Enes Şengönül: “Tüm cedd-i kerîmelerimize sahip çıkacağımız gün tüm zaferlerin muştusuna yakın olduğumuz gün olduğuna iman ediyorum”

Araştırmacı Yazar Enes Şengönül ile 103. Yılında Kut’ül Amare zaferini konuştuk

Kut’ül Amare Zaferi’nin 103. yılını kutladığımız bu haftada Kut’ül Amare’de verilen mücadelenin ve alınan zaferin önemi nedir?

Öncelikle 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başında dünyadaki siyasi haritaların resimlerini çekerek sorularınıza cevap vermek istiyorum. Birinci fotoğrafımız, coğrafi keşifler sonucu elde ettiği hammaddeyi sanayi inkılapları ile en hızlı şekilde tüketilebilir yani işlenmiş kaynak haline getiren ve yeni pazarlara çok hızlı bir şekilde yayılan İngiltere ve Fransa’nın hamiliğini yaptığı kuzey kuşağı fotoğrafı. İkinci fotoğrafımız, bu büyüme ivmesini geç ama sağlam adımlarla tamamlayan bir Alman İmparatorluğu. Üçüncü fotoğrafımızda ise daha güneyde kalan Osmanlı Devleti ve diğer doğulu mazlum milletlerin oluşturduğu alanları görüyoruz. Şimdi mazlum milletler genellemesi yapıyoruz. Çünkü bu coğrafyada yaşayanların mevcut vahşi emperyalizm altında maruz kaldıkları zulüm -yani bunları anlatmak saatlerimizi alabilir- çok büyük. Bir de son olarak hafızamızda kalsın diye söylüyorum. Kafamızı biraz daha döndürdüğümüzde karşımıza emperyalizm imzalı korkunç bir tablo görmekteyiz. 30 Mayıs 1913’te 1.Balkan Harbi’nde tarihinin en korkunç yenilgisini kendi tebaasından alan bir Osmanlı Devleti tablosu görüyoruz. Burada mağlubiyet diyerek üzerinde fazla durmadığımız bir harp söz konusu aslında. Balkan Savaşları neticesinde 400 senedir tamamen ellerimizle yarattığımız medeniyet şehirlerini arkamıza bakmadan kaçmak suretiyle terk edecek ve gazi, esir ve şehitlerden oluşan 200.000 kayıp vereceğiz. Cihan devletlerinin zaten hasta adam dedikleri Devlet-i Âli için artık ölü adam gözüyle bakmaya başladıkları bir dönem ortaya çıkıyor. Tabi ki içerde tüm bu gelişmelere kayıtsız kalmayan bir İttihat ve Terakki Cemiyeti yönetimi görmekteyiz. İktidarı Bâb-ı Âli Baskını sonucu 1. Balkan Savaşı sonunda ellerine alacaklar ve orada modernizasyon çalışmalarına da hızla başlayacaklar. İşte bu siyasi atmosfer içerisinde Cihan Harbi patlak verecek ve öldü denilen bir devlet kuruluş aşamasına sığdırdığı büyük destanları, kimine göre yıkılış kimilerine göre de kabuk değiştirme sathında tekrar tarihe altın harflerle kazıyacaklardır. Sadece Tanrılar tarafından yenilebilir denilen İngiliz donanmasını Çanakkale’nin soğuk sularına gömdükten sonra İngilizlere tarihinin en utanç verici 2. mağlubiyetini de 29 Nisan 1916 tarihinde Kut’ül Amare’de tattıracaktır. İngilizler 1781’de Amerika’da Lord Howe hezimetinden sonra en büyük yenilgiyi 1916’da Irak’ın Kut’ül Amare şehrinde aldıklarını bütün dünya otoriteleri savunmakta. Balkan harbinden bahsederken nasıl öyle tek kelime ile geçiştirmememiz gerektiğini söylediysek bu zafer de tek kelimeye sığdırılamayacak kadar mühim bir vakadır. Dile kolay 5 General, 481 Subay ve 13.300 Er, Halil Paşa tarafından esir edilmiş ve dahi onları kurtarmaya gelen 30.000 İngiliz askerinin kanı dökülmüştür. Buradaki kurmay zekâ İngiltere’yi öyle bir köşeye sıkıştırmıştır ki İngilizler henüz Çanakkale’nin şokunu yaşarken ellerinde beyaz bayrak ile Kut’ül Amare’de pazarlık masasına oturacak kıvama gelmişlerdir. Hatta o kadar rezil bir duruma geleceklerdir ki esir General Townshend hürriyetleri karşısında Halil Paşa’nın şahsına 1.000.000 İngiliz sterlini ve ellerinde bulunan 40 adet topu rüşvet teklifinde bulunacaklardır. Halil Paşa da bu teklifi bir şaka olarak kabul ederek, görmezden gelerek bir Türk subayına yakışacak şekilde elinin tersiyle itecekti zaten. Peki, nedir bu Kut’ül Amare Muhasarası? Çok fazla detaya girmeden bir bakalım.

