Din ve toplum

“Religion” kelimesinin etimolojisi ilgi çekicidir. Bu kelime lider, relier (bağlamak, birbirine bağlamak, yeniden bağlamak, bir araya toplamak) demek istenen, Latince ligare, religare fiillerinden gelmektedir. O halde “la religion=din”, insanları birbirine, göğe, bir Tanrı’ya bağlayan demek olacaktır. Fakat “religion” Latince “legere”, yani cueillir (toplamak) manalarını işaret eden relegere fiillerinden de gelmiş olabilecektir. Emile Bonveniste’e göre (Hint-Avrupa dilleri üzerinde önemli çalışmaları ile anılan dilci, yazar, 1902-1976) “religio”, yapıldığı şey üzerine tekrar dönmek, onu yeniden ele almak, düşünce ve teemmül tarafından tekrar kavramak, dikkat ve özeni arttırmak demek olabilir. Demek ki “religion”, merak ve endişe eden tutku ve iç tedirginliği ile yakın anlamlı olacaktır. Kelime kutsalın tecrübesi ve kullanışı içinde gerekli tutumu ve sonra bu tutuma bağlanmış inançların ve gösterilerin tamamını belirtmek için mana kaymasına uğramıştır.

Kelimenin kök manasına yönelmiş bu dikkat, bizzat kelimenin bazı inanç ve ayinleri belirtmek için önem taşıdığı, bir kutsallığı bir sosyallikten ayıran ve bu takdirde buna profan (dini olmayan, dünyevi) denen bu ayırt ediciliği tanımayan toplumlar arasında ayırt edicilikte bulunmak zorunluluğundan bizi haberdar eder.

Tarihi olarak, la religion, diğer kültürlerde eş anlamı bulunmayan batılı bir kavramdır. (Şüphesiz batıdan ithal hariç) bu kavram, Roma imparatorluğu döneminde Hristiyanlık devlet dini olduğunda başladı. Böylece, devlet kavramından farklı ve karşıt olan bir alanı ayırt etme zorunluluğu hâsıl oldu. Hristiyanların şüphesiz Roma devletini kaplayamadığını, fakat Roma devletinin de din olarak Hristiyanlığa zorla son veremediğini çok iyi tespit etmek söz konusudur.

Kavramlar dinleri yahut daha doğrusu yapmacık dinleri (dini yanlış yorumlamaları) nitelendirmeye dönüşen diğer gerçeklere, örnekseme yolu ile yayılmış oldu, çünkü çok uzun süre kavram, Hristiyanlık ve diğer dinler arasındaki karşılaştırmalar çemberinin içerisinde yer almış oldu.

Böylece daha sonraki yüzyıllarda, Hristiyanlık ve Batı kültürü bağlamında, kutsal bilimler sonra dini bilimler, ahlak bilimleri ve nihayet içine din sosyolojisini alan beşeri ve sosyal bilimler gelişmiş ve ilerlemiş oldu.

Bu kısa hatırlatma ve tekrar, bir düşüncenin ve bir bilimin gelişmesini -ki burada Hristiyanlık, din dönemi ve bilim dönemi arasında bir ara geçit konumunda görünüyor- daha iyi yerine yerleştirmeye imkân veriyor.

Bilim ve din tartışması

19. Yüzyılın ilk yarısı esnasında, bir sosyal bilimin oluşum meselesi, aralıksız dini meselelere bağlanmıştı. 18. ve 19. yüzyıl arasındaki geçişte yer alan Saint Simon ve Auguste Comte, birbiri gibi fakat farklı biçimde, yeni bir dinin tesisinde nazari düşüncelerini özdeşleştirdiler; ilk Hristiyanlığın değerlerini yeniden yakalamak iradesi ve bilim için aynı zamanda bir çeşit amentüsünü ifade ettiği Le Nouveau Christianisme (1825) (Yeni Hristiyanlık) ile Saint Simon, Traite de Sociologie İnstituant la Religion de l’humanite (1852-1854) (İnsanlık Dinini Kuran Sosyoloji Kitabı) ile Auguste Comte özdeşleştiler. Fakat bir din sosyolojisinin ilk adımlarını attılarsa da, henüz din sosyolojisi teşekkül etmedi. Henri Desroche’un yazdığı gibi, “toplumda yaygınlaşmış bir din içinde, din sosyolojisinin uygulamasında, henüz zorunlu bir din-bilim ayrımı yoktur” (H. Desroche, 1868) ve aynı şekilde tersine bir anlayışla Arbousse Bastide, Comte’un sosyolojisi hakkında, “düşüncesinin yapısı içinde din sosyolojisine bir alan ayırmış olabilmesi bakımından, onun doğrudan dini olduğunu söyleyecektir… O bir din sosyolojisinin özümlenir hale gelmesine imkân vermeye yetecek 1 genişlik ve maziye sahip değildir.”

