Bir İstanbul Seyahati-1788

Şehirler tarihçiler için içerisinde büyük bir labirentin olduğu gizemli sandıklar gibidir. Bu gizemli sandığın açılmasından daha önemli bir şey vardır ki; labirenti oluşturan yolların adım adım tespit edilmesi… Şehirler için muamma olan düğümlerin çözümü ise; parça parça bulunan bilgi cevahirlerinin birleşmesiyle olur. Sonuç olarak labirentin girişinden çıkışına bütün yolları tarihin rehberliğinde aşikâr olur. Tarih sayesinde sokaklarında kaybolmanın mümkün olmadığı bir şehir anlatısı ortaya çıkar. Tarih anlatısını meydana getiren, benzetmemize göre labirenti çözen, unsurlardan birisi de seyahatnamelerdir. Seyyahların dilinden kâğıda dökülenler, sokakları bir gizeme dönüşen şehirleri daha bilinir kılan haritalar gibidir. Seyyah gezdiği, gördüğü ve işittiği her şeyi satırlarına taşıyarak, önce gizemli sandığı açar, sonrasında labirenti çözecek en kıymetli parçaları okuyucularıyla paylaşır. Böylelikle küçük bir bilgi kırıntısı, tarihin nadide bir hazinesine dönüşerek, deneyimli ellerde kıymet kazanır. Bu yazımızda döneminin tarihini az da olsa daha bilinir kılan 1788 yılında İstanbul’u ziyaret eden Giovanni Battista Casti’nin seyahat notlarını ele alacağız.

1788 yılında Osmanlı başkenti İstanbul’u ziyaret eden Casti sıra dışı kişilik yapısıyla dikkat çeken bir entelektüel imajı çizer. Her ne kadar mütevazı bir İtalyan kasabasında doğmuşsa da şair kimliğiyle sanat çevrelerine ihtisap etmiş, sarayın teveccühünü kazanmıştır. Önce İtalya’daki kültür ortamlarında bulunan Casti, ününün artması paralelinde ve vermiş olduğu eserler sayesinde Avrupa genelinde tanınır olmuştur. İtalya’daki üst düzey bürokratik bağlantıları sayesinde Venedik Balyos’u(1) Giralomo Zulian ile İstanbul’a seyahat etmiştir. Venedik’ten yola çıkan ikili Adriyatik’ten sonra Yunanistan’ın güneyinden dolaşarak Adalar Denizi’ni kat ettikten sonra İstanbul’a ulaşmıştır.

Casti İstanbul’da yaklaşık yirmi gün kalmıştır. Bu yirmi günlük süreç içerisinde kendisine sağlanan diplomatik kolaylıklar sayesinde(2) İstanbul’u gezme ve görme fırsatını yakalamıştır. Üst düzey gözlem ve tasvir gücüyle gördüklerini layıkıyla aktaran Casti, edebî kimliğinin vermiş olduğu avantaj sayesinde zengin yorumlarını okuyucusuyla paylaşır. Balyos Zulian da bir rapor hazırlıyor olmasına karşın, Zulian’ın aksine Casti’nin diplomatik ve siyasî bir kaygısı olduğunu düşünmek zordur. Zira kendisi de notlarında seyahatnameyi İtalya’ya döndükten sonra sohbet ortamlarında gözlemlerini anlatmak kastıyla yazdığını belirtir. Fakat her ne kadar da Casti’nin anlatısı bir sohbet mevzusuna sığabilecek kadar detaydan mahrum şekilde tasnif edilse de yorumlar kısa ve öz olmasına ek olarak fazlasıyla kapsayıcıdır. Muhtemel Casti uzun gözlemlerinden elde ettiği detayların toplamını bir sonuç kısmı edasıyla okuyucusuna ulaştırmanın peşindedir.

