Dr. Alihan Limoncuoğlu:”Bugün Türk milliyetçiliği diye bir kavramın varlığından söz edebiliyorsak bunun ilk ve en önemli figürü Ziya Gökalp’tir”

Ziya Gökalp’in Türk Milliyetçiliği tarihindeki yeri ve önemi nedir?

Ziya Gökalp’in Türk milliyetçiliği tarihindeki yeri ve önemi şöyledir; bence her şeyden öte eğer bugün Türk milliyetçiliği diye bir kavramın varlığından söz edebiliyorsak bunun belki de ilk ve en önemli figürü Ziya Gökalp’tir. Özellikle modern ve ideolojik manada Türk milliyetçiliğinden bahsettiğimiz zaman Ziya Gökalp olmasaydı Türk milliyetçiliği olur muydu olmaz mıydı bunun bile tartışılması lazım. Aslında sadece bunun üzerine doktora tezi yazılabilecek kadar önemli bir husus. Elbette bir Türk milliyetçiliği olacaktır ama özellikle vurgulamak isterim ki modern ve ideolojik manada bu fikre en önemli şekli veren kişi, Ziya Gökalp’tir. Ziya Gökalp birçok fikriyle ve yaptıklarıyla, gerekse de aksiyonuyla Türk milliyetçiliğinde kurucu ve önder bir figür olmuştur. Tabi ki en başta meşhur iki kitabı ‘Türkçülüğün Esasları’ ve ‘Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak’ı yazarak her kişinin kütüphanesinde bulunması gereken kitaplar bırakmıştır geriye.

Hocam sadece teori de kalmayan aynı zamanda aksiyon adamı olan bir Gökalp’ten bahsettiniz. Ziya Gökalp’in, Türk milliyetçiliği fikrinin aksiyonuna yönelik ne tür önerileri vardır?

Sadece öneriler kalmamıştır bizzat yaptıkları da vardır. Malta’ya sürgüne gönderildiklerinde, İngilizlerin işgali sonrasında gönderildiklerinde, orada Ziya Gökalp bir duvara veya yüksek bir yere çıkarak oradaki Türklere dersler anlatırmış. Milliyetçilik konusunda, sosyoloji konusunda veyahut birçok değişik konuda ders anlatır bilgilendirme yaparmış. Yani hayatı boyunca fikirleri uğruna çalışarak ömrünü geçirmiş kaldı ki sağlık durumu çok iyi olmayan birisi olmasına rağmen.

Türkiye Cumhuriyetini kuran kadrolara ve bu devletin kuruluşundaki zihniyete Ziya Gökalp’in yaptığı tesirler nelerdir?

Türkiye Cumhuriyetini kuran kadrolar şüphesiz milliyetçi kadrolardır ve bu yüzden Ziya Gökalp’in fikirlerinden etkilenmişlerdir. Zaten bu kişiler çoğunlukla önceki hayatlarında İttihat ve Terakki Cemiyeti mensubu, İttihatçı kökenli insanlardır. Ziya Gökalp de İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde idarecilik yapmıştır ve bu suretle de oradaki insanlara fikirleriyle tesir etmiştir. Tabi ki bu şu anlama da gelmiyor; Ziya Gökalp ne dediyse ne yazmışsa yapmışlar veyahut da yaptıkları her şeyin kaynağı Ziya Gökalp’tir, ama hepimiz biliyoruz ki Ziya Gökalp en ciddi etkileri yapmış fikir adamlarından bir tanesidir Cumhuriyeti kuran kişilere. İşte özel bir davet vekil seçilip Ankara’ya gelmesine kadar varan süreçler var biliyorsunuz ki. Bütün bunların akabinde de kurucu kadrolarda bugün hala Ziya Gökalp’in etkileri, yaşam tarzının izlerini, Türkçü bir manada fikirlerinin önemini görebiliyoruz. Sonuç olarak bu ülkenin en önemli kurucularından olduğunu söyleyebiliriz.

Ziya Gökalp’in millet ve milliyetçilik tarifi nedir?

