Dr. Furkan Kaya: “Türkiye Artık Bu Noktada Kendi Menfaatleri Hususunda Denge Politikasını Gözeterek, Akılcı Olarak Ve Duygusallıktan Uzak Bir Şekilde Hareket Etmek Zorunda.”

Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Furkan Kaya İle Fırat’ın Doğusuna Yapılacak Olan Muhtemel Operasyon Ve Suriye Politikasını Konuştuk.

Türkiye’nin Suriye politikasının yeniden gözden geçirilmesi gerekir mi? Ankara’nın, Şam yönetimi ile yeniden irtibat kurması yönündeki görüşlere bakış açınız nedir?

Bildiğimiz üzere Arap baharının başladığı süreçten bu yana 2011’den itibaren, bölge resmen bir ateş çemberi içerisine alındı. Bunu biraz daha geriye çekecek olursak Büyük Ortadoğu Projesi’nin başladığı tarihten itibaren belki de bunu 1. Körfez Savaşı’na kadar götürebiliriz. 2003’ten sonra Irak ve Afganistan  müdahaleleri ile birlikte Büyük Ortadoğu Projesi ve ardından gelen Arap baharı ile beraber ülkenin dizaynı konusunda Amerika Birleşik Devletleri ve onun fikir birliğinde olduğu ülkeler bu yolda önemli politikalar uygulamaya başladılar. Burada önemli olan, Türkiye’nin konumuydu. Bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgesel politika açısından Türkiye’nin önemi hala çok büyük. Dolayısıyla özellikle Türkiye’nin bu süreçte sınır ülkeleri ile yani güney sınırında yer alan Suriye, Irak veya sınır ötesindeki, deniz ötesindeki ülkeler ile irtibatları, diyalogları özellikle ABD açısından çok büyük önem arz ediyordu. Çünkü Amerika için önemli olan burada kendi hâkimiyetinde, kendi istediği düzeyde bir yönetim oluşturabilmek ve bunu zaten Büyük Ortadoğu Projesi ile bu bölgeyi parçalayarak gerçekleştirmeye çalıştığını görmekteyiz. Bunun bence başlangıç tarihi de Sevr Antlaşmasıdır. Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması ve bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin oluşmasına izin vermeyecek şekilde maddelerin sıralanmış olduğu Sevr Antlaşması ile beraber hem Türkiye’nin coğrafyası parçalamakta hem de Osmanlı coğrafyası parçalanarak paylaşılmak hedeflenmişti. Dolayısıyla bugün geldiğimiz noktada da aynı şekilde Ortadoğu coğrafyasının yeniden paylaşımı, yeniden parçalanması söz konusu. Anlaşma olarak da Sykes-Picot ile Osmanlı coğrafyasının Arap bölgesindeki topraklar İngilizler ve Fransızlar arasında paylaştırılmıştı. Bugün de bu sürecin 100. yılını doldurmuşken yeniden paylaşılma sürecini görmekteyiz. Dolayısıyla Türkiye’nin özellikle buradaki konumu ve diplomasisi çok büyük önem arz etmekte. Geçmişte özellikle Arap baharının ilk yarısından sonra Türkiye’nin Ortadoğu politikasına baktığımız zaman çeşitli hatalar da görmekteyiz. Özellikle Arap baharı sürecinin Suriye dönemecinde Şam yönetimine özellikle Esad yönetimini yok sayarak hareket etmek bir dış politika yanlışı olarak görülebilir. Çünkü ne olursa olsun bugün ve aslında o zaman da Rusya tarafından desteklenen Şam yönetimi, meşru olarak görülmekteydi ve diğer Arap baharının yaşandığı ülkelere benzemeyen bir sürecin Suriye’de yaşandığını görmekteydik. Fakat Şam yönetimini muhatap almayarak her ne kadar tabi Esad rejiminin bölge halkına uyguladığı zulmü hepimiz