Her ne kadar Casti İstanbul üzerine yoğunlaşmış olsa da gidiş ve dönüş güzergâhı üzerinde bulunan merkezlere ait gözlemleri de aktarmıştır. Özellikle dönüş yolu üzerinde İzmir, Sakız Adası ve Atina’ya dair önemli bilgiler vermiştir. Casti Sakız Adası’nda M.Ö. 5. Yüzyılda yapılan Salamis Savaşı hakkında bilgi verdikten sonra, bu zaferin anısına yapılan anıtları tasvir eder. İşin ilginç tarafı Venedik Balyos’u bu anıtları gemisine yükleterek ülkesine kaçırmıştır. Tarihi eser kaçakçılığını doğal bir olguymuşçasına anlatan seyyah daha önceki satırlarda değindiği Osmanlı insanının sanat eserlerine karşı umarsızlığını; Balyos Zulian’ın pişkin hırsızlığına halktan tepki olmamasıyla teyit etmiştir.(3)

İstanbul üzerine söylenecek çok şey olabileceği tahminine rağmen, Casti’nin anlattıklarının en dikkat çekici öğelerden seçildiği kolaylıkla fark edilmektedir. Bu yüzden kültürel açıdan Türklere özgü duruşu olan davranış şekilleri mercek altına alınmıştır. Sosyal vurgusu olan anlatıların Doğu’ya karşı aşinalığın olmadığı Casti’nin ülkesinde fazlasıyla dikkat çekeceğine şüphe yoktur. Misal Mevlevi ve Rufai dervişlerinin ayinlerini ayrıntılı bir şekilde anlatan Casti yapılan ritüellerin bir kilise ayininin aksine oldukça renkli ve marjinal(4) olduğunun farkındadır.

Sanat açısından gelişmiş bir bakış açısına sahip Casti’nin İstanbul’da dikkatini en çok mimarî eserler çeker. İstanbul’un Türk ve Müslüman kimliğinin bir tezahürü olarak sokaklarını süsleyen yapıları anlatır. Türk mimari üslubunu tartan seyyahın yorumları daha çok tur rehberinin anlatımına benzer. Ayrıntıya girmeksizin yaptığı yorumlar genel bilgilendirme tarzındadır.

Seyahat notlarının siyasî vurgusunun az olduğu yukarıda belirtilmişti. Ama Casti’nin tamamen siyasî dünyadan bağımsız olduğunu söylemek güçtür. Çünkü yolculuk yaptığı şahsın diplomatik bir kişilik olması Casti’nin Türklerin olumlu-olumsuz yönleri üzerine yorum getirmesine neden olmuştur. Zira dört aylık uzun seyahatleri esnasında ikilinin, Türkler hakkında fikir yürütmeleri olasıdır. Özellikle Batılılar için cazip gelen saray yaşamı özel ilgisine matuf bir şekilde satırlara taşınmıştır. Özel, gizli ve bilinmez olan saray yaşamı hakkındaki efsanelerin aksine dışarıdan gözlemlerini anlatan Casti hayal mahsullerini Batıya servis etmeyi maharet sayan eşhasın aksine fazlasıyla reel dünyanın içindedir. Fakat yine de dedikoduların etkisinden olacak, dönemin padişahı I. Abdülhamid (1774-1789)’in hangi cariyesine tutulduğu gibi vasatın altı dedikodulardan bahsetmektedir.

Casti’nin notları genel olarak değerlendirildiğinde, Türkler hakkında olumlu bir intiba edindiği ilk olarak göze çarpar, hele bazen öylesine müşfik davranır ki Türk olan birinin bu yorumlardan göğsünün kabarmaması imkânsızdır. Misalen; “Şehirde hemen hemen hiç hırsızlık yaşanmıyor, maalesef bizde çok aranan, ancak nadiren bulunan bir özellik.(s.20)… Ayrıca Türklerde kamu malı da çok kutsaldır, bu sebeple diğer milletlerde yaygın olan devletin malının çalınması ve yağmalanması, Türklerde pek bilinmez(s.21).” Bazen de seyyah Osmanlı’nın çöküşünün karakteristik özelliklerine dair gözlemlerinden sezinlediği tüyoları okuruna sunarak, Türklerin mevcut durumlarının neden bu kadar umutsuz olduğuna vurgu yapar: “Türkler çalışmayı, endüstriyi, tarımı, ticareti ve diğer işleri ihmal ediyor, bunlara değer vermiyorlar. Her şey harap halde, gelişmek için en ufak bir gayret göstermiyorlar… Modern bilimlerden hiç birine karşı bir merak veya istek bulunmuyor. Tembellik, cehalet ve özensizlik içinde evlerinde oturuyorlar. (s.24).”  Bu tarz karakteristik vurgular bir kaç yerde daha kendisini gösterirken, manevi hasletler açısından Türkler için olumlu bir anlatım söz konusu iken, hamaset ve kibrin yıpratıcı etkisinin sirayetine bağlı olarak maddi ve dünyevi ilerleyişin ülke insanın pek umurunda olmadığı defaten yinelenir: “Onur ve kibirleri, dinlerinin getirdiği önyargılarla da birleştiği için Türkler, aydınlanmış ulusların bilim alanındaki üstünlüğünü kabul etmeyi, bu ulusların keşfettiği metot ve sistemleri taklit etmeyi, kendilerine yakıştırmıyorlar, bu konuda çok mağrur ve inatçılar. Bu gurur sebebiyle aynı zamanda imparatorluklarını korumak için gerekli taktikleri, askeri ilimleri, modern savaş disiplini ve düzeni gibi konuları öğrenme konularında da geri kalıyorlar (s.25).

