğretimi. Ankara: Nobel Yayıncılık, s.101-102.