görüyoruz. Türkiye bugün milyonlarca Suriyeliyi topraklarında misafir etmekte. Burada yanlışlık olmasın Esad’ı meşrulaştırmak amacıyla değil ama bir noktaya varabilmek için özellikle kalıcı bir çözüm sağlanması açısından Esad yönetimini görmeden hareket etmek bir dış politika hatası olarak değerlendirilir. Ama bugün biliyoruz ki resmen olmasa da Türkiye Cumhuriyeti ile Şam yönetimi arasında düşük yoğunlukta bir diyalog mekanizması ile çalışıldığını aracılarla iletişim kurulduğunu görmekteyiz. Özellikle Rusya devlet başkanı Putin’in bu konuda ciddi manada Türkiye ile Şam yönetimi arasında bir diyalog mekanizmasının oluşması noktasında bir rol edindiğini de görebiliriz. Bana kalırsa Şam yönetimi ile ilişki kurmak bu süreci özellikle bölge politikalarında Türkiye’nin güney sınırında bir terör koridorunun oluşması, bir terör devletinin oluşmasını engellemek açısından bir önem arz edebilir. Tabii bu coğrafyadaki hiçbir görüntünün de net bir anlam taşımadığını da söylememiz gerekiyor. Yani şöyle söyleyebiliriz herkes her kılığa girebiliyor. Kim terör örgütü mensubu, kim bölge halkı, kim devlet yanlısı kim rejim taraftarı kim düşman ayırt etmek son derece zor. Ama burada sonuçta çok çetrefilli, kritik bir süreçten geçen Türkiye’nin özellikle Suriye’nin kendi sınırında yer alan Suriye’de illegal bir örgütün kurulması ile bir devletin kurulması engel teşkil edebilmesi açısından Şam yönetimi ile düşük de olsa diyaloğunu sürdürmesi gerekmekte. Şunu da unutmamamız gerekiyor; Türkiye’nin Suriye, Irak sınırı bin yüz kilometre kadar. Bu kritik ve terör ihracının olduğu bir sınırı kontrol etmek son derece güç. Sürekli büyük devletler tarafından provoke edilen bir hattan bahsediyoruz. Dolayısı ile Türkiye burada diplomasi gereği devlet çıkarları ne gerekiyorsa, duygusallıktan uzak hareket etmek  zorundadır.

Saddam döneminde Irak’ta hayata geçirilen güvenli bölgenin Türkiye ve bölgede yaşayan Türkmenler açısından neticeleri günümüze de yansıyan çok ciddi hak kayıplarına sebep olduğunu biliyoruz. Aynı durumun Suriye’de de gerçekleşmemesi için ne tür önlemler almalıyız?

Saddam döneminde özellikle 1. Körfez Savaşı zamanında ve 2. Körfez Savaşı döneminde bölgedeki Türkmenler üzerinde baskılarının, ciddi yaptırımların uygulandığını  hatırlamaktayız. Özellikle Türkmen kentlerinde Kürtlerin yerleştirilmesi 2003 Irak müdahalesinden sonra Saddam yönetiminin devrilmesi ve Irak’ın kuzeyinde bir Kürt yönetiminin kurulması sürecinde özellikle Türkmen kentleri olan Kerkük, Süleymaniye, Musul gibi eyaletlerin içerisine Türkmenlerin haklarını çiğneyerek illegal bir şekilde anayasa hazırlayarak buradan zorla Türkmenlerin gönderilmesi söz konusuydu. Ve oraya kendileri için uygun olan, kendi fikirlerini savunan, özellikle ABD’nin bölgede bir Kürt dizaynının oluşması yönünde önemli bir kilometre taşı olacak, bir tutkal olacak Kürtlerin bölgeye yerleştirilmesi söz konusunda ciddi manada Türkmenler üzerinde bir zulüm, baskı oluşturduğunu hatırlamaktayız. Bunun bir benzeri de Suriye’de yaşamakta. Suriye’nin aynı şekilde Türkmenlerin yaşadığı coğrafyada Amerika tarafından aynı şekilde ve bir