Osmanlı İmparatorluğu 1914 yılının temmuz ayı sonunda başlayan 1. Dünya Savaşı’na 30 Ekim’de girdi. İngilizlerin Mezopotamya seferi bundan iki hafta önce başlamıştı bile. İngiliz ve Hintli askerlerin oluşturduğu birlikler Hindistan’ın Bombay şehrinden yola çıkmışlardı. Hedef Basra Körfezi’ni kontrol altında tutmak, Arap Yarımadası ve Mezopotamya’yı Osmanlı İmparatorluğu’ndan koparmak -zaten nihai bir hedef- aynı zamanda tarafsızlığını ilan eden İran’ı İttifak Devletleri’nin safına çekmek. Böylece Hindistan’daki egemenliğini korumuş olacaklar ve müttefikleri olan Rusya’nın güneydeki rahatlamasını da sağlayacaklar. Yani Çanakkale kadar önemli bir müdafaadan bahsediyoruz burada. Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşa resmen girmesinden 3 gün sonra İngilizler Şatt-ül Arap bölgesine çıkarma yapıyorlar, büyük bir direnişle de karşılaşmıyorlar. Birkaç gün sonra Basra Körfezi’ndeki kasabaları ele geçiriyorlar, kuzeye doğru ilerlemeye başlıyorlar. Yanlış hatırlamıyorsam yine 22 Kasım’da da Basra’yı işgal ediyorlar. Vaziyet bu iken Harbiye Nazırı Enver Paşa, Irak’taki Osmanlı ordusunun başına Teşkilat-ı Mahsusa’nın ilk başkanı olan ve 2. Balkan Savaşları sonucu kurduğumuz Batı Trakya Cumhuriyeti’nin genelkurmay başkanı olan Yarbay Süleyman Askerî Bey’i tayin edecektir. Süleyman Askerî Bey’in elindeki imkânlar son derece yetersizdir. Buradaki Arap aşiretlerinin desteğini almak ve İngiliz’e karşı olanca gücüyle harp etmek ve düşmanın ilerleyişini durdurup geriye çekilmesini sağlamak muradındadır. Buradaki kilit nokta da oradaki Arap aşiretlerinin desteğini sağlayabilmektir. Burada şu noktaya da temas etmek zaruretinde hissediyorum kendimi. Bu topraklarda Din-i Müslim ve Halife Hazretleri’nin ordusu, İngiliz gâvuruna karşı cenk ederken bu savaşla en alakasız olanların bu coğrafyanın insanı olması çok hazin bir tablo aslında. Süleyman Askerî Bey çok büyük başarılara imza atsa da o coğrafya insanının ihaneti ve buna bağlı olarak mağlubiyeti kendine yediremeyerek henüz 31 yaşında intihar etmek zorunda kalacaktır zaten. Süleyman Askerî Bey, bir Türk subayı nasıl ölmelidir dersini dünyaya vermiştir. Bazı Arap aşiretleri bağımsızlık rüyasında, bazıları ise şehit edilen Osmanlı askerlerinin karnında altın liralar olduğu efsanesine inanarak din kardeşlerinin midesini parçalamakla meşguldüler. Bu zaman aralığında, yine de Halifeye sadık birçok Arap aşireti vardı. Buna rağmen beklenen sonucu alamadık. Ben şöyle benzetme yaparım, Kanunî namlı Süleyman ile Osmanlı yönetimiyle tanışan Bağdat, büyük kahramanlık destanları eşliğinde başka bir Süleyman’ın, Süleyman Askerî’nin canı pahasına çarpışması nezaretinde, Bağdat elimizden çıkmıştır. Süleyman Askerî’den sonra bölgedeki komutayı Kurtuluş Savaşı’nda Sakallı Nurettin Paşa olarak bildiğimiz Albay Nurettin Bey devralacak. Bu sırada Irak cephesindeki İngiliz birlikleri yeniden kuzeye doğru ilerlemeye başlıyorlar. Eylül ayında Kut’ül Amare’nin güneyindeki savunma hattına taarruza geçiyorlar ve Nurettin Bey komutasındaki Osmanlı güçleri geri çekilmeye başlıyor. Kut’ül Amare’yi