Ateizm-VII

Antikçağ (Devam)

Bilindiği üzere Antikçağ’da Tanrı anlayışı/anlayışları, din, ahlak ve buna bağlı değerler ekseninde sorgulanmaya başlandı. Mesela, Ksenofanes (M.Ö. 570-475)’i ele alalım. Homeros ve Hesiodos’un politeist tanrı anlayışlarını eleştirirken: “Tanrılar ve insanlar arasında en ulu ve tek bir Tanrı vardı… O, insanlara benzemez..Eğer öküzlerin, atların ve aslanların elleri olup da resim yapabilselerdi, kendilerine benzer tanrı tasvirleri çizerlerdi.. Habeşliler kendi tanrılarını basık burunlu ve siyah, Thrakialılar da gök gözlü ve kızıl saçlı olduğunu zanneder” (K. Walther, Antik Felsefe, s. 40-41, İst., 1976). Keza, düşünce tarihinde, hayatını aklıyla idare eden, aşırı istek ve içgüdülerini iradesiyle kontrol altına alan, bütün kararlarında aklının ve vicdanının sesini dinleyen, Bilge bir kişi olarak geçen Sokrat/Sokrates (M. Ö.469-399)’in ölüm gerekçesi, savunmasından da anlaşılacağı gibi, Atina’nın tanrı anlayışına karşı çıkmış olması ve fikirleriyle gençlerin ahlakını bozması iddiasıdır.

Elea ekolünün kurucusu Parmenides’ten de söz etmek gerekecektir. Parmenides (M. Ö. 540-470) Ksenofanes’in öğrencisidir. Kendisinde Anaksimenes, Ksenofanes’in etkileri vardır. O da Heraklitos gibi, âlemi ikiye ayırır: Görünüşler âlemi, gerçeklik âlemi.

Görünüşler âlemi, duyularla idrak ettiğimiz maddi âlemdir, gerçeklik âlemi ise, akılla kavranabilen, görünmeyen âlemdir. Parmenides’de gerçeklik âlemi değişmeyen, aynı kalan, kendi kendinin aynı olan bir ve birlik olan âlemdir. BİR ise, Tanrı’yla bir ve aynıdır. Görünüşler âlemi sürekli değişme ve akış içinde bulunan âlemdir. Eşyanın yanıltıcı birçokluğa büründüğü âlemdir. Düşünce ile varlık aynı şeydir. Yani biz ancak var olanı düşünebiliriz. Yok olanı ne düşünebilir ne de izap edebiliriz. Varlık yokluktan çıkmaz yok olan da var olmaz. Şu halde bir şey hem var hem yok olamaz. Bunun için ona göre, çelişmeye düşmeden bir değişmeden söz etmek, çelişmeye düşmeden değişmeyi düşünmek mümkün değildir. Varlığı izah konusunda kendisinden sonra gelen bütün filozoflara, özellikle İslam dünyasının vahdet-i vücutçularına etki eden Panmenides, oluşu izah için hareketi inkâr etmek zorunda kalmıştır. Varlığın zorunluluğu ve hareketin yokluğu hakkında ilk metafizik mantığı kuran bir filozoftur.

Öğrencisi Zenon (M.Ö. 490-430) keskin zekâsıyla meşhur bir filozoftur. Hareketin yokluğu konusunda verdiği örnek, düşünce tarihinin en çözümsüz paradoksudur. Meşhur koşucu Achillius, önündeki kaplumbağayı sonsuza kadar geçemez. Geçebilmesi için, evvela kaplumbağa ile arasındaki mesafenin ½ sini geçmesi gerekir. Bu ½’yi geçebilmesi için de onun ¼ ünü geçmelidir. ¼ ü geçebilmesi için onun da 1/8 ini geçmesi gerekir… Böylece netice 1/∞ = 0’ dır. Yani hareket yoktur. Aristo, kendisine “mantığın babasısın” diyenlere “Hayır, mantığın babası ben değil, Zenon’dur” demiştir. Zenon tıpkı hocası gibi, Varlığı Bir bilen ve onu tanrıyla özdeşleştiren bir filozoftur.

Sokrat Atina’nın ilahlarına karşı çıkarken kendi düşüncesinin temeline tek Tanrı inancını koyuyordu.  Ona göre faziletin/erdemin varlığı, üstün bir düzenin varlığının ifadesidir. Eğer bu âlemde üstün bir düzen olmasaydı, gerçek bir bilgi de olmazdı. Âlemdeki bu üstün düzen, iyiliksever bir Tanrı’nın varlığıyla açıklanabilir. Bu üstün kuvvet, bu dünyadaki ilahi düzeni gerçekleştirir. Bu düzenin esası da ölümsüz olan insan ruhunun gelecekteki hayatını meydana getirir. Sokrat’ın bu düşüncelerinden onun hem tek Tanrı hem de ahiret inancına sahip olduğunu görüyoruz. Fakat o Atinalılar tarafından ateistlikle suçlanmıştır. Bu satırları yazarken kendi gençlik dönemimdeki komünist olarak nitelendirdiğimiz kişileri hatırladım. Onlara göre kendilerinden olmayan herkes “faşistti” Hatta kendi içlerindeki fraksiyonlar bile birbirlerine faşistlikle suçlarlardı. Herhalde ilkçağ Atina’sını örnek alıyorlardı(!). Aynı durum yobaz kesiminde de var. Kendileri gibi inanmayan, aynı görüş ve yorumu paylaşmayan herkese “kâfir” damgasını yapıştırdıkları gibi. Demek ki fanatizm böyle bir şey.

Ateizmin felsefi bir temeli olmadığı için, felsefi ama dini ve metafizik yorum ve görüşlere karşı tezle çıkan doktrinlerden beslene gelmiştir. Özellikle tarihi materyalizmde bu konularda kendisine pek çok örnek bulur. Materyalist tezlere dayanmaya çalışır. Materyalist filozofları hep ateist gösterirler. Kaldı ki onların birçoğu tanrı yerine maddeyi koyar ona ezeliyet ve ebediyet yüklerler. Tarihi maddecilik ve eleştirisi konusunda Türkçemizde rahmetli hocam Ord Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken’in çok önemli bir eseri vardır: “Tarihi Maddeciliğe Reddiye”, İstanbul Kitabevi, 2. Baskı, İstanbul, 1963. Yeni baskısı var mı bilmiyorum.

Gelecek yazımızda bu konuya devam edeceğiz.