Hayalhâne Yazıları 4; Bacasız Sanayi Cenneti

Zaman zaman aşırı kullanımlarıyla damakta “Yine mi bamya?” dedirten kekremsi bir tad bıraksalar da yerinde ve zamanında söz arasına serpiştirildiklerinde taşın gediğine konulması noktasındaki inanılmaz katkıları yadsınamayacak olan klişeler, aslında bir dilin yıllanmışlığına da işaret eder. Öyle ya, Türk Dil Kurumu eş anlamlısını “basmakalıp” olarak verdiğine göre, biz de ancak uzun yıllar boyunca ve zengin bir kültür çerçevesinde kullanıla kullanıla klişelerin hazırlop fakat gümrah kalıplar olarak öne çıkabileceğini gönül rahatlığıyla savunabiliriz. Yoksa güzel dilimizin verimli bağrından, başka hiçbir dile tam anlamıyla çevrilemeyeceğini, yana kaykılmış Siyam heykelinin “Sülalem rahat!” pozlarını takınarak…

Devamı

Hayalhâne Yazıları-3; Yüreğin Kılcal Damarları

Efendim özellikle 60’lı yılların siyah beyaz filmlerinde sıkça rastlanan türden, İstanbul Türkçesi’nin şahikasında ikamet eden üst seviye sokak ağzının özlenen rayihasının yedi iklim dört bucağa taşıyan bu ifade, aksini söyleyebiliyor olmayı gönülden arzu etsem de bana ait değil. Sözünü açtığımız bu argo demeye dilimin varmadığı “güneşten kahkaha yontan adamlar”ı zihne düşüren capcanlı üslubun en iyi terennüm edicilerinden rahmetli Sadri Alışık’ın adını anımsayamadığım bir filmindeki en vurucu repliklerden birisinde geçen kudretli bir tamlama sadece. Yalnız içinde dünyalar barındıran cinsten o kadar etkileyici bir söz öbeği ki yıllardır aklımda şairin deyimiyle “mıh…

Devamı

Hayalhâne Yazıları-2; “Ağaçlar ayakta ölür”

Sanatçılar dil ve kültür semalarımızın yıldızlarıdır. Bu bağlamda geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz Yıldız Kenter’in vefatı merhumenin, tiyatro ve sinemanın sahneyle peliküle yansıyan ışıltılı gökyüzünden eskilerin eskimez deyimiyle “ismiyle müsemma” parlak bir yıldız gibi kaymasını andırıyor. Benim içinse kişisel anlamda züğürt tesellisi çıkarabileceğim bir durum da yok maalesef. Zira artık hepsi öte tarafa göçmüş Zeki Müren, Neşet Ertaş, Müslüm Gürses, Nejat Uygur, Yıldırım Gürses gibi nice değerlerimizi sağlıklarında dünya gözüyle dinleme ve izleme fırsatım oldu. Ama ne yazık ki eşi Şükran Güngör’ün memleketi bakımından (merhum Aydınlıydı) gelinimiz de olan Yıldız Hanım bu…

Devamı

Hayalhâne Yazıları-1: “N’evet, n’olabilir!”

Özündeki yatan fikre tam olarak inanmasam da şu nevzuhur olduğu kadar da afacan atalar sözünün kısmî gerçekçiliğine ve hatta görece doğruluğuna hayatın dikenli yollarında defalarca şahit olmuşluğum var: “Borç beş yüzü aşınca her gün pirzola yiyeceksin.” Kışırından alınıp düz yorumlandığında gut hastalığına davetiye çıkarmak, işaret ettiği durumun altı çizildiğindeyse ölçüsüz bir hovardalıkla müsrifçe harcamaya teşvik etmek manasına gelen bu sözün, en azından benim için geçerli olan hakikat payı ise kanımca şu noktadır. Bazı konularda imkânlar dâhilinde yapılabilecekler artık tükendiğinde o vadide -canı sıkılmasın diye kafesine konulan sabit süs tekerinin içerisinde…

Devamı

Bruce Lee’ye Kurşun İşlemiyormuş Abi!

Hey gidi çocukluğum hey! “Herkesin çocukluğu kişisel ana yurdudur; dönüp dolaşıp aslında hep orayı arar” diyen hikmet sahibine nasıl da kulak vermez ki insan? Bizim nesil için -hani olanca klişeleşmiş unsuru, geçmişe özlemin üzerine iki çamçak baklava şerbeti dökercesine sıralamış gibi olmayayım ama- 80’lerin gazoz kapağı biriktirilen, tek kanallı, Japon kaleli toprak sahada yapılan kale direği taştan maçlı, hüzünlü çay bahçelerinde uzun yaz geceleri Ümit Besen’den “Canikosu Yesin” dinlemeli, leblebi tozlu, dokuz kat gofretli o ekranı siyah beyaz olsa da kendisi ziyadesiyle renkli yılları artık ufaktan birer hayale dönüşüyor. Efendiliğine…

Devamı

Sevdalanmış Gönüller Gülüyor Coşuyor Eğleniyor!