ele geçiren İngilizler, Bağdat’a doğru ilerleyecek güçlerinin merkezi olarak tahkim ettiler. Yani Çanakkale’de yaşanan hezimetin etkisiyle bir an önce Bağdat’ı ele geçirmeye müthiş kararlı bir İngiliz ordusu ile karşı karşıyayız. Bir yandan da çekilen Osmanlı birliklerini takip etmeye de devam ediyorlar. Nurettin Bey, Selman-ı Pak bölgesinde oluşturduğu savunma hattında İngiliz birliklerini durdurmayı başarıyor. Kasım ayında İngilizler, General Townshend komutasında Selman-ı Pak’daki Osmanlı savunma hattına saldırıyorlar. Bu sırada Halil Bey’in -daha sonradan Kut’ül Amare kahramanı Halil Paşa olarak adlandırdığımız Halil Bey- komutasındaki 18. Kolordu adını alan birlikler bölgeye intikal etmişler, Nurettin Bey’in komutası altındaki 13. Kolordu’dan oluşan komutanlığın emrine girmişlerdir. Halil Bey yolda hastalanıyor ancak o koşullarda tedavi edilmesi mümkün değildi. Geri dönmeyi de kendine yediremiyor ve yüzlerce kilometrelik yolda sedye üzerinde taşınarak görev bölgesine geliyor. Gelir gelmez de karşı karşıya kaldığı savaşa bu şekilde giriyor. Birliklerini bu halde yönetiyor. Burada sık sık, süngü süngüye boğuşmalarla geçen çok kanlı bir savaş var ve İngilizler binlerce kayıp vererek geri çekilmeye başlıyorlar. Ancak burada Nurettin Bey, düşmanın geri çekildiğini fark etmiyor. Kayıpların çok olması nedeniyle, Bağdat’a doğru kendisi de geri çekilme emri veriyor. Halil Bey bu durumu fark ediyor ve sedye haline getirilen otomobille Nurettin Bey’in karargâhına giderek duruma müdahale ediyor. Hatıratlarında da bu durumu açık bir şekilde yazmıştır. Arabasıyla Nurettin Bey’in bulunduğu tümenin önüne kadar gidiyor. Arabası sedye halinde, zaten kendisi de hasta vaziyette ve düşmanın ricat ettiğini, kendilerinin ricat etmemesi gerektiğini zor da olsa Nurettin Bey’e kabul ettiriyor. Ardından sabah olduğunda, aslında İngilizlerin gerçekten de kaçtığını Nurettin Bey de görüyor. Nurettin Bey taarruz ederek kenti ele geçirmek istiyor ve bu amaçla gerçekleştirdiği girişimlerde de biz çok ağır kayıplar veriyoruz, sonuç alamıyoruz. Taarruz ile fethe olan inancındaki ısrarları sonucu, verilen kayıpların artması nedeniyle de görevden alınıyor, yerine de Halil Paşa getiriliyor. Burada bir kırılma noktası var. Halil Bey’in hedefi, bir yandan Kut’ül Amare’deki düşmanı kuşatma altında tutmak -yani oradan gelecek kuşatmayı yarma harekâtlarını da püskürtmek istiyor- diğer yandan da güneyden gönderilecek İngilizlere destek birliklerini durdurmak ve onları yenilgiye uğratmak istiyor, zaten bunu da başarıyor. Bundan sonraki üç ay boyunca İngilizlerin çok sayıda yarma ve kurtarma amaçlı taarruzları püskürtülüyor. Her iki tarafta da bu savaşlarda büyük kayıplar veriliyor, özellikle Osmanlı ordusunda tifüs salgını baş göstermeye başlıyor ve birçok askerimiz burada savaşamaz hale geliyor. Güneyden karayoluyla ve Dicle üzerinden gönderilen yardımları alamaz hale gelen İngilizlerin içerisinde müthiş bir açlık baş göstermeye başlıyor, havadan yardım malzemeleri gönderiliyor ve bunlar yetersiz kalıyor, çoğu zaman da atılan yardım paketleri Osmanlı