Genel olarak Batı’daki milliyetçilik tariflerine baktığımızda ya da Batı’da milletlerin nasıl tanımlandığına baktığımızda, iki tür milliyetçilik karşımıza çıkıyor. Birisi etnik milliyetçilik, diğeri sivil milliyetçiliktir. Ziya Gökalp’ten bahsederken; Durkheim’den etkilenmiş ve hatta eleştirmek için Durkheim ne yazmışsa kabul etmiş, Türkçeye çevirip üzerine bir iki ekleme yapmış denilir. Halbuki Ziya Gökalp’in vardığı sonuç çok farklı. Vardığı sonuç ise genelde batıdaki hem Alman tipi etnik milliyetçilikten uzak hem de aynı zamanda Fransız tipi sivil millet tariflerinden de uzak aslında üçüncü bir form olarak, bizim bugün kültür milliyetçiliği diye adlandırdığımız bir anlayış ortaya koyuyor. O yüzden kültüre bakışında kültür, kendisi de bir sosyolog olduğu için, millet tasvirinde de çok büyük rol oynuyor. Mesela bugün de biz milleti tanımlarken aslında hepimizin yaptığı tanım kültür üzerinden yapılan bir millet tanımıdır. Diğer yandan medeniyet meselesine gelince de bazı ardıllarının katılmadığı ama söylediği bahsettiği bir şey var, medeniyetin ve kültürün ayrı kavramlar olduğundan bahsediyor mesela. Bu hususta ise gelişmiş medeni bir toplumdaki bir unsurun, vasıtanın alınabileceğini ve bu durumun kültüre bir tesiri olmayacağını veya çok az olacağını ifade ediyor. Ziya Gökalp’in yine de kültüre verdiği önemi görebiliyoruz. Milleti kültür bazlı tanımlıyor ve o kültür dairesine mensup olan veya o kültürün içinde kendini gören bireylerin o milletin üyesi olduğunu söylüyor. Türklük özelinde ise Türklüğü bir terbiye olarak görüyor. Tabi o terbiyeden kasıt işte o kültürle hemhal olmuş, o kültür ile harmanlanmış bir şekilde yetişmiş insanları kastediyor. İkinci bir şey ise milliyetçilikten bahsederken de aslında bizim hala genel geçer olarak kullandığımız tanımları kullanıyor; Türk milletini sevmek, bu millete bağlılık, milletin menfaatlerini korumak ve bu menfaatler uğruna çalışmaktır. Sonuç olarak, milliyetçilik tanımı yukarda zikrettiğim gibidir.

Ziya Gökalp sosyoloji ilminde pozitivist aydın ve bilim adamlarının çalışmalarını takip etmiş ve bu metotları benimsemiştir. Bu itibarla Gökalp’in din kavramına nasıl bir yaklaşımı olmuştur?

Ziya Gökalp’in, kaynaklardan anladığımıza göre, gençliğinde şüpheler duyduğu bir süreç var. İşte bunalımı girip intihara sürüklendiği süreçte bu aydınların büyük etkisi var, mesela bu meselede Abdullah Cevdet’in büyük etkisi vardır. Fakat Ziya Gökalp Sultan Abdülhamid’e yaptığı muhalefetten dolayı hapse girince, hapiste tekrardan İslam’ı ve tasavvufu keşfediyor. Ve o zamandan vefatına uzanan süre boyunca İslamiyet dünya görüşünde büyük yer kaplıyor. Zaten ideolojik manada da Türklüğü tanımlarken de dinin önemine birçok yerde değiniyor. Kitabında da görebileceğimiz gibi “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” . Mesela Türkçe ibadet fikrini öne sürerken böyle bir şey olsa nasıl olur, işte, ibadeti Türkçe yaparsak birçok kişi bu dini anlar ve bu konuda şuuru artar şeklinde fikirler öne sürmüştür. Ziya Gökalp’in İslamlaşmaktan kastı ise, toplumun İslam’dan uzaklaşmasından endişeleniyor ve toplum ile dinin arasındaki bağı güçlendirmek için birçok değişik yol öneriyor. Bence bu da zaten Gökalp’in İslam’a ne kadar önem verdiğini gösteriyor. Ziya Gökalp dini kültür için ana öğelerden birisi olarak görüyor. Dil ve dini kültürün ana unsurları olarak tanımlıyor. Çünkü dinî pratikler her koşulda günlük hayata yansıyorlar ve kültürün şekillenmesini sağlıyorlar. Milletimizin birçok geleneği de aslında dinî kökenli. Bazı geleneklerimiz Asya bozkır kökenli bazı geleneklerimiz de İslamiyet sonrası gelen pratiklerdir. Ziya Gökalp, işte bu sebeplerden dolayı, dinin toplum içindeki değerini daha da arttırılması gerektiğini düşünmüş ve bunlarla alakalı önerilerde bulunmuştur.

Ziya Gökalp’in Türkiye’deki sosyoloji ilmine getirileri nedir? Ne gibi katkıları olmuştur? Bu itibarla günümüz sosyolojisindeki yeri ve önemi nedir?