şekilde Rusya tarafından da aslında bunu görmekteyiz. Türkmenler üzerine bir baskı kurmakta ve Türkmen kentlerinin boşaltılarak bu bölgelere Kürtlerin yerleştirildiğini de görmekteyiz. Bu da tabi özellikle Türkiye’nin istihbarat bağlamında harekâtı, sınır ötesinde Türkmen aşiret grupları ile bir diyalog kurması ve orada aynı şekilde istihbarat gruplarının kurularak bölgeden temiz haberlerin alınarak ne yapılması gerektiği konusunda Ankara merkezli bir harekât merkezin oluşturulması gerekiyor. Ne olursa olsun Türkiye’nin burada sınır ötesinde yaşayan Türkmenlerin haklarının koruması ve onların can güvenliğinin sağlanması konusunda da önlemleri alması gerekiyor. Burada kesinlikle etnik olarak bir ayrım yapmak da doğru olmaz orada Kürt de olsun, Türkmen de olsun hangi etnik veya dine mensup olursa olsun masum, sivil halkın korunması hususunda Türkiye’nin bölgesel bir sorumluluğu olduğunu da tarihten gelen özellikle bölgesel sorumluluğu olduğunu unutmamamız gerekiyor. Türk tarihinin yaklaşık iki bin, üç bin yıllık şanlı bir tarihinin olduğunu ve kurulan Türk devletlerinde tarihten gelen farklı etnik ve dini mensuba ait toplulukların, masum sivillerin hiçbir Türk yönetimi altında zulme veya işkenceye uğratılmadığını unutmamamız gerekiyor. Dolayısıyla bu süreçte de Türkiye, Türk milli devlet felsefesini de aynı şekilde devam ettirerek bölgede halkların sağlığını ve güvenliğini sağlaması konusunda da gerekli önlemleri alacaktır ve Irak’ta yaşananların Suriye’de de gerçekleşmemesi için belki de geçmişte yapılan bazı yanlışlardan, hatalardan tecrübe edilerek bu Suriye konusunda da bu doğru uygulamayı hayata geçireceğini düşünüyorum.

Hâlihazırda ABD’nin PKK ve bölgedeki uzantıları ile tam bir mutabakat içinde hareket ettiğini görmekteyiz. Bu tablo net olarak karşımızda iken güvenli bölgenin Türkiye’nin hassasiyetleri çerçevesinde oluşturulma ihtimali sizce nedir?

Bu sürecin başladığı  andan itibaren ABD’nin YPG, PKK veya SDG gibi terör örgütleri konusunda Türkiye ile aynı dili konuşmadığını görmekteyiz. Zaten en başından beri benim de savunduğum, özellikle uluslararası hukuk bağlamında ortak bir terör kavramının, terör lügatinin oluşturulması hususunda bir ortak zemin oluşturulması gerekiyor. Çünkü ir ülkenin terör örgütü olarak, terörist olarak gördüğü bir grubun diğer ülke için özgürlük savaşçısı, meşru bir savunma askeri birlik olarak görülmesi de mümkün olabiliyor. Bunu biz bu süreçte görmekteyiz. Çünkü her şey çok aleni ortadadır ki  PYD’nin, YPG’nin ve SDG’nin PKK ile direkt organik bir bağı bulunmakta. IŞİD dediğimiz Saddam’ın ordusundan ayrılanların güya o dönemde söylenenler itibari ile kurulan, Saddam’ın intikamını almak suretiyle eski askerlerinden kurulduğu iddia edilen IŞİD örgütünün daha sonra anlaşılan şekli ile ABD’nin aslında bölgeye paraşütle indirdiği ve bölgeyi dizayn etmek ve müdahale etmek hakkını kendinde görebilmesi adına kullandığı bir örgüt olarak, hatta silahlarının da Amerika tarafından verilmiş olduğu bir örgüt olarak ortaya çıktığı somut delillerle ortaya çıkmış oldu. Düşünün ki Ortadoğu’nun büyük özellikle Irak ve Suriye’nin