Bu bütçe açıkları, yaratılan bu yapı maalesef Sn. Berat Albayrak’ın açıkladığı yeni ekonomi programının çöküşünün de göstergesidir.

Ekonomist Halil İbrahim Bayrakçı ile bütçedeki açığı, finans kuruluşlarının uygulamış oldukları faiz indirimini ve TCDD’nin satılması hakkındaki iddiaları konuştuk.

2019 yılı bütçe açığının Cumhuriyet tarihinin en büyük bütçe açığı olarak rekor kırmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle şunu söylemek isterim ki bu beklenen bir sonuçtu. Çünkü 2018 krizi sonrası hükümetin aldığı tedbirler palyatif günü geçiştirmeye yönelik, krizi ötelemeye yönelik tamirlerdi. Taze kaynak gerektiğini daha önce de belirtmiştim. Bu kadar taze kaynağı yaratmak için de özellikle dış kaynağa ihtiyaç vardı. Bu dış kaynak da gelmeyince hükümet kendi harcama politikalarını borçlanma ile karşılamak durumunda kaldı. Bu da inanılmaz bir borçlanma politikasına girmiş durumda.

Hazine Bakanlığımızın yayınladığı istatistiğe göre ki geçen hafta revize edildi. Toplam iç borç çevirme oranımız vardır. Toplam iç borç çevirme oranlarımız da normalde hep 100’ün altında seyrederdi. Meşhur 2008-2009 krizi akabinde 3.5’lere çıkmıştı. Normalde 90, 89.4, 70’ler şeklinde seyrederdi. 2017 sonrası ilk kez 125’i geçti. Geçtiğimiz sene biraz düşermiş gibi oldu. Bir şekilde normalize ettiler. Ama 2019 senesinde rekoru kırdık. %132,4 oranına çıktı. Yani iç borca çeviremiyoruz, çeviremediğimiz gibi de inanılmaz bir ek borçlanma ihtiyacına giriyor kamu maliyesi. Bir de 2019 senesi içerisinde hazineye normalde artırım olması gereken 47 milyar TL’lik bir Merkez Bankası kaynak aktarıldı. Bu aslında normalde aktarılmayan, aktarılmaması gereken Merkez Bankası’nın bünyesinde kalması gereken bir para iken hazineye 47 milyar TL’lik bir kaynak yaratıldı. Buna rağmen %132,4. Yani bu oranı da kattığımız zaman çok daha büyüyor. Cumhuriyet tarihinde yok böyle bir şey. Bunları da eklediğimiz zaman olağanüstü bir borca çıkıyor. Sıkıntı şu: bu tek seferlik 2019 senesindeki yapılanmaya, 2018 krizinden etkilenmiş ülke ekonomisini düzeltmeye yarayacak politikalar çerçevesinde bu kararlar alınsaydı bu anlaşılabilirdi. Tek seferlik bir şey olurdu diye düşünüyorum ama bu değil. Geçen sene de bunu yaşadık. Bu sene belki de 2 katını, 3 katını görebiliriz. Çünkü yaklaşık 340 milyar TL’lik bütçe açığı ile geçen seneyi bitirmiştik. Bu sene bu rakamın 350 milyar TL’lere çıkmasın önünde herhangi bir engel yok. Bu korkunç bir hadise. Çünkü artık Türkiye Cumhuriyeti’nin merkezi bütçesinin yönetilemez olduğunu, sorumluluk alanlarının dışına çıkıp kendisi ile beraber hazinenin aynı zamanda bankacılık sektörünü ve reel sektörü de çökertecek bir duruma girildiğini gösteriyor. Bu nasıl izah edilebilir? Şimdi herkes “hazine boşalsın ne olacak?” diye sorabilir. Tamam, hazine boşalsın da hazine boşaldığı zaman reel sektör borçlanamayacak. Buna dışlama etkisi diyoruz. Hazinenin hızlı bir şekilde böyle borçlanması çok ciddi bir dışlama etkisi yaratır. Bu borçlanma, bireylerin özel sektörün borç verme limitlerinde faizden borçlanmayayım, yatırımlarımı erteleyeyim diyebilir ama hazine gibi kamu dairesi gibi kurumlar bunu yapamazlar. Faiz kaç olursa olsun piyasadan borçlanırlar. Doğal olarak bu bir zincirleme reaksiyondur. Bu bütçe açıkları, yaratılan bu yapı maalesef Berat beyin açıkladığı yeni ekonomi programının çöküşünün de göstergesidir.