Ziya Gökalp aslında Türkiye’deki modern sosyolojinin kurucusudur. Nasıl ki Türk milliyetçiliğinin kurucusu olarak bahsediyorsak, ülkemizdeki sosyoloji biliminin kurucusu olarak da bahsedebiliriz. Mesela yabancılar Ziya Gökalp’ten bahsederken ‘Türk Durkheim’ diye bahsediyorlar. Çünkü Durkheim nasıl ki sosyolojinin kurucusu, aynı şekilde Ziya Gökalp de Türkiye’de bu bilimin kurucularının başında gelmektedir. Yaptığı birçok kültürel çalışmalar var özellikle şu an bizim Güneydoğu Anadolu Bölgesi dediğimiz bölgede Ziya Gökalp’in ciddi sosyolojik araştırmaları, çalışmaları vardır. Aynı zamanda bilimlerde, özellikle sosyal bilimlerde, hızlı değişimler, paradigma kaymaları dediğimiz şeyler yaşanabiliyor ama günümüzde hala Ziya Gökalp’in söylediklerinden geçerliliğini koruyan oldukça fazla öğe, tespit, inceleme bulabiliriz.

 


 

Mehmet Ziya Gökalp

23 Mart 1876 tarihinde Diyarbakır’ın Çermik beldesinde doğdu. Babası, aslen Suriye Türkmeni olan Vilayet Evrak Memuru Mehmet Tevfik Efendi, annesi Pirinçcizade ailesinden Zeliha Hanım, dayısı dönemin Diyarbakır belediye başkanı olan, 1895’teki Ermenilere yönelik saldırıların örgütleyicilerinden Pirinçcizade Arif Efendi’dir.

Eğitim hayatına doğduğu yer olan Diyarbakır’da başladı. 1886 yılında Mektebi Rüştiye-i Askeriyye’ye girdi. Özgürlük düşüncesini ilk defa bu okuldaki hocası Kolağası İsmail Hakkı Bey aşıladı. Askeri rüştiyenin son sınıfındayken babasını kaybetti. 1890’da amcası Müderris Hacı Hasip Bey’den geleneksel İslam ilimleri ile ilgili ders almaya başladı. Akabinde 1891’de Diyarbakır’da İdadi Mülkiye’nin ikinci sınıfına kayıt oldu.

Burada son sınıftayken “Padişahım Çok Yaşa” yerine “Milletim Çok Yaşa” diye bağırması, hakkında soruşturma açılmasına neden oldu. Bu dönemde okul süresinin beş yıldan yedi yıla çıkması üzerine 1894 yılında okuldan ayrıldı.

Liseden ayrıldıktan sonra amcasından Arapça ve Farsça dersleri aldı. Daha sonra Fransızca öğrenmeye başladı. Diyarbakır’daki kolera salgını nedeniyle bu şehirde görevlendirilen Doktor Abdullah Cevdet Bey ile tanışarak fikirlerinden etkilendi. Ekonomik sıkıntılar yüzünden öğrenimine devam etmek için İstanbul’a gidememesi, ailesinin evlenmesi için baskı yapması gibi nedenler 18 yaşındaki Ziya Gökalp’ı intihara sürükledi.

İntihar girişiminin sebebi olarak idadideki hocası Dr. Yorgi Efendi’den aldığı felsefe eğitimi ve ailesinin verdiği dini eğitim arasında yaşadığı çatışma da gösterilmektedir. Kafasına sıktığı kurşun, güç koşullar altında yapılan morfinsiz bir ameliyatla çıkarıldı. Ameliyatı gerçekleştiren Dr. Abdullah Cevdet Bey ve Diyarbakır’da bulunan genç bir Rus operatördü. İntihar girişiminin ardından kendisini tekrar okumaya verdi.

1896 yılında, Erzincan Askeri Lisesi’nde öğrenci olan kardeşi Nihat sayesinde harp okulu öğrencileri ile birlikte İstanbul’a giden Gökalp, ücretsiz olduğu için Baytar Mektebi’ne kaydını yaptırdı. Jön Türkler’den etkilenerek İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldı. Bu dönemde “Yasak yayınları okumak ve muhalif derneklere üye olmak” nedeniyle 1898 yılında tutuklandı. Bir yıl cezaevinde kaldı.

Serbest bırakıldıktan sonra 1900’de Diyarbakır’a sürgüne gönderildi. Yüksek öğrenimini tamamlayamayan Gökalp’in Diyarbakır’daki amcası ölmüş ve kızı Vecihe ile evlenmesini vasiyet etmişti. Amcasının vasiyetini yerine getiren Gökalp’in bu evlilikten bir oğlu ve üç kızı olmuştur.

1908’e kadar Diyarbakır’da küçük memuriyetler yaptı. Bu dönemde bölgenin güvenliği için kurulan ve başında Kürt asıllı İbrahim Paşa’nın bulunduğu Hamidiye Alayları hırsızlık ve soygun olaylarına karışınca halkı örgütleyerek eyleme yöneltti. 3 gün boyunca Diyarbakır Telgrafhanesini işgal ederek buradan saraya İbrahim Paşa ve adamlarını cezalandırmaları için telgraflar çekmeye başladı.