büyük bir kısmına hâkimiyet kuran örgütün daha sonra çok daha küçülerek, küçük küçük noktalarda hala hayatına devam ettiğini ve bunun da Amerika’nın PYD sayesinde bunu gerçekleştiği sayesinde onları kahramanlaştırarak meşru bir zemine oturtarak bir hale soktuğunu da görmekteyiz. Amerika’nın burada kesinlikle PYD ve YPG konusunda samimi davranmadığını işin başından itibaren zaten bunu Türkiye’de bir şekilde kabul ettirmek istediğini görmekteyiz. Çünkü amaçları Suriye’nin kuzeyinde de bir PYD kontrolü ve devlet kurmak.  Şunu da görmek gerekiyor; mesela 2003 müdahalesinden sonra Irak’ın kuzeyinde kurulan Kürt yönetimi ile birlikte direkt Kuzey Irak’tan Suriye ile birlikte Doğu Akdeniz’e ulaşacak bir Kürt koridoru ve birleşik bir devlet aslında başından beri hayal edilmekteydi. Büyük Ortadoğu projesinin içinde olan bir süreçti bu. Fakat daha sonra Amerika’nın planlarında bazı değişikliklerin olduğunu da gördük.     Özellikle tek bir, yekpare Kürt devleti yerine parçalı bir Kürt devleti, daha kontrol edilebilir ve birbirine karşı kullanılabilecek bir Kürt devletinin kurulması hesaplandı. Çünkü aynı şekilde bu oluşumları kullanmak isteyen bir Rusya da karşımızda görmekteyiz. Bugün de Rusya PYD ile diyaloğunu da sürdürmekte. Hatta en son olarak bir değişiklik olmadıysa PYD’nin Moskova’da bürosunun da olduğunu bilmekteyiz. Dolayısıyla Türkiye’nin Rusya ile olan Ortadoğu politikasında her şeyiyle hemfikir olduğunu söyleyemeyiz. Bu konuda Rusya ile Türkiye arasında bir fikir ayrılığı mevcut çünkü Amerika da Rusya da PYD’yi kendi lehine ve kendi menfaatleri ölçüsünde kullanmaya çalıştığını görmekteyiz. Son olarak Türkiye’nin güvenli bölge oluşturulması konusunda Amerika ile ve Rusya ile tam olarak ortak bir zeminde buluşma sağlamaları son derece zor. Ama tabi son olarak Şanlıurfa’da kurulması süreci başlatılan ortak harekât merkezi ile birlikte Amerika ile Türkiye, Türkiye’nin özellikle bu bölgede Drone’larını uçurarak güvenlik sağlaması ve özellikle derinlik konusunda Amerikan yönetiminin özellikle Türkiye’nin 40 kilometrelik güvenlik koridorunun, güvenli bölgenin derinliği konusunda neredeyse yarı yarıya kendilerini 15-20 kilometre civarında güvenli bölge oluşturulmasını ifade etmekte ABD. Burada bir anlaşmazlık var. Ama şunu da tabi genel bir çerçevede değerlendirmek gerekirse burada her zaman ABD, PYD olsun YPG olsun SDG olsun bölgedeki Kürt halkının meşru savunucusu olarak göstermeye çalıştırıldığını görmekteyiz.  Tam tersine de Türkiye’nin terörle mücadele konusunda aslında bunu Kürt halkına karşı yaptığı konusunda bir algı oluşturmaya çalıştığını görmekteyiz. Bunu net olarak ifade etmeseler de böyle bir algı oluşturduğunu görmekteyiz. Geçmişte, Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı gibi başarılı harekâtları var. Türkiye bölgeye barışı getirebilmek için barışı da hem Kürt halkına hem Türk halkına bölgedeki tüm etnik ve mezhepsel gruplara getirme konusunda bir barış harekâtı süreci başlattığını da görmekteyiz. Yani amaç, Ortadoğu halklarına barış ve refahı temin edebilmek. Türkiye bunun mücadelesini vermektedir. Ve bunu aslında