Batı dilleriyle karşılaşma

1770’de Osmanlı Türk Devleti Rusya’ya yenildi. Osmanlı’nın daha önce aldığı mağlubiyetler ülkeler koalisyonuna karşıydı. İlk defa tek bir devlete karşı kaybediyorduk. Bu yenilgi bizim için bir dönüm noktası oldu. Çok yönlü tesirlerini yaşadık. Dünyanın birinci gücüyken beşinciliğe geriledik. Kendimize güvenimiz bir daha sarsıldı. Eskisi kadar güçlü olmadığımızı iyice anladık. Üzerinde düşünmeye başladığımız asıl konu askerlikte ne durumda olduğumuzdu. Yılmaz Öztuna bunları çok güzel anlatır.

O tarihten itibaren yüzümüzü daha bir kuvvetle batıya döndük. Ceddimiz Osmanlı vaziyetin farkındaydı. İlber Ortaylı’nın dediği “İmparatorluğun en uzun yüzyılı” başlıyordu.  Askerî değişme ve gelişmeleri gecikmeden alıyorduk. Söylenenlerin ve bilinenlerin aksine bir durum vardı. Devlet sadece askerlikle ilgili durumların değil, çok şeyin farkındaydı ve tedbir almaya çalışıyordu.

İlk yapılan iş 1773’de Mühendishâne-i Bahrî-i Hümâyun’u kurmaktı.  1795’de de Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyun’u kurduk. Önemli hamlelerdi. Bu mekteplerde eğitim öğretim Fransızca başlayıp Türkçe devam etti.  Şuurlu tercihti. Yönetenlerimiz yabancı dille eğitimin yanlışlığını biliyorlardı.  Aksi müstemlekelerde olurdu. Bir büyük devletin böyle bir zillete düşmesi akla hayale gelmezdi. O zaman tartışılacak konu değildi.  Biz şimdi bu zilleti tartışmadan, büyük bir lütuf gibi kabulleniyoruz. O zaman, Mühendishâne’nin açılması gecikmesin diye Fransızca başlanmıştı. Dört yıl ve devamında kitaplar Türkçe’ye tercüme edilecek, terimler de Türkçeleştirilecekti.

Zamana uyum bakımından güçlü bir çıkıştır. O devrin Osmanlı Türkiye’si, daha önce olduğu gibi aldığını kendine benzeterek almıştır. Bu gücü vardır. Büyük bir kültür ve teşkilat yapısı hala devam etmektedir. Daha önemlisi kendisinin kılarak almasıdır. Bu hamlelerin yanında idare ve sosyal hayatı da değiştiren gelişmeler yaşanması kaçınılmazdı. Üçüncü Selim, hemen her konuda reformlara girişti. Aralarında meşhur lügatçi Redhosue da olmak üzere yirmi Batılı büyük isme raporlar yazdırdı. Devlet baştan ayağa yenilenecekti.

Edebiyat lokomotiftir

Bu büyük değişimlerin getirdiği çalkantılar, din ulemâsı kaynaklı direnişler,  Üçüncü Selim’in şehâdeti ve muhtelif neticeleri uzun bahistir. Bunları ve devamında olanları yaşadık. Değişmeleri de yaşadık. Batı’nın bizden ileri gittiği askerlik, eğitim vesair hususları almaya çalışırken başka değişmeler de yaşandı. Kültür alışverişi de bu temasların tabii bir sonucuydu. Onları içerden tanımak için buna da ihtiyaç vardı. Tanzimat’la olgunlaşan ve hayatımıza giren sosyal oluşumlar ve kültür etkileşmeleri böyle bir mecburiyetin, en hafifinden öyle bir gerekliliğin sonunda geldi.

Edebiyat her zaman lokomotiftir. Tanzimat Edebiyatı’na bakınca devlet tercihi ve okumuşlar eliyle girdiğimiz yeni medeniyet dairesinin kuvvetli yansımaları hemen anlaşılır. Şiir de edebiyatın lokomotifidir. En kuvvetli olduğumuz şiirde bile yeni bir şiiri, dolayısıyla yeni bir duyuş ve düşünüşü benimsemeye başladık. Çok önemlidir. Adım adım bu değişme ve gelişmeleri anlamadan bugünü anlamak mümkün değildir. Çok iyi anlayıp anlatabildiğimiz bir tecrübe değildir. Sanırım o devri çalışanlar da bunu kabul edeceklerdir.

İlk bakışta görülen şudur: İslâm Medeniyetine girişte neler yaşadıksa, bu yeni medeniyete girişte de benzer durumlar vardır. İlk önce dilde değişmeler yaşandı. Batı medeniyetinin kavramlarıyla düşünmeye başladık. Onları aynı kelime ve seslerle almadık; kendi dilimizde ifade etmeye çalıştık. Kavramları tercüme etmek yerine kendi dilimizde yaratmaya çalıştık. Bu nokta da çok mühimdir. Kavramlar tercüme edilerek düşünceye mâl edilemez. Onları hazmederek kendinizin yapmadan ifade edemezsiniz. Bugün yaptığımız bir ölçüde tercüme olduğu için düşünemiyoruz.