Diyarbakır Telgrafhanesinin işgali, işin içine Batılı devletlerin de karışmasına neden oldu. Onların da saraya yaptığı baskı neticesinde bölgeye bir araştırma heyeti gönderildi. Fakat bir süre için sinen İbrahim Paşa ve adamları daha sonra aynı kanunsuzluklara yeniden başlayınca Ziya Gökalp ve arkadaşlarının önderliğindeki halk bu sefer 11 gün süre ile telgrafhaneyi yeniden işgal ettiler. Bu direnişin sonunda İbrahim Paşa ve adamları bölgeden uzaklaştırılmıştır.

Mehmet Ziya Gökalp, II. Meşrutiyet’ten sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Diyarbakır şubesini kurarak temsilcisi oldu. Daha sonra 1909 yılında Selanik’te toplanan İttihat ve Terakki Kongresi’ne Diyarbakır delegesi olarak katıldı ve örgütün Selanik’teki merkez yönetim kuruluna üye olarak seçildi.

Bunun yanında lise programlarına sosyal bilimler dersi koydurdu. İttihat ve Terakki Selanik Şubesi’ni gençlik işleri ile uğraşan kolunun başına geçen Gökalp, çevresindeki gençlere toplumbilim ve felsefe dersleri verdi. Dünyadaki Türkleri birleştiren, güçlü bir Türk devleti kurulmasını tasarlayan Ziya Gökalp, bu ülküyü dile getirdiği Altun Destanı’nı 1911’de Genç Kalemler Dergisi’nde yayımladı.

1912’de derneğin merkezi İstanbul’a taşınınca, Ziya Gökalp de buraya gelerek Cerrahpaşa semtine yerleşti. Mart ayında Ergani/Maden (Diyar-ı Bekir) mebusu olarak Meclis-i Mebusan’a seçildi. Meclis dört ay sonra kapatılınca Edebiyat Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı.

1913-1914 yıllarında kendisine önerilen Maârif Nazırlığı (Millî Eğitim Bakanlığı) görevini kabul etmeyerek üniversitedeki görevini sürdürdü. 1915’te İstanbul Üniversitesi’nin Felsefe bölümünde İctimâiyyât müderrisi olarak atandı.

İstanbul’a gelir gelmez Türk Ocağı’nın kurucuları arasında yer almıştır. Derneğin yayın organı “Türk Yurdu” başta olmak üzere Halka Doğru, İslam Mecmuası, Millî Tetebbûlar Mecmuası, İktisadiyat Mecmuası, İçtimaiyat Mecmuası ve Yeni Mecmua’da yazılar yazdı. Balkan Savaşı öncesinden I. Dünya Savaşı başlarına kadar Türk Yurdu dergisinin yönetim kurulunda yer aldı. Türkleşmek-İslamlaşmak-Muasırlaşmak başlıklı yazı dizisinde önemli konulara yer verdi.

1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin yenilmesinin ardından tüm görevlerinden alındı. 1919 yılında üniversite içinde İngilizler tarafından tutuklandı. Dört ay Bekirağa Bölüğü’nde tutuklu kaldıktan sonra Ermeni soykırımı iddiaları ile ilgili işgal mahkemesi tarafından yargılandı. Mahkeme sürecinde soykırım iddialarını kesinlikle reddetmiş ve Mukatele tezini savunmuştur.

Yargılama sonucu diğer İttihatçılarla birlikte Malta’ya sürgüne gönderilen Ziya Gökalp, burada arkadaşlarına toplumbilim ve felsefe dersleri verdi. Sürgün hayatı sırasında ailesiyle yaptığı mektuplaşmalar daha sonra Limni ve Malta Mektupları adıyla kitaplaştırılmıştır.

2 yıllık sürgün döneminden bir ay kadar Ankara’da yaşadıktan sonra ailesiyle Diyarbakır’a gitti. Ahmet Ağaoğlu’nun desteğiyle Küçük Mecmua’yı çıkardı. Burada yazdığı yazılarıyla Kurtuluş Savaşı’na destek verdi.

1923 yılında Maarif Vekaleti Telif ve Tercüme Heyeti Başkanlığı’na atanarak Ankara’ya gitti. Aynı yıl Türkçülüğün Esasları isimli ünlü eserini yayımladı. Ağustos’ta İkinci Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Atatürk tarafından Diyarbakır mebusu olarak seçildi.

1924 yılında kısa süren bir hastalığın ardından dinlenmek için gittiği İstanbul’da 25 Ekim 1924 günü vefat etti. Cenazesi Divanyolu’ndaki II. Mahmud Türbesi haziresine defnedildi.