Emete Gözügüzelli: “Doğu Akdeniz’de verilecek olan herhangi bir taviz Anadolu topraklarında verilecek bir tavizdir”

Akdeniz Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Devletler Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Dr. Emete Gözügüzelli ile son dönemde Doğu Akdeniz’de yaşanan siyasi gerilim hakkında konuştuk.

Geçtiğimiz aylarda yapılmış olan Mavi Vatan-2019 ile Denizkurdu-2019 tatbikatlarının Doğu Akdeniz’deki siyasi krize bir etkisi olacak mıdır? Yapılan bu tatbikatları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mavi Vatan-2019 ve Denizkurdu-2019 tatbikatları Türkiye’nin bölgesel ve uluslararası ölçekli küresel güçlere karşı göstermiş olduğu bir güç gösterisidir. Bu güç gösterisinin mesajı her üç denizde yetki alanında herhangi bir oldubittiye müsaade edilmeyeceği, savaş gücü olarak da herhangi bir kriz anında operasyonel anlamda bu krizle mücadele etme kabiliyetinin yerli üretim gemileriyle, donanmasıyla, kara, hava ve deniz kuvvetleriyle hazır olduğunu göstermektedir. Son derece önemlidir. Bu tatbikatlar çerçevesinde siyasi krize etkisi olacak mı diye baktığımızda; zaten bu siyasi kriz şu anda söz konusudur. Askeri güç gösterisi bu siyasi krizlere bir yanıt niteliğindedir ve herkesin aklı başında hareket etmesi gerektiği yönünde net bir mesajdır.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de başlatmış olduğu sondaj çalışmasının ardından ABD, AB, Fransa ve Yunanistan’dan birçok tepki geldi. Bize bu tepkileri değerlendirebilir misiniz?

Doğu Akdeniz’de hedef Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve tabi ki bununla birlikte Kıbrıs Türklerinin de ada üzerindeki eşit egemenlik haklarının ortadan kaldırılmasıdır. Doğu Akdeniz’de Avrupa Birliği, Amerika, Fransa, Yunanistan gibi ülkeler en başta Türkiye Cumhuriyeti’nin karşısında kimi adımlar atma yoluna gitmişlerdir. Örneğin; Fransa, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile bir üs anlaşması yaparak ada üzerinde Mari deniz üssünün genişletilmesi ve büyük bir liman haline getirilerek büyük deniz gemilerinin buraya konuşlanmasını sağlaması… Aynı zamanda enerji faaliyetleri anlamında Güney Kıbrıs’ın sözde on üç blok üzerinde yedinci blokta son dönemde Bakanlar Kurulu tarafından yetkilendirilmesi ve diğer parsellerde enerji faaliyetlerinde bulunacağına dair açıklamalar ve özellikle Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin son yirmi dört ay içerisinde sekiz sondaj yapılacağını açıklaması… Tabii bütün bu gelişmeler Amerika’nın ve diğer ilgili ülkelerin desteği ile yapılmaktadır. Çünkü bütün bu taraflar sözde Münhasır Ekonomik Bölge’yi Güney Kıbrıs’ın hukuken belirlenmemiş olmasına rağmen tanıdıklarını zoraki bir dayatma ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne siyasi baskı yoluyla kabul ettirmeye çalışmaktadırlar. Bütün bu tepkiler hukuken geçersizdir ve yok hükmündedir bunu belirtmek gerekiyor. Çünkü uluslararası hukuk nezdinde, deniz hukuku kapsamında bu kesimlerin Fatih sondaj gemisinin faaliyetlerine yönelik icra ettiği söylemlerin hukukta hiçbir bağlayıcılığı yoktur. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti kendi kıta sahanlığı bölgesinde faaliyetlerini yürütmektedir. Ayrıca anakara devleti olarak bugüne kadar 1969 Kuzey Denizi davalarından günümüze kadar görülen pek çok davada anakara denize hâkimdir prensibi benimsenmiştir. Bu ne demektir? Karşıda sınırlandırılması söz konusu olan herhangi bir ada veya ada devleti bulunduğu hallerde anakaranın her zaman üst bir hakkı olduğu, özellikle de kıyı uzunluğu esası ortaya konduğunda ilgili durumlar çerçevesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin bölgede bütün kıyı devletlerinden en fazla hak sahibi olduğu ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte tabii ki bu tepkilerin hukuki bağlayıcılığının olmadığını belirtirken, bu tepkiler konusunda şunu belirtmek gerekiyor: İlgili taraflar iddia ediyorlar ki Güney Kıbrıs’ın sözde münhasır ekonomik bölgeleri var. Oysa Güney Kıbrıs’ın bu iddiayı ortaya koyabilmesi için karşıt veya yandaş kıyı devletleri ile sınırlandırılmalarını yetki alanları ile ilgili yapması Kıbrıs meselesi çözümlendikten sonra ancak hukuken bağlayıcılığı olacaktır. Kıbrıs meselesi nihai bir noktaya varılmadan, nasıl bir yol izleneceğine dair taraflar mutabık kalmadan Güney Kıbrıs’ın attığı bu tek yanlı adımlar 1960 Anayasası’nın ruhuna, kurulan düzenin ruhuna da aykırıdır. Özellikle bu ilgili tarafların garantörlük anlaşmasının ortadan kaldırılması yönünde kimi talepleri söz konusudur. Buna karşın, bu iddialarına bakmaksızın garantörlük, uluslararası hukuktan kaynaklı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve 1960 kurulu düzenin sıkı sıkıya bağlı olduğu ve kaldırılamayacak, feshedilemeyecek, değiştirilmesi mümkün olmayan bir anlaşmadır. Bu anlaşmanın ortadan kaldırılması sadece rıza prensibine dayanmaktadır ki 1968’daki garanti antlaşmalarının, ittifak anlaşmalarının sürekli bir karakteri bulunmaktadır. Dolayısıyla bu şekilde taleplerin uluslararası hukuka aykırılığı zaten çok nettir.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez’in “Doğu Akdeniz’de bir oldubitti yaparak ruhsat sahalarımızdaki arama çalışmalarımıza halel getireceklerini düşünenler büyük yanılgı içerisindedir.” şeklinde bir ifadesi oldu. Geçtiğimiz günlerde yetkililer tarafından buna benzer açıklamalar yapıldı. Yapılan bu açıklamalar hakkında neler söylemek istiyorsunuz?