Türkçe kavramlar

Kavramlara karşılık bulma gayretimiz bana olağanüstü gelir. Türkçe’nin gücüne, kendine ve diline inançla ilgilidir. Böyle bir güvenle girişilmiştir. Başka türlü düşünemeyecek kadar kendilerine bağlıydılar. Büyük devlet ve büyük millet refleksi budur. Mesela daha önce yazdığım Şânîzâde’nin tıp terimlerini Türkçeleştirmesi böyledir.  Yeni bir ilim dalı halinde gelişen sosyoloji terimlerini Türkçeleştirmemiz de ona benzer. Yalnız burada bir husus var ki esas konuşulacak mesele odur. Bu kavramları Türkçeleştirirken genellikle Arapça köklerden faydalandık.

Arapça kurallara göre ama Arap’ın da bilmediği terimler yarattık. Türkçe seslerle yarattık. Hürriyet, Cumhuriyet, uhuvvet, müsavat gibi kavramlar onlardandır. Tabii ilimlerin kavramları da öyledir. Fizik, kimya, hendese tabirlerinin çoğu eski asırlarda ve bir kısmı da Mühendishâneler döneminde Türkçeleşmişti.  Bunlar yeni ilimlerin ve yeni dünyanın terimleri olarak Arapça’ya da bizden geçti.

Medeniyet değiştirirken…

Bu, Batılıların kavramları Grekçe ve Latinceden yapmaya çalışmaları gibi bir şeydir. İslam kültür dairesindeydik ve o dünyayı temsil ediyorduk. Böyle düşünüldüğünü ve kavramlaştırmalara böyle girildiğini zannediyorum. Terimlerin neden Türkçe kökler ve eklerle Türkçeleştirilmediği konuşulabilir. Bunu tercih etmemişlerdir. Keşke Türkçe’den yapsalardı, diyebiliriz. Tenkit de edebiliriz. İyi sonuç verip vermeyeceği de tartışılabilir.

Yalnız şunu bilmeliyiz ki o tarihlerde Arapça hala ilimde örnek aldığımız dildi.  Farsça da edebiyatta öyleydi. Bunun için Batı tarzı yeni edebiyatta Farsça ağırlığı artmıştır. Tanzimat Edebiyatı o güne kadar kullanılmayan, şiirimize girmemiş kelime ve tabirlerle dolmuştur. Yenileşmeyi böyle bir tavırla götürmüşüzdür. Farsça’nın ağırlığının artmasını Batı’ya karşı bir doğulu savunması gibi değerlendirmek mümkündür. Öyle bir psikoloji de derinde var olabilir.

Batı dilleri etkisi

Yalnız gelmek istediğim Batı dillerinin etkisi meselesidir. Bu dönemde Fransızca dünya dilidir. En çok onlardan etkilendik. Batı Edebiyatı deyince de ilk önce onları anladık. Tanzimat ve sonrası nesiller Fransız hayranıdır. Paris hayallerimizin şehridir. Okumuşlarımızın Paris aşkı yer yer şaşırtacak ve bugünden bakınca utandıracak seviyededir. Böyle olunca tesirin derin olması kaçınılmazdır.  Edebiyatımızda bunları tenkit eden örnekler yazılmıştır.  Ahmet Midhat Efendi’nin Felâtun Efendi ve Râkım Efendi’si en meşhurudur. Felâtun Bey’in içi boş Batı hayranı taklitçiliğiyle alay edilir. Ömer Seydeddin’in Efruz Bey’i de bu tiplemenin başarılı bir örneğidir. Yani, bu anlayışa tepki gösteren, doğuyu da batıyı da bilen aydınlar vardır.

Fransızca aydınların ikinci dilidir. Birçok Fransızca tabirle konuşurlar. Yalnız konuşma diline değil, yazı diline de Fransızca bolca girer. Mon şer (Mon cher) hitabı günlük dile girmiştir. Şövalye ruhu o edebiyatla alp ruhu’nun yerine kullanılır olmuştur. Salon adamlığı o kültürle şekillenmiştir. Kıraathane yerine kahve, kafe o devirde yayılmıştır.  Centilmen ve centilmenlik üzerine nutuklar söylediğimiz bir zamandır. Nezaket, zerafet deyince Fransız sarayları, baloları, tiyatroları ölçüdür. Teşrifatımız (protokol) değişmiştir. Bütün bir hayatı etkileyecek derecede büyük bir iştir. Doğumdan ölüme kadar insan hayatını ve bütünüyle devlet hayatını yeni baştan düzenleyen bir sosyal hayat ve sistem değişikliğidir.

Sarayda, İstanbul sosyetesinde ve tabii bütünüyle okumuşlarda böyle bir kökten değişme vardır. Âdetâ psikolojik teslimiyet vardır: Onlar ileridir ve ne yapıyorlarsa iyidir anlayışına gelmişizdir. Sanayide, idarede onlardan alacaklarımız vardı. Daha çok kültür almaya başladık. “Onlar gibi olacağız yoksa batarız.” fikrinin hayatımıza tesiri bu aşırılık oldu.  Yenileşmeyi, çağdaşlaşmayı, Batılılaşmayı böyle anlar hale geldik. Bu kadar derin bir değişme dili de değiştirdi. Çok şey aldık.  Bunlar üzerinde durmak lazımdır. Bazıları zamanla tutunamayıp dilimizden ve hayatımızdan gitti. Bugün Mon şer sadece diplomatlarımızı hicvetme makamında kullanılan bir söz. Bir zamanlar her okumuşun dilinde olan Tradisyon kelimesini kullanmıyor, yine an’ane veya gelenek diyoruz. Böyle yüzlerce kelime yüzyıl öncenin aydınlarının dilindeydi.

Bunları tespit ve tahlil eden bir çalışma yapıldıysa da ben bilmiyorum.