birliklerinin kontrolüne geçiyor. İngilizler 21 Ocak’ta en büyük taarruzlarından birini gerçekleştiriyorlar. Artık açlık baş göstermiş, can havliyle nehirden ve karadan ilerleyen düşman tam 8.000 civarında ölü ve yaralı ile geri çekilmek zorunda kalıyor. İngiltere tarafında olaylar bu şekilde cereyan ederken Halil Bey’e de bu başarısından dolayı madalyalar taltif ediliyor. Bundan sonraki 6 haftayı toparlamakla geçiriyor. İngilizler 8 Mart’ta tekrardan taarruza geçiyor. Tarihî Sabis Muharebesi olarak geçen bu savaşta çok ağır bir şekilde, yeniden kayıplar veriyorlar. Osmanlı birliklerini komuta eden kişi de Albay Ali İhsan Bey. Daha sonra Kurtuluş Savaşı’nda Ali İhsan Paşa olarak hatırlayacağımız Ali İhsan Sabis’dir. Bu savaşta şehit olanlar arasında Osmanlı ordusunun efsanevi komutanlarından, Kafkas Savaşçısı Fazıl Paşa da bulunmaktadır. Toprağa düştüğünde, şehit olduğunda 80 yaşında. Halil Bey, bu süreçten sonra teslim olmaları için mektuplar göndermeye başlıyor, propaganda savaşları başlıyor. İlk başta Townshend kabul etmiyor ama açlık hat safhaya geliyor. İngilizler artık atlarını kesip yemeye başlıyor. Tahammül sınırları zorlanmakta ve nihayet 26 Nisan’da Halil Paşa’ya bir mektup yazıyorlar. Şehri teslim etmeye hazır olduklarını söylüyorlar. Bunun koşullarını görüşmek için Dicle Nehri ortasında buluşmayı teklif ediyorlar. Halil Paşa da teklifi kabul ederek, bir motorla buluşma yerine gidiyor. Görüşme Townshend’in motorunda gerçekleşecek. İngilizlerin isteği şu, kenti teslim ederek güneye doğru çekilmemize izin verin diyorlar. Bunun karşılığında da Townshend ve emrindekiler, Dünya Savaşı’nda biz Osmanlı aleyhinde bulunmayalım, tekrar bir savaşa katılmayalım, elimizdeki tüm silah ve cephaneyi sağlam olarak size teslim edelim diyorlar. Bir de Halil Paşa’nın şahsına 1.000.000 sterlinlik bir çek vermeyi teklif ediyorlar. Hatta general, çeki Halil Paşa’nın istediği bir bankaya hitaben yazacağını, bunu vermek için de İngiliz hükümetinden tam yetki aldığını belirtiyor. Halil Paşa rüşvet teklifini şaka olarak kabul ettiğini belirterek reddediyor ve diğer tekliflerin de hiçbirini kabul etmiyor. Aylardır süren kanlı savaşın sonunda esir alınmalarının kaçınılmaz olduğunu, ellerindeki silah ve cephaneye de ihtiyaç duymadıklarını, istedikleri gibi imha da edebileceklerini belirtiyor. Halil Bey bu imha işlemi sırasında da kendilerine saldırı olmayacağının garantisini veriyor. Daha sonra şehirden gelen bir İngiliz subayı teslim olduklarını açıklıyor. Halil Paşa 3. Alay Komutanı Nazmi Bey’e -Kurtuluş Savaşı komutanlarından Nazmi Solok- şehre girerek, şehirdeki Arapların yağmaya kalkışmalarını ve İngilizlere karşı rahatsızlık vermelerini önleme emrini vererek Kut’ül Amare meselesini bitirip teslim alıyor. Saat 14:30’da hükümet konağına şanlı Osmanlı sancağı çekiliyor. Halil Paşa, ‘Orduma’ başlıklı zafer emrini yayınladıktan sonra şehre giriyor. General Townshend ve tüm subaylar şehri teslim alan Nazmi Bey’in isteği üzerine karargâhta toplanacaktır. 5 General, 481 Subay ve 13.300 Er burada Halil Paşa tarafından teslim alınmıştır.