Enerji Bakanlığı’nın “Doğu Akdeniz’de bir oldubitti yaparak ruhsat sahalarımızda arama çalışmalarına helal getireceklerini düşünenler büyük yanılgı içerisindedirler” şeklindeki ifadesi tamamı ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin mevcut dış politikasını yansıtmaktadır ve bu politika çerçevesinde ilgili bütün taraflara her kim olursa olsun taraf gözetmeksizin Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir mesaj vermektedir. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir kıyı devleti olarak ve anakara devleti olarak Birleşmiş Milletler deniz hukuku sözleşmesinin 79. maddesinin 3.fıkrası doğrultusunda kendi deniz yetki alanlarında kıta sahanlığı hakkı vardır. Bunu ilan etmeye dahi gereklilik bulunmamaktadır. Dolayısıyla Türkiye’nin kendi hak ve menfaatlerinin ve Kıbrıs Türklerinin hak ve menfaatlerinden feragat etmesini bekleyen tarafların, büyük bir yanılgı içerisinde olduğunu belirtmesi bu açıdan önemlidir. Çünkü bu açıklama Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlığını ortaya koymaktadır. Bu kararlılıkla 2002’den bu yana denizlerde sürdürülen yetki alanlarındaki Notam veya Navtex uyuşmazlığı, Sar koordinatları uyuşmazlığı ya da 2002’den itibaren fiili olarak Türk deniz yetki alanlarını, kıta sahanlığını ihlal etme girişiminde bulunan Güney Kıbrıs ile Güney Kıbrıs destekli yabancı bayraklı gemilerin Türk Kıta sahanlığına girme eğilimleri ve bu sahalarda sözde bilimsel araştırma ya da farklı aktivitelerde bulunma girişimleri Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından zaten müsaade edilmemiştir.

Güney Kıbrıs Savunma Bakanı, Fransa ile Güney’de bulunan Mari deniz üssünü, daha büyük gemilerin uğrayabileceği deniz üssü haline getirmek için genişletme kararı aldıklarını açıkladı, İngiltere’nin ve Amerika’nın da üsleri olduğunu biliyoruz. Akdeniz’deki bu güç mücadelesinde Türkiye’nin duruşu ve konumu sizce nasıl olmalıdır?