Eserdeki gözlemler farklı başlıklar altında toplanarak sunulmuştur. Bu yüzden günlük tarzı, kronolojik bir sunum söz konusu değildir. Üstelik başlıklar arasında hâkim bir intibak yoktur. Örneğin, veba, kadın-erkek ilişkileri, ordu, adalet, lüks eşya, köleler, hamamlar, yangın, savaş, hırsızlık, veraset sistemi, namaz, cirit oyunu vb. gibi değişik konuların alt başlığı olarak tasnif edilebilecek birçok konu ele alınmıştır.

Eser 54 sayfalık küçük bir risaleyi andırsa da içerik açısından oldukça zengin bir tablo sunmaktadır. Çevirisinin iyi bir şekilde yapılması dil ve anlatım yönünden okurun işini kolaylaştırmaktadır. Eserde gravürlerin kullanılması anlatılan dönemin göz önüne gelmesini sağlamaktadır. Ama resimlerin küçük boyutta olması ayrıntıyı arayan gözler için handikaptır. Zira bu tarz eserler için büyük boy ve renkli baskı çok büyük avantajdır. Resimlerin esere ayrı bir hava verdiği gibi Casti’nin notlarının sonuna eklenen harita da pek çok şeyi netleştirmektedir. Eserin emsallerinin bazılarında haritanın olmaması seyyahın nasıl bir güzergâh takip ettiğinin okur tarafından bilinmesini zorlaştırmaktadır. Son olarak eserde dizin kısmının bulunmaması göze çarpan bir eksikliktir. Eser sayfa sayısı olarak yoğun olmasa da gözler dizin eklentisini aramaktadır.

Sonuçta 1788 senesinde Osmanlı başkenti ve topraklarının nasıl olduğu hakkında güzel fikirler veren bir eser dilimize kazandırılmıştır. Osmanlı toprakları 20. yüzyıla gelinceye değin yabancı birçok seyyah tarafından ziyaret edilmiştir. Bu seyyahların eserleri büyük bir külliyata tekabül ettiği gibi ilgili literatüre eşsiz katkılar sağlamıştır.  Dönemindeki tarihi bilgilerin teyit edilmesi, gizli-kapaklı kalmış olayların aşikâr kılınması, kolaylıkla erişilemeyecek kıyıda-köşede kalmış bilgilerin gün yüzüne çıkarılması topraklarımızı ziyaret etmiş bu seyyahların notlarından derlenmiştir. Bu nedenle yabancı seyyahların notlarının dilimize çevrilmesi, her halükarda tarihimizi zenginleştiren bir unsurdur. İsmi geçen eser bu nedenle üzerine düşen görevi yerine getirmiştir.

  • 1) Venedik’in Osmanlı toprakları içindeki konsoloslarına bu isim verilirdi. İlerleyen zamanlarda diğer ülke diplomatları içinde bu tabir zaman zaman kullanılmıştır. Bkz. Mahmut H. Şakiroğlu, “Balyos”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, Cilt: 5, Ankara, 1992, s. 43-47.
  • 2) Casti şehir içinde gezerken güvenliğini sağlamak üzere kendisine bir yeniçeri refakat etmektedir.
  • 3) Üstelik Casti’nin anlattıklarına göre Balyos Zulian Atina yakınlarında tarihi bir heykeli daha çalma girişiminde bulunmuştur. Fakat halk heykeli kutsal saydığından, çalınmasına engel olmuştur(s.50).
  • 4) Rufai dervişlerinin ateş yutma şiş saplama gibi ayinlerini izlemiştir.