Din sosyolojisine doğru

19. yüzyılın ikinci yarısına, Karl Marx ve F. Engels’in tahlilleri damgasını vurdu. Onlara göre” her din, insanların hayatlarına hâkim olan dış etkilerin, onların zihinlerindeki hayali yansımasından başka bir şey değildir; ki orada dünyevi etkiler, uhrevi şeklini alırlar.” (K. Marx, F. Engels, 1968) Dinin varlığını, toplumda hâkim sosyal ilişkilerin varlığına bağlayarak, her dini inanç, şekil ve muhteva ve onları taşıyan, toplumların yapıları arasında mevcut olan bağlar üzerine dikkati çektiler. Böylece din üzerinde sosyolojik bir düşünce imkânını açtılar. Mamafih, onların din tanımı, açık, adil ve eşitlikçi Bir toplumun gelişindeki kaçınılmaz bir “dinin çöküşü” tezine dayanır. Sosyalizm ve din sosyolojisinde (1965) H. Desroche, Hristiyanlığa has mesihçilik unsurlarının, 19. yüzyılın ikinci yarısının devrimci nazariye ve hareketlerine yatırım yaptığını gözlemler. Dinin bitişi, komünizmin gerçekleşmesine bağlanmış, yeni bir dünyanın “bir çeşit ahirete” ait beklentisi içinde bunun habercisi olarak kendini bulmuştur.

Fransa’da sosyoloji kuran E.Durkheim, bir taraftan iki önemli eseri olan Le Suicide (intihar) 1897 ve Les formes elementaires de la vie religieuse (dini hayatın iptidai şekilleri) (1912) ile yine 1896’da kurduğu L’annee sociologique’de (sosyoloji yıllığı) dini meseleye ayırdığı bir alan ile din sosyolojisine kesin bir hız verdi. Mauss, Halbwachs, Levy-Bruhl vs. gibi bazı çalışma arkadaşları, bazı antropolog, etnolog ve sosyologlar, dini olaylarla da ilgilenmişlerdir.

1. Durkheim, ilkel adı verilen toplumlardaki dini inançların analizinden başlayarak dini tanımlamaya çalışacaktır. O, kutsal denilen bir alan ile dünyevi denilen alan arasına yerleştirdiği bu anlama kategorisinin yapısal ayırt edilmesi içinde dinin özünü belirleyebilmeyi düşünür. Dinin şekil ve fonksiyonunun kökü, fertler üzerinde müşterek ahlaki otoritenin beşiği olan olgudadır. Dinin, toplumun sembol ve görünüm değiştirmesi olduğunu açıkça belirterek, Marksist düşüncelere katılır, fakat dinde toplumun iyi iş görmesi için zaruri ve orijinal bir gerçekliğin söz konusu olduğunu doğrulayarak onlarla bozuşur. A. Comte’un “toplumlar ancak ortaklaşa inançları yoluyla toplumsal bağlılıklarını devam ettirebilirler” düşüncesini yeniden canlandırır. Diğer pek çok kimse gibi o da bilimsel düşüncenin gelişmesiyle tabiatüstü güçleri olan dini inançların sarsıldığını gözlemlemişti. Buradan hareketle, mutlak değerler etrafında yeni bir sosyal uzlaşma sağlayacak ve ferdin toplumla ve toplumun toplumla ilişkilerini düzenleyecek, bilimsel düşünceden ilham alan bir ahlak oluşturmanın lazım olduğu sonucuna ulaşır.

Max Weber ile birlikte toplumla dinin ilişkileri meselesi, tamamen başka bir perspektif kazanacaktır. Alman sosyolog için, toplumsal şartları inceleme vasıtalarını ve bu dünyada, bu dünyanın bazı etkilerine sahip olan, cemaat halinde davranma şeklinden ayrı, özel türden etkileri birbirine bağlamak söz konusudur. Onun bakış noktası, dini sistemlerin kendine has mantığını ve toplumun iktisadi ve sosyal yapıları karşısında, gizli antlaşmalarını ve bunların sonuçlarını ortaya koymaktır. Weber’e borçlu olduğumuz şey ilk defa, dini olanı, kendine özgür bir sosyolojik alan olarak teorileştirmiş olmasıdır. Bu teorileştirme, din ile toplum arasında karmaşık etkileşimlerle açık diyalektik bir ilişkinin olduğu hipotezine ve dini ve sembolik üretim yapılarının içindeki güç ve sosyal kazançların varlığına dayanmaktadır. Nazariyesi yapılan bu alanın içinde, iktisadi ve siyasi, kurumsal (geleneksel) ve itirazcı, kolektif ve Ferdi olan sosyal stratejilere uygun bir toplumda Eylem ifadesinin ve anlamının yapısına uygun tartışma yapılmıştır. Dini konuların üstünlüğü, dini işleyişin sosyal iş bölümü içinde kendini gösteren güçlerin kazanımını ihtiva eder. Weber, sonunda pek mantiki olarak, dini alanın çeşitli yetkilerinin bir modelleştirilmesini teklif noktasına geldi: Büyücü, papaz, peygamber, bazı güç kullanım tarzları (geleneksel, bürokratik ve karizmatik) bazı dini sosyalleştirme şekilleri (kilise, mezhep ve mistik teşkilatlar) gibi. (M. Weber, 1971)