2018 krizinde bizi ayakta tutan 2 temel dayanak noktamız vardı. Bir tanesi bankalarımızın sermaye oranlarının yüksekliği idi. İkincisi de kamu borçlanmamızın dünya standartlarının altında olmasıydı. Maastricht kriterleri kamu borçlarının %60’ın üzerinde olmasını önerirken bizde bu oran %35 – %40 seviyesindeydi. Ama iki şey oldu. Bir, kamu maliyesi hızlı bir şekilde bozuldu. Hızlı bir şekilde hiç kimsenin tahmin edemeyeceği bir borçlanmaya gidilmiş vaziyette. Ve kamu giderleri kontrol altına alınamıyor. İkincisi de öz sermaye yeterliliği. Bankalarımızın sermaye durumları sorgulanır halde. Takipteki alacakların ya da batık kredileri çok tartışılırken aynı zamanda özel bankaların bu şekilde iç borçlanma kredi finanse etmeye çalışması söz konusu değil. Artık Türkiye ekonomisi cari açık vermek durumunda. Çünkü bazı ithalat noktalarımız var. Artık burada bunu yapmamız lazım. İthalatları erteleyemiyoruz. Ne olursa olsun onları yapmak durumundayız. Cari açığın da bir şekilde tekrar finanse edilmesi gerekiyor ama aynı zamanda hem bu aşırı bütçe açıklarını hem de bankalarımızın bilançolarını tekrar kuvvetlendirici şekilde bir sermaye girişine hem de dolar kurunu kontrol altına alacak şekilde piyasa dengelerini gözetecek bir mekanizmamız yok. Bu olmadığı için de ekonomik dengeler bozuldu. Bundan sonra yaşanacak şey Türkiye ekonomisinin hızlı bir şekilde diğer bozulmamış göstergeleri neyse onların da bozulmasıdır. En başında döviz kurudur, enflasyondur ve hane halkının gelirleridir.