bölgedeki tüm Kürt halkının Türkiye’ye karşı olmadığını, bunun bilincinde olan Kürtler ve Türklerin de kendini PKK ve PYD’den kendilerini ayırt etmeye çalıştığını, kendini izole etmeye çalıştığını görmekteyiz. Şimdi Türkiye artık Fırat’ın doğusunu PKK ve PYD’den temizlemeye hazırlanıyor yapmadığı takdirde bu bölgeden ciddi bir manada terör ihracı gelecek. Türkiye’nin bunu özellikle milli güvenliğini sağlanması konusunda yapması zorunda olduğunu unutmamamız gerekiyor. PKK ve PYD’nin özellikle Suriye’de güvenli bölge oluşturulması konusunda nasıl bir vaziyet alacağı konusunu da düşünmemiz gerekiyor. Yani bugün ABD’nin Türkiye üzerindeki özellikle bu S-400 ve F-35’ler konusunda yaşadığımız krizin bir ekonomik yansımasının her an gelebilecek, her en o önemli dalgasına Türkiye’nin vurulabilme ihtimalinin oluşabilmesi endişesi zaten toplum içinde böyle bir algının oluşması sebebiyle özellikle Fırat’ın doğusuna yapılacak operasyonundan sonra Amerikan askeri ile karşı karşıya gelebilme tehlikesinin Türkiye’yi atacağı tehlike burada önemli. Şanlıurfa’da kurulacak olan ortak harekât merkezi burada en çok kimin çıkarlarına hizmet edecek? Sormamız gereken soru bu. Amerika’nın çıkarlarına mı hizmet edecek? Türkiye’nin çıkarlarına mı hizmet edecek? Çıkarları iki kefeye koyduğumuz zaman Amerika ile Türkiye çıkarlarının tamamen zıt olduğunu görmekteyiz. Burada tam anlamıyla mutabakat zemininin oluşturularak ortak bir politikanın takip edilmesi son derece zor. Şimdi o zaman burada bir çatışma olacak. Bu çatışmanın Türkiye’ye olan yansıması ne olacak? Bunları iyi hesap etmemiz gerekiyor. Bence Türkiye kararlılığını şu şekilde gösteriyor: Zaten ben daha önce Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonu ile bu bölgedeki yani Fırat’ın batısındaki temizliği gerçekleştirdim ama siz Menbiç konusunda bizi oyaladınız. Türkiye bunu söylüyor Amerika’ya. Ama aynı şekilde biz bunu Fırat’ın doğusu için kabul etmeyeceğiz. Türkiye ne olursa olsun ister Amerika’lı ister Amerika’sız terör gruplarını burada ne pahasına olursa olsun askeri harekât da masada olacak şekilde bunu gerçekleştireceğini ifade ediyor. Türkiye bunu ifade ederken biz bu bölgeyi terör örgütlerinden temizleyeceğiz, kendi bayrağımızı dikmeyeceğiz, biz topraklarımızdaki o bölge halkına ait olan toprakların tekrar bölge halkına iade edilmesi için bu harekâtı yapıyoruz. Ama esas sıkıntı burada. Türkiye’nin buradaki samimiyetini özellikle Amerika’nın sorgulaması gerekiyor. Oluşturulacak güvenli bölgenin derinliği konusunda da büyük bir fark olduğunu da görmekteyiz. 40 kilometre ile 20 kilometre arasında ciddi bir fark oluşur. Çünkü Türkiye’nin inmek istediği derinliklerde PKK’nın ve PYD’nin ve çok ciddi mühimmat depoları var. Türkiye bunu bildiği için zaten 40 kilometrelik derinliği istiyor. Dolayısıyla Amerika’nın bunu destekleyip desteklemeyeceğini de zaman içerisinde göreceğiz. Bu ortak harekât merkezinde en çok kimin menfaatine hizmet edilecek, en çok kimin çıkarına hizmet edileceği noktasında da soru işaretlerini görmekteyiz. Bu sürecin de aslında nereye doğru evrileceğini hep birlikte takip edeceğiz.