Efendim bugünkü sohbetimizin başlığını Biricik Sanat Güneşimiz rahmetli Zeki Müren’in bir deterjan markasının reklam filmi için söylediği şarkının ilk dizesinden aldık. Her ne kadar son derece şen şakrak ve bir reklam cıngılına yakışır biçimde kolaylıkla dile dolanan bir ezgi de olsa bizleri daha masum ve yalın yıllara götüren bu şarkının anımsattığı hüzünlendirici bir durum da söz konusu. Rahmetlinin Bodrum Limanı’nda çekilen reklam filminde kendine has yürüyüşüyle teknelerin önü sıra salınırken terennüm ettiği o zamanın reklam müziği günümüzün pek çok iddialı kabul edilen şarkısından her anlamda daha kaliteli. Geçmişin tek kanallı…

Devamı

Ooo, Bizans Kargası Polemon Da Buradaymış!

Dünya sinemasının havada üst üste üç takla atarken elindeki altı patları yan tutarak dört el ateş edebilen tek oyuncusu Cüneyt Arkın’ın bizim kuşakta ve pek çok genç kardeşimizde bıraktığı ölümsüz “Son Türk Kahramanı” algısını besleyen asıl dönem, kendisinin polisiye bombastik filmler çevirdiği yıllardan ziyade peş peşe tarihi filmler çevirdiği senelerdir. Çevrilen filmin bütçesinin ortalama bir taşra nişan töreninin limonata-kuru pasta maliyetini ancak karşılayacak düşüklükte olmasının yol açtığı bazı istem dışı trajikomik haller bir tarafa, yaşamını ortaya koyarak bizlere armağan ettiği bu eserlerden ötürü kendisine hürmette kusur etmemekle yükümlü olduğumuzu düşünüyorum.…

Devamı

Artiz ne arar la bazarda!

Bu lafı diyen elli beş ekran kolormatik gözlüklü, kafasına iki boy büyük sekiz köşe kasketli, belli belirsiz ter bıyıklı ve en önemlisi bütün bunların ötesinde ve üzerinde olmak üzere tespih çeken ellerini arkadan kavuşturarak pekiştirdiği “Buralar dutlukken de ben vardım” tavırlı dayıyı nasıl unutabiliriz. Hatırlarsanız pazarda artış olup olmadığını soran genç muhabirin sorusunu oldukça farklı bir nahiyesinden anlayarak başlıktaki cümleyle atarını yapıp giriyordu muhabbete muhterem dayımız. Sonrasında, muhabbetin ilerleyen demlerinde konuyu araba satışından fındık taban fiyatına doğal bir ustalıkla getiriyordu. Bunu bir tarafa bırakırsak da kendi on beş dakikalık şöhretinin…

Devamı

Beyefendi Bana Döndü ve “Öhö!” Dedi!

Başlık pehlivan tefrikasına dönmesin diye yukarıya kısa halini yazdığımız işbu cümlenin genişletilmiş ve gözden geçirilmiş özgün hali tam olarak şöyledir efendim: “Uçakta gidiyorduk. Beyefendi bana döndü ve “Öhö!” dedi; ben de haliyle bana gösterilen bu mültefit tavırdan etkilenip dayanamadım ve gözyaşlarına boğuldum.” Tabi bu cümlenin, aşağıdaki gibi bir takım uzak yakın kuzenleri de yok değildir: “Telefon acı acı çaldı; arayan başbakandı.” “Sayın bakanımız on milyarlık paketten bahsediyor. Yetmez; bence yirmi, otuz, üç yüz yirmi binlik paketler olmalı!” Bunlar ne mi? Belli türden kalıplaşmış yandaş ‘gazeteci’ (!) cümleleri. Fakat bunları benzerlerinden…

Devamı

Yan Sanayi Var, Çıkma Var Sayın Abicim!

Şu ana kadar tahta sandalyelerine oturulup da herhangi bir Türk ya da dünya klasiğinin okunageldiğine erbain burcuna yıllar önce eriştiğim şu ömrümce bir kere bile tesadüf etmediğim ve fakat buna rağmen benim bilmediğim gizemli bir nedenden ötürü adına ‘kıraathane’ denilen yurt sathına yayılmış felsefe kulüplerimizin başat özelliklerinden birisi cihanın malumudur ki umarsızca paradigma üretmek. Kast ettiğim şu: Bahsi geçen bol çaylı, okeye dönmeli, bataklı, futbol gazeteli, ganyan dergili düşünce derneklerinde biteviye dünyayı üç satırda açıklayan türden gün yüzü görmedik teoriler geliştirilir. Bunun altında yatan ve kıraathane ordünaryüsü dayılarımızın alamet-i farikası…

Devamı

Hazine bonesi, hisse sanatları ve tahvilevalliye binmek üzerine

Hiç unutmam; vakti zamanında, 90’lı yılların bankacılık bakımından ‘çılgın’ yüzde yedi bin beş yüz faizli günlerinde – bu arada bu rakam otogar kafeteryasında talim etmek zorunda kaldığımız metalik tatlı çay gibi sallama değil gerçek bir oran, bir üstadımız ilgili fişi bastırıp çerçeveletmiş ve müfettişlikten sabite geçince genel müdürlükteki odasının duvarına asmıştı- bir reklam vardı. İsmi lazım değil, babamın logosundaki koşturan attan ötürü “Beygir Bank” dediği bir banka, kendi medya grubunun kanallarında hep aynı reklamı aynı sloganla döndürür dururdu: “İ…. Bankası, dövizinize, TL’nize, bütün yatırımlarınıza çok kazandıran banka!” Bu sloganının seslendiren…

Devamı