Enver Paşa, Süleyman Askeri Bey, Nurettin Paşa ve Halil Kut Paşa gibi çok değerli Türk subaylarının, şanlı zaferimizde öne çıkan özellikleri neler olmuştur?

Şimdi en baştan şunu söylememiz gerekiyor. Sadece subaylara indirgemeden, namuslu bir kuşak ile alakalı cümleler kuracağız. Her birisi birer dürüstlük abidesi olan bir kuşaktan bahsediyoruz. Mesela az önce Osmanlı ordusunun tifüs hastalığı ile savaştığı bir muharebeden bahsettik, burada Refik Saydam, tıp literatürüne geçen tifüs aşısını buluyor ve bulduğu aşıyı ilk olarak esir düşman askerlerine denemek yerine kendisinde deniyor, böyle bir kuşaktan bahsediyoruz. Hiç birisinin dünyalık namına hiçbir şeyi yok. Halil Paşa’nın şahsına verilen 1.000.000 sterlinlik rüşveti hiç düşünmeden reddettiğini göz önünde bulundurursak, bugün kozmik odalara girip oradaki bilgileri satanların; orduya ait materyalleri, bilgileri, malzemeleri satan askerlerin olduğu nesle gelmemiz açıkçası çok üzücü. Sefer tası ile hükümete giden, vatandaş kara ekmek yerken beyaz ekmek yemeyi namusuna halel getirmek ile eş gören bir başbakan olan Talat’tan, yıllık saray harcamaları milyon dolarlarla anılan bir yönetme şekline evirilmiş ve bunu hazmeden bir kuşağa denk gelen bizlerin o kuşağı çok da anlaması mümkün değil diye düşünüyorum. Yine bu ittihatçı parantezi içerisindeki kuşağa baktığımızda Çegan’da, Tiflis’te ve Berlin sokaklarında şehit edildiklerinde dünyalık namına, hiçbirisinin tek kuruşu olmadığını, mirasçılarına sadece borç bıraktıklarını görüyoruz. Yakup Cemil idam edildikten sonra eşinin sigara ağızlığı satarak geçimini sağladığını, kızlarının fabrikada çalıştığını görüyoruz. Her birisi devlet içerisinde kendisini yok etme idealindeler. Varlıklarını devletlerine adamış bir jenerasyondan, kuşaktan bahsediyoruz. İktidarı, namı İngiliz Kamil olan kişiden devraldıklarında Balkanlar’da bir avuç çeteciye tüm Balkan topraklarını teslim eden bir ordudan; Çanakkale’de, Kut’ül Amare’de ve dahi Kafkas İslam Orduları ile Bakü’de tarih yazan bir orduya nasıl çevrildiklerini bugün çok net bir şekilde görebiliyoruz. Bu kuşağın sadece komitacı yanını veya askeri kanadını konuşmak da ittihatçılara büyük bir haksızlık olacaktır diye düşünüyorum. Öncelikle entelektüel bir kuşaktan bahsediyoruz. Yönetim erkânının en az 3-4 yabancı dil bildiği, en az bir sanat diline mahir olduğu, mecmuacılık işinde çok fazla mesai harcadıklarını, gazeteler, dergiler çıkarttıklarını biliyoruz. Zira Cumhuriyet’in sacayaklarından olan eğitim, hukuk, sağlık ve iktisattaki tüm gerçekleşmelerin de bu kuşağın ektiği tohumların filizlenmesi ile gerçekleştiğini görebiliyoruz. İttihat ve Terakki’nin Ahmet Rıza tarafından kaleme alınmış 39 maddelik temel tüzüğünü incelediğimizde, Cumhuriyetin kuruluşunun kodlarını çok açık bir şekilde görebiliyoruz. Eğitim dedik mesela, Tevhid-i Tedrisat kanunu ile öğretimde birlik olarak karşımıza çıkan yasanın İttihat ve Terakki tüzüğünde de bulunduğunu ve iktidarda kaldıkları süre zarfında çok önemli işler yaptıklarını görüyoruz. Eğitim dilinin Türkçe olmasını çok şiddetli savunduklarını, bunun için büyük bedeller ödediklerini görüyoruz. Mesela Türk iktisadi hayatına dair okumalar yaparken, İttihat ve Terakki Maliye Nazırı Cavit Bey’i görmezden gelmemiz mümkün değil. Kapitülasyonları kaldıranlar kimdir diye bakacak olursak yine karşımıza bu nesil çıkacaktır. İlk milli banka dediğimizde yine karşımıza İttihat ve Terakki çıkacaktır. Her biri birer namus ve dürüstlük abidesi olan bu kuşağa minnetlerimizi ve hayır dualarımızı sunuyoruz. Biliyoruz ki bir devlet hangi kodlarla kurulduysa o niyetle ilerleyebilir. Mesela Amerika sermaye üzerine kurulduysa, bu anlayıştan uzaklaşamaz. Uzaklaştığı takdirde de parçalanma ya da çöküş, duraklama dönemi hızlanır. İngilizler de aynı şekilde, Fransızlar da. Türk devletinin de ittihatçı kodlamalarla kurulduğuna inanıyorum. Bu kutlamalara yakın siyaset edersek birçok sorunumuzun kesinlikle, katî suretle çözüleceğine inanıyorum.