Merkez Bankası’nın ve diğer finans kuruluşlarının uygulamış olduğu faiz indirimi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Mevcut faiz indirimi piyasa koşullarında gerçekleşmiyor. Piyasa koşullarında gerçekleşmediği için de devletin bir baskısının eseridir. Merkez Bankası’nın faiz indirimi sonrasında piyasa koşullarında herhangi bir bankaya gidip mevzuatınızı yatırdığımızda alabileceğiniz maksimum faiz oranı %12. Merkez Bankası’nın beklenti anketine göre yılsonu dolar kuru 6,41 olarak açıklandı. Şimdi şöyle düşünün. Elinizde 100.000 liralık paranız var. Siz bunu dolara çevirip yıllık %2 dolar faizini de alıp yılsonuna geldiğinizde kazanacağınız oran yaklaşık %12’lik bir pay. Aynı parayı alıp TL mevduatına yatırdığınız zaman alacağınız para aynı yine %12. Şimdi siz riskli Türk lirasına mı yatırırsanız? Yoksa paranızı dolara mı? Şimdi bu koşullar altında parasını korumak isteyen yatırımcının nasıl batmamasını, dayanmasını beklersiniz? Tabi ki dolara gitmesini beklersiniz veya altına kaymasını beklersiniz. Zaten olan da bu. Her faiz indirimi sonrası Türkiye Cumhuriyeti’ndeki Yahudiler yani tasarruf sahipleri paralarının bir kısmını döviz olarak kullanıyorlar. Geçtiğimiz 2 hafta içerisinde yaklaşık 500 milyon dolarlık bankalarındaki mevduatlarını altın cinsine, dövize çevirdiler. Bu yanlış bir politika. Piyasayı bu faiz indirimleri ile birlikte dolarize ediyorsunuz. Piyasayı faiz indirimleri ile birlikte Türk Lirasından kaçırıyorsunuz ama bizim tam tersini yapmamız gerekiyordu. Çünkü insanlar yatırımlarını Türk Lirası ile yaparlar. Türk Lirasını bu insanların elinde tutmamız lazım ki bu insanlar yatırım yapayım, bir şeyler alayım ekonomiye güven duyayım, bir fabrika açayım desinler. Bunu demiyoruz. Faiz indirimi yaparak adama diyoruz ki: “Sen hiç işe girme paranı dolara veya başka bir şey çevir zaten hiçbir şey yapmasan bile para kazanacaksın.” Şimdi bu şartlar altında Türkiye Cumhuriyeti’nde daha önce hiç olmamış bir olay oldu. Türkiye toplam tasarruflarının yaklaşık %49,5’i dolar, döviz mevduatı cinsinden. Bu birinci tehlike. Esas bizim düşünmemiz gereken, faiz indirimi sonucu insanları dolara kaçırmanın, dövize kaçırmanın yarattığı ikinci sıkıntı ne? Belli bir müddet sonra insanlar şunu diyebilir: “Zaten %2 dolar üzerinden işlem yapıyorlar, zaten sistemde bozulmuş vaziyette. Bankalara da güven kalmamış vaziyette. En iyisi ben bu parayı elimde tutayım, bu paraları alıp işte dağ başına götüreyim” Böyle bir zihniyete insanlar sokulmaktadır. Yani parayı sistemden çıkartma imkânını sağlamaktır. Gerçek tehlike budur. Neden? Çünkü bankacılık sisteminden bir para çıktığı zaman, bankadan çekilen her bin lira karşılığı da yaklaşık 7-8 liralık toplam piyasadan kredi çekilmesine yol açacak bir tufanı tetiklemiş olursunuz. Bu korkunç bir durum. Bu hiçbir bir şekilde ekonomi biliminin mantığıyla ya da ekonomi bilimine de gerek yok insanların mantığıyla uygun bir durum değil bu faiz indirimi. Çünkü faiz indirimi yaptığınız zaman ekonomik ajanların, tasarruf sahiplerinin yapacağı iş belliydi. Türk Lirası, faiz indirimi doğal bir şekilde olsaydı, ekonomide zenginlik yaratsaydı veya ekonomimizde bir şekilde büyümeye ya da Türk Lirasına değer kazandıracak bir ihracat hamlesine katma değerli mallar üretebilseydik o zaman zaten normaldi. Sayın Cumhurbaşkanı istediği için, Sayın Cumhurbaşkanı dilediği için bu hadise oluyor. Bu tabi otomatikman hem bankacılık sistemini hem kredi mekanizmalarını hem de eninde sonunda da Türkiye ekonomisini toplu bir şekilde tahrip edecek sonuçları olacağını öngörüyorum.

Son açıklanan kısa vadeli dış borç stokları ne ifade etmektedir?

Dış borç stoklarının veya iç borç stoklarının Türkiye’de kümülatif olarak toplamı Gayri Safi Milli Hasıla’ya oranı çok düşük. Mesela

Japonya’da toplam kamu borcunun GSMH’ye oranı %250 civarında. İtalya’da %150 civarında, İngiltere’de %120, bizde ise %35-40. Ama problem bu değil. Problem toplam borç stoğumuzun büyüklüğü değil. Problem her zaman ve her zaman borç stoğumuzun vadesi. Mesela Japonya’nın ortalama vadesi yaklaşık 6 yıl. Türkiye’nin dış borç vadesi yaklaşık 21-22 aydı. Şu anda 11-12’ye düştü. İç borçta da

