İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bir Bıçağın Keskin Ucu

Oyhan Hasan Bıldırki, 1947 yılının Haziran ayında dünyaya gözlerini açmıştır. İlkokulu doğduğu yer olan Bağarası’nda okuyan Bıldırki, ortaokul ve lise yıllarını Aydın’da geçirerek 1971 yılında Bursa Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nü ve 1991 yılında ise Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirerek Kastamonu-Cide-Şenpazar’da meslek hayatına atılmıştır. Pek çok okulda iş yaşamını sürdüren Bıldırki, Kuşadası Kaya Aldoğan Lisesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği mesleğini 1997 yılına kadar sürdürmüş ve bu tarihten itibaren meslek yaşamını emeklilikle taçlandırmıştır. Edebiyatımızın kalbinin attığı önemi haiz dergilerinde kalem oynatan yazarın, şeyhülmuharririn olarak nitelendirilen Ahmet Kabaklı’nın “Türk Edebiyatı Dergisi” hikâyecileri arasında gösterilmesi onun öykücülüğünün ne ölçüde geliştiğini kanıtlar niteliktedir. İlk hikâyesi “Şeftali Çiçekleri” adıyla Hisar’da yayımlanan yazarın, Bir Bıçağın Keskin Ucu adlı hikâyesiyle Töre Hikâye Yarışması üçüncülük ödülü, Kar Üstünde Kan Damlası adlı hikâyesiyle Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması seçiciler kurulu özel ödülüne sahip olması, kaleminin kaviyet ölçüsünü belli ederek bu savı kanıtlar niteliktedir. Bu tanıtım yazısında bir dergici, eleştirmen, deneme yazarı, köşe yazarı, şair, öykü yazarı, gazeteci kimliklerinin kendisini sadece yazar olarak değil; sanatkâr sıfatına layık olarak karşımıza çıkaran Oyhan Hasan Bıldırki’nin “Bir Bıçağın Keskin Ucu” adlı kitabında yer alan öyküleri hakkında bilgi verilecektir.

Edebî yaşamı boyunca beş şiir kitabı, biri nehir roman türünde olmak üzere iki roman, dört hikâye kitabıyla oldukça velûd görünümlü bir sanatkâr olan ama öykücülüğüyle tanınan Bıldırki’nin 2019 yılında Söke’de basılan bu eserinde toplamda 38 öykünün yer aldığı görülür. Bıldırki’nin öyküleriyle karşı karşıya gelen, onlarla yüzleşebilen okurda kalacak en önemli intiba, onun öykü kurgusu üzerinde düşündüğü, söylemek istediklerini farklı şekillerde söylemenin yollarını aradığı düşüncesidir. “Şiir bizim insan yanımızdır” diyen Bıldırki’nin öykülerinde en çok izine rastlanan hususun onun insan yanımızı nesre uyarlaması olmuştur. “Bir şiire takıl(an), peşi sıra sürüklen(en), o şiirin büyüleyici etkisiyle sarmaş dolaş” (s.148)(1) hâldeki yazar, tüm öykülerini sözünü ettiği şiirin büyüsüyle kaleme almış gibidir. Bu bağlamda biçim ve içerik dengesini ayakta tutmayı başaran Bıldırki’nin öykülerine bakıldığında neyin anlatıldığı kadar, “ne?” sorusunun cevabı olan içeriğin nasıl anlatıldığının da umursanışı sezilir. Öykülerinde olaya pek yaslanmadan yaşayan öykücümüz, hikâyeyi bir kesitte ve durumda ele alır. Daha çok gurbet, bireyin ontolojik sorunları, ruhsal sıkıntıları, içinde bulunduğu huzursuzluk, karamsarlık, yalnızlık, yabancılaşma sorunlarıyla, şehir ve tabiat arasında bocalayıştan huzur arayışındaki insanların anlatılması Bıldırki’nin öykülerinin yerel, güncel ve moderniteye yaklaşan taraflarıdır, denilebilir. Tanıtım yazısı, bir eseri bütünüyle, derinlemesine kaydetmez; kesitler sunar. Bundan dolayı biz de bu yazımızda sözü geçen eserden bazı hikâyeleri açıklamaya çalışacağız. Bunu yapmadaki amaç ise merak unsurunu ortadan kaldırmamak ve örnek okurun metinle iletişim kurmasını sağlamaktır:

Acı Tanışma’da “yurdundan ayrı olmanın kahrını duya duya” (s.7) sayısını bilemediği gurbet akşamlarından birini daha yaşayan anlatıcının çalıştığı yabancı bir kasabada kimsesizliğin, gurbetin vermiş olduğu ontolojik sorunları ele alınır. Hikâyede anlatıcının, “Yeni çevresindeki konuşulan dili bilmemesi, öğrenmek istememesi ve bu yüzden kimseyle konuşmayıp” (s.7) içe kapanarak bocalayışı dile getirilir. Ateşim Yanımda öyküsü pişmanlık, aşk ve özlem üçgeni bağlamında ele alınır. Aynalar’da “niçin yaşadığı(nı) sorgulayan ve buna anlam veremeyen” (s.37) anlatıcının içinde bulunduğu bohema psikozu; Bir Başka Şafak’ta tabuların ekseninde yetişen Bircan’ın doğumundan ölümüne kadar geçen zaman diliminde sözü geçen geleneksel tabulara karşı yaşama tutunamama tepkisi ve hazin sonu ele alınır. Yazarın, kitaba ad olarak verdiği ve ödüle layık görülen Bir Bıçağın Keskin Ucu öyküsünde doğup büyüdüğü yeri görmeye giden anlatıcının gördüğü iç değişimler karşısındaki şaşkınlığı karşısında bıçağın keskin ucunun yüreğine batırılışı dile getirilir. “On yıl kadar önce, doğup büyüdüğüm baba yurdumu görmeyi düşündüm. Keşke düşünmez olaydım. Üzülmek ne kelime?” (s.58). Bir Sabah Vakti’nde içinde bulunduğu duruma karşı ontolojik sorun geliştiren Mete’nin geçmiş yıllara -çocukluk- duyduğu özlem ve âna karşı yabancılaşmadan geçmişe kaçarak huzur zamanlarına dönüşü; Düğün’de anlatıcının son gittiği düğünü tabiatından esinlenerek unutamayışı ve şehir yaşamının yeşilsizliğine karşılık “yeşil bu kadar mı güzel olurdu?” (s.93) dediği düğün çevresini Rousseauvari işleyişi görülür.

Bıldırki, hikâyelerinde geçen bu temaları çeşitli unsurlarla süsler ve tahlillere derinlik katar. Örneğin Gökler Hep Mavi Değil öyküsünde iç sıkıntı psikozuna giren bireyin bu iç sıkıntısının mevsimsel, takvimsel süreye de yansıması önem taşır. Bireyin içinde bulunduğu ontolojik yabancılaşma ile ayların eylül olması arasında sıkı bir bağ kurulduğu görülmektedir. “Eylül’de başka bir tat, yüreğimde başka bir burukluk vardı” (s.106). Kişinin burukluğu ise onun gökyüzünü hep mavi olarak görememesiyle açıklanır. Böylece yazar, okurdan hikâyenin başlığından tutun da kişilerinin ruhsal boyutunu, ele alacağı konuyu zaman unsuruyla birlik ve bütünlük içerisinde değerlendirmesini ister. Hamlık adlı öyküsünde yine içinde “yüreğinin bilinmez bir köşesinde düğümlen(en) sıkıntıları peş peşe uyan(an)” (s.159) bireyin ruhsal boyutu gözler önüne serilir. Heves’te ise birey üzerindeki tesiri çatışmaya yol açan şehir yaşamından tabiatın ağır bastığı ontolojik, bağ kurulabilen mekânlara yönelim söz konusudur. “Buradaki hayat beni sıktı” (s.169) diyerek şehir yaşamının bireyi kalabalıkta yalnız bırakan yönünden usanan anlatıcının sadece sevgiyi kucaklayabileceği bir kimlik mekânına hasreti ön plana çıkar. Yazarın, sevgi temasını öne çıkardığı bir başka hikâyesi de İlk Günkü Gibi’dir. Anlatıcı, burada “sevgi(nin) tükenmez bir pınar” (s.186) olduğunun altını çizer ve huzuru yakalamak için sevgi kavramının eşsiz bir kaynak niteliğinde oluşunu okur bilincine aktarmak ister. Bunun en açık örneği ise Umut Yürüyüşü’nde verilir. Yazar için “sevgi” kavramı sevgilinin gelmesiyle beraber filizlenmiştir. Artık hava harikadır, gökyüzünün mavisi değişmiştir, deniz kudurmamaktadır, bahçedeki çiçekler tutuşmuş yanmaktadır.  İşte umudu ve huzuru güneşte arayan yazar, böylelikle gölgeyi, karanlığı, ontolojik huzursuz hâllerini sevgide yok etmiştir.

Böylelikle bireyin tüm varoluşsal çıkmazlarının karşısına sevgiyi, koşulsuz kabul ve huzuru; şehrin bohemasına karşı tabiatın kucaklanışını koyan Bıldırki’nin “Bir Bıçağın Keskin Ucu” başlıklı eserinden bazı öykü kesitleri aynı temalar ekseninde tanıtılmaya çalışıldı. Yazardan ve eserinden bahsetmenin onun tek bir edebî kişiliğinin olmamasından kaynaklı olarak pek çok yolu vardır. Onun romanlarından, şiirlerinden, araştırmacı kişiliğinden ayrı ayrı veya bütünsel bir yaklaşımla söz edilebilir. Bıldırki’nin tek bir yönüyle incelenmesinin mümkün olmadığı hususu da ona sanatkâr zaviyesinden bakmamızı gerekli kılsa da yazının amacı ve mahiyeti bunu sınırlar. Bireyi ele alan, bireyin düşünsel ve duygusal sorgulamalarını yansıtan ve onların iç çatışmalarına ayna tutarak duygu ve düşünce yoğunluklarıyla sevgi, huzur açlığını örnek okura hissettiren örnek bir sanatkâr: Oyhan Hasan Bıldırki’nin bu eserini gönül rahatlığıyla tavsiye ederim…

(1) Bu yazıda Oyhan Hasan Bıldırki’nin yalnızca Bir Bıçağın Keskin Ucu adlı eseri tanıtılacağından yapılan/yapılacak olan alıntılar da sadece bu kaynak esaslı olup bundan sonra verilecek alıntılar dipnotla değil; sayfa numarasıyla belirtilecektir.

*Bu yazı Kitap Şuuru intisabıdır. Editör: Ömer KARABAYIR] www.kitapsuuru.com, info@kitapsuuru.com