Fransa’nın Güney Kıbrıs Rum yönetiminde Mari deniz üssünü daha büyük gemilerinin uğrayabileceği bir deniz üssü haline getirme çalışması 1960 düzenine aykırıdır. Tekrar ediyorum çünkü 1960 Anayasası’nın 181. maddesi ile garanti antlaşmaları anayasal güçtedir. Yani Kıbrıs’ta anayasa değişikliği dahi gerçekleştirilmek istense bu anayasa değişikliği garantör ülkelerin rızası olmadan yapılamaz. Bugüne kadar adada 2 halk arasında görüşmeler gerçekleşti ve biliyorsunuz Annan Planı, müzakere süreci ve referandum yaşandı. Bu referandumda dahi her iki taraf evet demiş olsaydı ve anavatan Türkiye Cumhuriyeti hayır demiş olsaydı yapılacak meclis onaylamasında bu anlaşmalar yok hükmünde olacaktı. Çünkü 1960 döneminde kurulan yapı sui generistir. Kendine özgü bir yapısı vardır. Dünyada federal anlayışla ortaya koyulan yönetimlerdeki farklı bir örneklerden birisidir. Aslında bu farklı yapı, kendine münhasır yapıdan dolayı Rum yönetimi ve diğer ilgili tarafları rahatsızdır. Türkiye Cumhuriyeti burada hukuken bütün ada üzerinde otoriteye sahiptir aslında. Bu adanın üzerinde yapılacak herhangi bir hukuksal değişikliklerde Türkiye Cumhuriyeti Devleti söz sahibidir. Bu adanın güvenliğini sağlamakta Türkiye Cumhuriyeti Devleti yetki sahibidir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin fiili olarak göstermiş olduğu refleks tamamıyla hem uluslararası hukuka uygundur hem de ada üzerindeki Kıbrıs Türklerinin hak ve menfaatlerinin korunması açısından  gösterilen kararlı duruş yeterlidir. Tabii bunun ötesinde yapılması gereken en önemli konu; ada üzerinde deniz ve hava üslerinin açılmasıdır. Bu elzemdir, hayatidir, şarttır. Bunun ivedilikle gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Bu konuda da Türkiye Cumhuriyeti Devletinin adım atacağından şüphem yoktur. Çünkü bu konu ile ilgili önceden bir araştırma, inceleme yapılmıştır. Sadece  Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki siyasi irade değişikliği ile de bu konunun ivedilikle gündeme getirilmesi artık zaruri olmaktadır.

Sizin de belirttiğiniz üzere Türk Deniz Kuvvetleri turuncu alarmda. ABD’nin Lübnan ve Bağdat Büyükelçiliklerindeki vatandaşlarına uyarıda bulunarak, “bölgede güvenlik riski yüksek, tedbirli olun” dedi. Önümüzdeki süreçte olası bir savaş durumu doğacak mıdır? Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Doğu Akdeniz öyle bir merkez haline gelmiştir ki her an bir sıcak çatışma oluşumu söz konusudur ve bu çatışmanın oluşumu bölge ülkelerinden de patlak verebilir. Örneğin İdlib konusunda son dönemdeki uyuşmazlıklar, Fırat’ın doğusuna henüz operasyon yapılamaması Amerika’nın girişimleri ve engellemelerinden kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte deniz yetki alanlarına yönelik bölge ülkeleri arasında İsrail ve Lübnan arasında zaten bir gerilim mevcut. Lübnan ikinci ihaleye çıkmıştır. Bu ihalede 5 tane blok ortaya koymuştur. Fakat 2017’de sonuçlandırdığı ilk ihalesinde 4. ve 9. bloklarda üçlü konsorsiyumla Rus Novatek, İtalyan Eni ve Fransız Total şirketlerine yetki vermiştir. Ve bu 9. saha içerisinde 25 kilometrelik bir alan İsrail ile çakışan bir sahadır ve İsrail en başta, bu alanlarda herhangi bir hidrokarbon faaliyeti gerçekleşirse bunu savaş sebebi sağlayacağını ve askeri operasyon gerçekleştireceğini söylemiştir. Dolayısıyla bölge her ne kadar şu an Amerika taraflar arasında yumuşatıcı, bu konuyu çözümleyici girişimleri gerçekleştiriyor olmuş olsa bile bu konuda ilerleme olacağı kanaatinde değilim. Şu dönemde ve özellikle de Amerika’nın bu bölgede izlediği uluslararası hukuka aykırı duruşu Golan tepeleri ile ilgili başladı. Bu tepelerin İsrail’in tapusu olarak gördüğünü beyan eden Amerikan yönetimi ve Kıbrıs üzerinde silah ambargosunun kaldırılması yönünde girişimler gerçekleşmesi, Türkiye’ye karşı siyasi duruşta S-400 konusunun bahane edilmesi, F-35 konusunun öne çıkarılarak ilerletilmesi, Kudüs’ün başkent yapılması ve buna benzer bütün bölge coğrafyasındaki hareketliliklerde Amerika bölgeyi bir kaos ortamına sürüklemenin peşindedir. Çünkü ekonomik güç olarak modern İpek Yolu projesi ile Akdeniz’e inmeyi hedefleyen Çin, şu an İsrail’in iki önemli limanının işletmeciliğini üstlenmiştir. Güney Kıbrıs’la İşadamları Birliği kurmuştur ve güneyde yatırımlar gerçekleştirme girişimlerinde bulunmaktadır. Dolayısıyla Çin’in bölgeye gelmesi dışında Rusya’nın ayrı bir etkinliği vardır. Aslında Rusya’ya karşı bir pozisyon alma hedefi vardır. Çünkü Avrupa’nın enerji ihtiyacının neredeyse %40’ı Rusya’dan karşılanmaktadır. Dolayısıyla bu ortamda Rusya’ya bağımlılığın giderilmesi yönünde üretilen kimi projelerden biri olan Lgn cihazlarının terminallerinin Mısır’da geliştirilmesi ve Güney Kıbrıs’ta özellikle Vasilikoz limanında bunun yürütülmesi çalışmalarına destek vermelerinin hepsini bir bütün olarak değerlendirdiğimizde bölgede adına enerji denilerek aslında bir küresel hâkimiyet kurma yarışının gerçekleştiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Burada bir sıcak kriz her zaman mümkündür ve şu an Türk Deniz Kuvvetleri turuncu alarmdadır. İlerleyen dönemlerde Fransa’nın Doğu Akdeniz’de Güney Kıbrıs’ın sözde bloklarında Türkiye ile çakışan 7. blokta Türk kıta sahanlığına girme eyleminde bulunursa o zaman gerçekten sıcak bir kriz yaşanacaktır. Öte yandan diğer ilgili bloklar da Fransa’nın. Çünkü bu yapılan üs antlaşmasında Fransız Total şirketinin askeri kuvvetlerce korunması da antlaşmada geçmektedir. Türkiye’ye karşı korunması üzerine antlaşma yapılmıştır. Dolayısıyla kriz kaçınılmazdır. Zaten Türkiye Cumhuriyeti Devleti Allah’ın izniyle inşallah haziran ayında beklenmektedir. Yavuz sondaj gemisi de güneye inip bu sahalarda Kıbrıs Türklerinin hakları için sondaja başlayacaktır. Sondaja başladıktan sonra hep birlikte göreceğiz. Bölgede yüksek gerilim yaşanacak ve Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde ekonomik anlam da dâhil olmak üzere yıkıcı bir süreç başlatmak isteyeceklerdir. O yüzden hepimizin birlik ve beraberlik içerisinde olmamız gereken bir süreç içerisindeyiz. Deniz yetki alanlarımızdan taviz vermek demek yarın Anadolu’nun, İzmir’in, Karadeniz’in istenmesi Güneydoğu Anadolu, Doğu Anadolu bölgelerinde farklı parçalanmalara yönelik yürütülen projeleri önümüze dayatma ve ülkemizin bütünlüğünü bölme işlemlerini başlatmak demektir. Dolayısıyla Doğu Akdeniz’den herhangi bir taviz Anadolu’nun elden gitmesidir. Buna müsaade etmemek için hepimiz birlik içinde bu kritik dönemi devletin ortaya koyduğu ciddi reflekse sahip çıkarak göstermemiz gerekmektedir.