Röportajın başında konuştuğumuz gibi bütçe açıkları artık raydan çıkmış durumda. Kamu bütçesinin, kamu maliyesinin bir şekilde toparlanması lazım. Bu şekilde nasıl toparlanacak? Elimizde avucumuzda paraya çevrilebilecek ne varsa onları parayı çevirmeniz lazım. Çünkü bu borçlanma ile veyahut Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın kaynaklarına bir şekilde çökerek olmaz. Paraya çevirmemiz lazım. Bu Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları olur, başka şey olur artık paraya ne çevrilecekse o olur. 3. köprü olur, havaalanı olur, ne satılabiliyorsa. Bununla ilgili bir aksiyona geçebilirsiniz. Ama burada başka bir sıkıntı daha var. Şimdi bu gelen insanlar da bunları haraç fiyatına alacalar. Ekonomik olarak sıkıntısındasınız, ihtiyacınız var, tok satıcı değilsiniz. Bunun içinde bu kötü durumumuzdan bir şekilde istifade etmeye çalışacaklardır. Ama bir sıkıntı daha var. Hepsini satsak da derdimize deva değil. Mesela Türk Telekom’u tekrar satalım diyelim. Türk Telekom’u satsak da bu borçlanma hızıyla 1 aylık, 2 aylık borcuna ancak karşılık gelebilir. Demek ki sıkıntı elimizdeki kamu mallarını satarak bir gelir elde etmek değil. Önemli olan bu gider akışını kontrol edebilmek. Bu gider akışını kontrol edebilmek için devletin mesela Kanal İstanbul gibi ne gibi harcamalarını değiştirecek önlemler almaları gerekiyor. Devletin tekrar kendine çeki düzen vermesi gerekiyor. Son üç dört yıl içerisinde yaklaşık 2,5 milyon memur aldılar sanki işsizlik sorunu sadece bununla çözebilecekmiş gibi. Biz insanlara iş veriyoruz, işe işe alıyoruz ama bu insanlara devletin verecek parası kalmadı. Neden? Devletin milletten toplayacağı bir vergi kalmadı. Devletin vergi toplaması gerekiyor. İnsanlar vergi ödemiyor çünkü geliri yok. Geliri olmayan insan vergi ödeyemiyor. Türkiye’de çok ciddi bir vergi rezistansı başladı. Vergi direnişi başladı. İnsanlar artık vergi ödememek için, aşırı vergi ödememek için kaçak tütün içiyorlar. Kaçak alkol tüketiyorlar. İnsanlar kaçak benzin kullanıyorlar. Devletin regüle ettiği her sistemden dışarı çıkıyor insanlar. Bu da çok ciddi bir kayba yol açıyor. Zaten kurumlarımız, şirketlerimiz kazanamadıkları için, kâr edemedikleri için zaten kurumlar vergisini de ödemiyorlar. Dolaylı vergilerden alınan paraların da bir şekilde insanların gelir azalması sebebiyle kaçması ile birlikte hızla çöküşe doğru gitti. Bu olmadı. İstersen demiryollarını sat, istersen Türk Hava Yolları’nın sat. Türk Hava Yolları’nı da satmaya çalışacaklar. Bundan sonra başka şeyleri de satmaya çalışacaklar. Elde avuçta ne

