Batı Toplumlarının Sekülerleşmesi

Sekülerleşme: Bir sürecin tasviri

Din sosyolojisi modern toplumlarda dinin daralmasının tespiti üzerine gelişmiştir: Dini uygulamanın azalması, ideolojilerin ve dini kurumların nüfuzunun kaybolması gibi. Bilimlerin ve bütün sahalarda teknolojik uygulamaların gelişmesi, kaderine kendisinin hâkim olmasında insanın kapasitesi konusunda bir iyimserliği besliyordu. Aynı zamanda tabiatın kaynakları sınırsız gibi görünüyordu ve modern insanın arzu ve hırslarına sınır koymak gerekmiyordu.

Toplum üzerinde dinin nüfuzunun kaybı, genellikle ve küresel olarak sekülerleşme kavramıyla karşılanmış oldu. Latin kökenli saeculum üzerine kurulmuş bu kelime zaman içinde seculier (din dışı, kutsal dışı), profane (dinden olmayan, dünyevi) manasını çoktan kazanmıştı. Sekülerleşme o halde ilkin dini olandan dünyevî olana bir kaymayı, hemencecik işaret ediyor.

Fakat sosyolojide bu kelimenin manaları, toplumda dinin statüsünü derinden değiştiren ve şu dört prensip anlatımıyla özetlenebilen bir sürecin tamamını kapsamak için tedricen genişlemiştir:

1) Din, artık toplumun düzenleyici bir faktörü değildir. Hıristiyanlıktan modernliğe tedrici kayma içinde beşeri faaliyetin değişmez yüzleri dini vesayetten kurtulmuştur. Aydınlanma felsefesi dönemi içinde kökenlerini bulan bu sekülerleşme hareketi, bizzat hür dönemin, bütün dini mana ve dini tebliğden azat olduğu 1930’lu yıllardan itibaren şiddetli bir hızlanma kazandı. Y. Lambert (1985) geçenlerde, yüzyılın başlangıcından 1980’e kadar bir Brötanya köyündeki günlük hayatı titiz bir monografi içinde yeniden dile getirerek, meselenin anlaşılmasına çok yararlı bir katkıda bulundu. Sosyal düzenleme, kilise hayatı ile tamamen birlikte bulunduğu için böylece “kilise medeniyeti” diye adlandırılan medeniyetin bazı izleri, elli yıla kadar canlı kalmışlardı. Sosyal düzenlemelerin yapıları, bilgileri, ilişkileri, görev değiştirmeleri, maddilik ve geçicilikleri, dini inanç ve uygulamaların etrafında kuruyorlardı. Oysa bugün çan kulesi artık sosyal zamanı belirlemiyor. Dini takvimin büyük bayramları, Noel, paskalya, yortu, ayın için ve kültürel bir araya gelmelerden daha çok, onları şişeye kapatmış gibi olmanın ve sıvışmanın eş anlamlısı olmuşlardır. Bu hür dönemin gerçeğidir; siyasetin, ahlakın, düşüncenin, sanatın ve benzerinin de gerçeğidir. Din sosyolojisi bu evrimin temposunu ölçmeye çalıştı ve böylece Batı toplumlarının modernleşme sürecinin dikkatli bir gözlemleme laboratuvarını kurdu.

2) Medeni durum ve zaman zaman olan büyük törenlerin yönetimi (doğum, evlilik, ölüm) veya pek çok dayanışma ve ağırlama kuruluşları (düşkünler yurdu, sosyal yardımlar), sağlık ve eğitim kuruluşları (hastaneler, okullar) söz konusu olduğunda devlet tarafından sorumluluk yüklenilmiş olan bu kurumların bazılarını din kaybetmiştir. Elinden alınma sadece kurumsal fonksiyonlara dokunmamış, sembolik fonksiyonlara da dokunmuştur. Mesela tıp, şifanın uygulayıcısı ve doğum ve ölüm esnasında görevli olarak kendini sembolik bir gücün tabii uygulayıcısı halinde buldu (P. Bourdieu ve alii 1985).

3) “İnançların çoğullaşması ve özelleşmesi.” Avrupa’nın modernleşmesi Hristiyanlığın Katolik ve Protestan ülkeler arasında bölünmesi ile gerçekleşmiştir. Modern devletler tedricen laikleşmiş, ibadetlere serbestlik tanınmış ve din, ferdi bir şuur işi, özel bir iş durumuna gelmiştir.

4) Ferdi tutum ve yönelişin muhtarlaşması ve değerinin artması. Sekülerleşme, kurumlaşmış ve miras kalmış bir dinden, istekle oluşmuş bir cemaat dinine doğru kaymayı tahrik ediyor. Fert, şahsi gidişin sonunda bu cemaate katılmış ve enerjisinin çoğunu bu serbest katılıma ve kimlik fonksiyonunu devam ettirmeye vakfetmiştir.

Batılı toplumların sekülerleşmesine düğümlenmiş bu 4 özellik, birbirlerine sıkıca bağlanmıştır ve kısmen biri diğerlerine göre izah edilir. Böyle olmakla birlikte, onları ayırt etmek, öte yandan karmaşık bir olayın işaret noktalarını tespit etmeye imkân verir.