Yunanistan’da tutuklanan DHKP-C mensuplarının beraat etmesinin Doğu Akdeniz konusunda yaşanan gerilim ile bir alakasının olduğunu düşünüyor musunuz? Yunanistan’ın uluslararası terörizmle mücadele taahhütlerine aykırı biçimde hareket etmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yunanistan en baştan beri terör örgütlerinin yuvasıdır. DHKP-C mensuplarını beraat ettirmesi yeni bir olgu değildir. Türkiye’nin karşısında durdukları eylemler içerisinde bir kere Yunanistan en başta PKK lideri Abdullah Öcalan’ın kaçışına, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nde kendisine gizli pasaport verilmesine hatta Güney Kıbrıs’ta Lavrion kamplarının kurulmasına, aynı zamanda Yunanistan’daki kamplarla terör örgütlerini desteklediklerini çok net biliyoruz. Bunlar her şekilde belgelenmiştir. 15 Temmuz darbesinde ortaya koydukları tavır da çok nettir. Terörün yanında, teröristin yanında yer almıştır. DHKP-C mensuplarının serbest bırakılması zaten kendilerinin aynasıdır, izledikleri siyasetin aynasıdır. Onların uluslararası hukuk anlayışı budur, onların terörle mücadele anlayışı budur. Çünkü Türkiye karşısında kim varsa düşmanın düşmanı dostumdur mantığı ile hareket etmektedirler. Çok vahim bir durumdur. Bütün bu gelişmeleri çok teessürle izliyoruz. Ve sözde demokrasinin beşiği olarak kendilerini adlandıran Yunanların özellikle o topraklardaki bizim kendi öz kardeşlerimiz, soydaşlarımız Batı Trakya, Rodos, Girit’te kalmadı maalesef. Türklere yapılan muameleleri ve insan haklarına aykırı izledikleri tutum ve yolları da çok iyi biliyoruz. Dolayısıyla bize kimse kimin ne olduğunu, uluslararası hukuktan falan bahsetmesin. Her şey ortadadır. Dolayısıyla terörizmle mücadelede taahhütlerine Yunanistan zaten hiçbir zaman uyumamıştır bundan sonra da uyması beklenmemektedir.