varsa satamaya girişecekler. Ama derdimize deva olmayacak. Aksine çok daha hızlı ve acil ihtiyaçtan dolayı bunu elden çıkarmaya çalıştıkları için yarın bir gün satsalar dahi başımıza çok daha büyük problemler, daha büyük dertler açacaklar. Çünkü düzgün bir özelleştirme olmayacak, düzgün bir satış olmayacak. Alacağımız paranın yetip yetmeyeceğini boş verin. Yarın bir gün satış yapılan yerlerin kendi keyiflerine göre ki Türk Telekom’da da gördük zamanında, farklı işler yapabilecekleri düşünüyorum. Maalesef durum bu vaziyette. durum daha kötü, biraz daha karışık. Çünkü iç borçlanmada kamu bankalarını da kullandığımız için. Ama orada da bir sıkıntı var mesela ekonomik yükseliş ile beraber 65 aylara çıkan ortalama vade şu anda 30 ayları düşmüş vaziyette. Şu anda da hızlı bir şekilde vadelerimiz kısalıyor. Bu şunu getiriyor; biz uzun vadeli borçlanmadığımız için vade süreleri uzun olmadığı için çok hızlı bir şekilde yeni borçlanmaya gitmek durumunda kalıyoruz. Her yeni borçlanmaya gittiğimizde vade sorunu sebebiyle borç verecek kişilerin farklı muamelesine maruz kalıyoruz. Esas büyük tehlikede şu; Allah muhafaza sürece çünkü vade süreci kısaldığı sürece yani örnek verecek olursak bizim ortalama vademiz 80 ay olsun. 80 ay içerisinde yaklaşık 5-6 sene içerisinde bir kriz yaşama ihtimalimizle, 12 ay veya 11 aylık vade ile çalıştığınız zaman kriz yaşama ihtimaliniz neredeyse 5 katı 6 katı. Vade ne kadar uzarsa krize yakalanma ihtimaliniz o kadar azalır vade ne kadar kısa olursa krize yakalanma ihtimaliniz artar. Çünkü o kısa vade içerisinde muhakkak eninde sonunda ekonomik dengelerin bozulduğu bir sürece girebilirsiniz. Şimdi bizdeki sıkıntı; vadelerimiz hızlı bir şekilde kısalıyor çünkü kreditörlerin Türkiye’ye karşı, Türk ekonomisine karşı güvensizliği var. Güvensiz olduğu için de sana 10 sene para bağlayamam, 1-2 sene en fazla bağlayabilirim diyor. İkincisi, vadeler de kısaldığı için otomatik olarak belki 2-3 ayda toparlayabileceğimiz herhangi bir sallantıda daha vade kısalığından dolayı ani faiz yükselişlerine duçar olabiliriz çünkü 2002 krizinde de bunu yaşamıştık. Çok hızlı bir şekilde yüksek faizler vermek durumunda kalmıştık. Vade kısalığının böyle bir etkisi var. Üçüncüsü; vadeler kısaldıkça Türkiye Cumhuriyeti’ni ihtiyaç duyduğu uzun vadeli projelere aktarılacak kaynak kalmayacak. Çünkü 10 senelik bir projeyi 1 senelik bir kredi ile yapamazsınız, finanse edemezsiniz. Doğal olarak da otomatikman özel sektörün de vadelerinin kısaldığı anlamına geliyor. Bir de şöyle düşünelim, o zaman mesela bizim 3-4 senelik bir yatırıma ihtiyacımız var. Mesela bir fabrika kuracaksınız ya da baraj yapacaksınız bu tip bir üç senelik, dört senelik alacağınız vade ülke borçlanma vadeleri kısaldığı için sizi de kısaltıyor. Otomatikman büyük yatırımlar da yapamıyorsunuz. Özel sektörün hacmini, özel sektörün yatırım kabiliyetlerini de engellemiş oluyorsunuz. Bunu da nereden takip edebiliyoruz? Mesela sabit sermaye yatırımlarına baktığımız zaman Türkiye’de son 2 senede Türkiye Cumhuriyeti’nin borçlanmasındaki vadelerinin azalmasına paralel olarak hızlı bir şekilde düşmüş. Artık insanlar yatırım yapmaz hale gelmişler. Sabit sermaye yatırımlarının hızlı bir şekilde sıfıra hatta eksiye bile düşmesinin bir bacağı ekonomiye güvensizlikse diğer bir bacağı da finansal yetersizliktir, finansal kabiliyetsizliktir.

Son günlerde gündemde olan TCDD’nin satılacak olması iddiaları hakkında neler söylemek istersiniz? Bahsedilen düzenlemeler ne anlama geliyor?