Batı toplumlarının sekülerleşmesi karşısında Katolik ve Protestanlık

Fransa’da küçük bir azınlık olan Protestanlar, milli bütünleşmesinin ardından laikliğin ilerlemesine aktif olarak katıldığı halde iyi bilinmektedir ki Katolik kilisesi ile devlet arasında kalınan, devlet ve kiliseleri ayırma kanununca ve aynı zamanda kitabı laiklik tarafından yönlendirilmiş ve odaklaştırılmış bir sekülerleşme görünümü söz konusudur. Üzerinde tarihçilerin ve sosyologların ortak çalıştı çok sayıda dosyanın bulunduğu, dini ve siyasi ilişkilerin bir müşahede alanı, bütünüyle oradadır. Kurumların bünyesinde olduğu kadar toplumun sembolik yapıları seviyesinde de gerçekleşmiş olan yeniden oluşumların tamamına dikkat edilirse ve tarihi bir sosyoloji bunları hesaba katmayı önem verirse, sürecin genişliği, devlet ile kiliseler ilişkilerinin tarihi dosyasını aşar. Siyasi merci kendisini değeri artmış bulduğundan itibaren, inanç çevrelerinin sosyal ve siyasi tavır takınmaları, sekülerleşmeye tepki teşebbüsleri diye göz önünde bulundurulabilir. Bu, din sosyolojisine açılan engin bir araştırma alanıdır: Yeniden yatırım yapmış olduğu dini mesihçilik unsurlarının içinde bulunduğu ütopik ve siyasi tavırlarındaki gibi.

19. Poulat’ın derin çalışmaları, Roma Katolikliğinin kurumsal devamlılığı, coğrafi çeşitliliği, tarihi zamanlılığı içinde, bu evrimi kaydetmek imkanı verdi. Liberalizm ve sosyalizm gibi modernliğin iki yüzü ile Katolik kilisesinin birlikte olduğu bu dünyanın itişlerinin karmaşıklığını ayrıntılı şekilde dikkatlice açıklayarak E. Poulat, modernlikle yüzleştirilmiş Katolikliğin birkaç önemli özelliğini çıkardı: Bir taraftan çoğunluğa dayalı olarak kurumun kontrolün üzerine alan ve özel sahası içinde dinin gerilemesini kabul etmeyen, uzlaşmaz bir Katoliklik, diğer taraftan güç bölgeleri elinden alınmış ve 19. ve 20. yüzyılın dönüm noktasında burjuvalı (kentsoylu) bir dinin niteliklerine Malik olan liberal bir Katoliklik (E. Poulat, 1977 b). Modernliğin içinde yer alması kabul edileceğine ve onunla savaşacağına göre, uzlaşmaz Katolikliğin damarı iki kol verecek: J. Maritain’in eserinde yetkin ifadesini bulan Katolik bütünleyicilik (integralisme catholique) ve bizzat Mgr Lefebree’de tasvir edilmiş bütünleyici ve bütün evrimi reddedicilik (integrisme catholique), (E. Poulat, 1977 a).

Kiliseleri birleştirme akımının ve laikliğin bir sosyolojisine doğru

Kiliseleri birleştirme akımı (oecumenisme) 20. yüzyılın dini buluşu olacak mı? Her ne olursa olsun, bir yandan ütopik (cf. J. Seguy, 1973) ve diğer yandan kurumsal, çeşitli şekiller altında dini olayların kaçamak yolu bulunamaz önemli boyutlarından biridir. P. Berger kiliseler birleştiriciliğini, dini çoğulculuğun gelişmesine kurumların cevabı olarak tahlil eder (P. Berger, 1971). J. Bauberot (1986, 301-302), laikleştirmenin iki adımı etrafında kiliseler birleştiriciliğin teşebbüslerini modelleştirdi. Laikleştirmenin birinci adımında dini hürriyet, inanç çoğulculuğuna izin verir: Artık her şeyi kendinde toplayıcı olmayan fakat sosyal fonksiyonu hala tartışmasız bulunan kiliseler, dini kaynaklardan hala etkilenmekte olan bir toplumda rekabete girişiyor. İkinci adım, dini müesseselerin sosyal rolünün silikleşmesi ile ve dini duyarsızlığın ve inançların parçalanmasının artışı ile belirginleşmiştir. Dini ilgisizliğin artışına karşı koymak için kurumlaşmış dinler, ortaklaşa savunmalarını düzenliyorlar. Tepkisel davranışlarını dinler arası diyalog yararına inanca ait farklılıklarını yumuşatarak gösteriyorlar ve modern toplumlarda dinin savunmasının ortak stratejisini, az çok açıklıkla benimsiyorlar. Laiklik ve kiliseleri birleştiricilik, dinler arası rekabet ortadan kaldırmıyor fakat yeni düzenlemeleri telkin ediyorlar.

Laiklik ve kiliseleri birleştiricilik dosyası Avrupa ülkelerinde İslamcı cemaatlerin artışından, milletlerarası sahada bütünleştirici hareketler ile 20. yüzyılın son 10 yılındaki problemlerin yenilenerek sürüp gittiğinden haberlidir.