Büyük Türk Tarihi’nin kutlu zaferlerinden biri olan Kut’ül Amare Zaferi bir dönem düzenli olarak ‘Kut Bayramı’ adıyla kutlanmaktaydı. Bu manada kutlamaların kesilmesini ve zaferimizin milletimizin zihninde çok az yer bulmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yaptığımız okumalar, Kut’ül Amare Zaferi’nin yıl dönümü olan 29 Nisan tarihinin milli bir bayram olarak kutlandığını ancak bu kutlamaların Adnan Menderes dönemi itibariyle iptal ettirildiği yönünde idi. Ancak, ben bu konuyla ilgili bayağı bir araştırma yaptım ve eski gazete küpürleri gibi kaynakları tarattığımda böyle bir kutlamanın varlığına denk gelemedim. Şu şekilde, 23 Nisan ve 19 Mayıs gibi halk nezdinde bir kutlama yok. Ancak, ordu içerisinde 29 Nisan’da o zaman törenler yapılıyor, Kut’ül Amare’ye göndermeler yapılıyor. Menderes döneminden itibaren Türkiye’nin Atlantik Hattı’na girmesi veya NATO müttefikliğiyle alakalı bir durumdan kaynaklı olsa gerek ordu içerisindeki bu kutlamalara da nihayet verilmeye başlanıyor, bu ilginç bir durum. Ülkede ne zaman Atlantik Hattı ile alakalı sorunlar cereyan etse Kut’ül Amare Zaferi’nin nidaları daha gür bir sesle çıkmaya başlıyor. Atlantik Hattı ile beraber koalisyonumuzun daha güçlü olduğu dönemlerde, bu zaferin pek fazla secemesi okunmuyor. Bunun bir diğer sebebi de Kut’ül Amare Zaferi’nin mutlak galip komutanının ittihatçı bir subay olan Halil Paşa olmasından kaynaklandığına inanıyorum. Malumunuz bugün bile Çanakkale Savaşı ile alakalı kurduğumuz cümlelerde ordunun Harbiye Nazırı Enver Paşa görmezden gelinmektedir. Ordu kanadıyla, Enver Paşa’nın naaşına herhangi bir anma yapılmadığı gibi ismi dahi ağza alınmamaktadır. Geçtiğimiz günlerde Kafkas İslam Ordusu’nun Bakü’yü düşman işgalinden kurtarışının 100. yıl dönümüydü. Bu yıl dönümünde Bakü’de Sayın Cumhurbaşkanımız da oradaydı, Enver Paşa ve Nuri Paşa ile alakalı çok güzel kelamlarda bulundu, çok güzel cümleler kurdu. Bu bizim için bir ümit ışığı olsa da günlük söylemlerin ötesine geçip geçmediği belirsizliğini korumaktadır. Bu cihetle bu zaferin milletimizin zihninden silinmeye çalışılması karşı çıkılamayacak bir gerçekliktir. Ancak Batı’nın bunu unutmadığını, unutmayacağını biliyorum. Bunu en son Yeni Zelanda’daki, geçtiğimiz günlerdeki o katliamda gördük. Biz tarihi karakterler üzerinde tefrikalar çıkarma ve kutuplaşma yarışındayken, tüm cedd-i kerîmelerimize sahip çıkacağımız gün tüm zaferlerin muştusuna yakın olduğumuz gün olduğuna iman ediyorum.