Röportajın başında konuştuğumuz gibi bütçe açıkları artık raydan çıkmış durumda. Kamu bütçesinin, kamu maliyesinin bir şekilde toparlanması lazım. Bu şekilde nasıl toparlanacak? Elimizde avucumuzda paraya çevrilebilecek ne varsa onları parayı çevirmeniz lazım. Çünkü bu borçlanma ile veyahut Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın kaynaklarına bir şekilde çökerek olmaz. Paraya çevirmemiz lazım. Bu Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları olur, başka şey olur

artık paraya ne çevrilecekse o olur. 3. köprü olur, havaalanı olur, ne satılabiliyorsa. Bununla ilgili bir aksiyona geçebilirsiniz. Ama burada başka bir sıkıntı daha var. Şimdi bu gelen insanlar da bunları haraç fiyatına alacalar. Ekonomik olarak sıkıntısındasınız, ihtiyacınız var, tok satıcı değilsiniz. Bunun içinde bu kötü durumumuzdan bir şekilde istifade etmeye çalışacaklardır. Ama bir sıkıntı daha var. Hepsini satsak da derdimize deva değil. Mesela Türk Telekom’u tekrar satalım diyelim. Türk Telekom’u satsak da bu borçlanma hızıyla 1 aylık, 2 aylık borcuna ancak karşılık gelebilir. Demek ki sıkıntı elimizdeki kamu mallarını satarak bir gelir elde etmek değil. Önemli olan bu gider akışını kontrol edebilmek. Bu gider akışını kontrol edebilmek için devletin mesela Kanal İstanbul gibi ne gibi harcamalarını değiştirecek önlemler almaları gerekiyor. Devletin tekrar kendine çeki düzen vermesi gerekiyor. Son üç dört yıl içerisinde yaklaşık 2,5 milyon memur aldılar sanki işsizlik sorunu sadece bununla çözebilecekmiş gibi. Biz insanlara iş veriyoruz, işe işe alıyoruz ama bu insanlara devletin verecek parası kalmadı. Neden? Devletin milletten toplayacağı bir vergi kalmadı. Devletin vergi toplaması gerekiyor. İnsanlar vergi ödemiyor çünkü geliri yok. Geliri olmayan insan vergi ödeyemiyor. Türkiye’de çok ciddi bir vergi rezistansı başladı. Vergi direnişi başladı. İnsanlar artık vergi ödememek için, aşırı vergi ödememek için kaçak tütün içiyorlar. Kaçak alkol tüketiyorlar. İnsanlar kaçak benzin kullanıyorlar. Devletin regüle ettiği her sistemden dışarı çıkıyor insanlar. Bu da çok ciddi bir kayba yol açıyor. Zaten kurumlarımız, şirketlerimiz kazanamadıkları için, kâr edemedikleri için zaten kurumlar vergisini de ödemiyorlar. Dolaylı vergilerden alınan paraların da bir şekilde insanların gelir azalması sebebiyle kaçması ile birlikte hızla çöküşe doğru gitti. Bu olmadı. İstersen demiryollarını sat, istersen Türk Hava Yolları’nın sat. Türk Hava Yolları’nı da satmaya çalışacaklar. Bundan sonra başka şeyleri de satmaya çalışacaklar. Elde avuçta ne varsa satamaya girişecekler. Ama derdimize deva olmayacak. Aksine çok daha hızlı ve acil ihtiyaçtan dolayı bunu elden çıkarmaya çalıştıkları için yarın bir gün satsalar dahi başımıza çok daha büyük problemler, daha büyük dertler açacaklar. Çünkü düzgün bir özelleştirme olmayacak, düzgün bir satış olmayacak. Alacağımız paranın yetip yetmeyeceğini boş verin. Yarın bir gün satış yapılan yerlerin kendi keyiflerine göre ki Türk Telekom’da da gördük zamanında, farklı işler yapabilecekleri düşünüyorum. Maalesef durum bu vaziyette.