Uzun zamandır gündemimizde olan Fırat’ın doğusuna yapılması planlanan harekât hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Türkiye ile Amerika’nın artık bir şekilde Türkiye’nin 7-8 senedir savunduğu güvenli bölgenin Amerika tarafından  kabul edilmesinin altında Amerika’nın çıkarı ne olacak? Kendi çıkarı açısından nasıl bir kazanım olacak? Bunu sorgulamamız gerekiyor. Türkiye’nin sunmuş olduğu bu güvenli bölge teklifi gerçekten Suriye halkının çıkarlarına ve menfaatlerine hizmet edip topraklarına geri dönmesini mi sağlayacak? Yoksa Amerika’nın kurduğu ve tehdit unsuru olan terör gruplarının rahat hareket edecekleri korunacakları bir güvenli bölge haline mi gelecek? Yani buradaki terör örgütlerinin güvenli bölgesi haline mi gelecek? Dolayısı ile Türkiye’nin bu hususta son derece temkinli olduğunu görmekteyiz ve özellikle altını çizerek söylemek istiyorum ki Amerika’nın amacı Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzanacak kendi kontrolünde bir koridor inşa etmek. Çünkü bugün Doğu Akdeniz politikalarında Türkiye’nin yaşamış olduğu Kıbrıs meselesi, bölgedeki enerji hatlarının kontrolü hususunda Amerika’nın ve AB’nin uyguladığı baskıların ve yaptırımların bağlantısının bir noktası da buradan gelmekte. Yani Doğu Akdeniz’in politikası Ortadoğu politikasına, Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikası Suriye’nin güvenliğine, Kıbrıs’ın güvenliği aynı şekilde Orta Doğu ve Türkiye’nin güvenliğine eklemlenmiş vaziyette hiçbirini ayrı değerlendirmeyiz. Yani Doğu Akdeniz meselesi, Orta Doğu meselesi, Kıbrıs meselesi, enerji kaynaklarının kontrolü ve onun taşınması meselesi. Bunların hepsi birbiriyle iç içe geçmiş ve birbirine entegre olmuş bir vaziyette ilerlemekte. Türkiye artık bu noktada kendi menfaatleri hususunda denge politikasını gözeterek, akılcı olarak, duygusallıktan uzak bir şekilde hareket etmek zorunda. Bu bölge tam anlamı ile bir satranç tahtası haline gelmiştir ve bu satranç oyununda Türkiye; şahın, vezirin, piyonun kim olduğunu iyi analiz etmek zorunda çünkü hepsi her kılığa girebiliyor. Şah vezir kılığına, vezir piyon kılığına girebiliyor bir bakmışsınız piyon şah ve vezir kılığında. Dolayısıyla burada son derece kritik ve çetrefilli bir durumun oluştuğunu görmekteyiz. Artık Suriye meselesi hiç olmadığı kadar ulusallaştırılmış vaziyette yani vekâleten büyük devletlerin savaşlarını yürüttüğü bir 3. Dünya Savaşı’nın aslında yaşandığı bir bölgenin, yaşandığı bir sürecin bir bölgesi olarak da değerlendirmemiz gerekiyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin daimi savaş kompleksi bugün terör grupları ile savaş taşeronları ve onların bürokrasisindeki müttefikleri yeni bir savaş sistemi halini almış olduğunu aslında görmekteyiz. Dolayısıyla bu hiper kompleks savaş pozisyonunda Türkiye kendi menfaatlerini ve güvenliğini ne ölçüde sağlayacağı, nasıl sağlayacağı konusunda da söylemiş olduğum gibi Türk devlet geleneğinde ne gerekiyorsa, tarihten gelen bilinç ve tecrübelerle gerekenleri yapacağına inanıyorum ve güveniyorum.