Evlerimiz işgal ediliyor Gavim Gardaş, Nerdesen! -2

Darren Byler’ın The Art of Life in Chinese Central Asia’daki

Doğu Türkistan incelemelerinden ilkini MİSAK editörlerinden Mustafa Levent Yener çevirdi.

Çeviriyi, yazardan özel izinle ve bölgeden özel fotoğraflarla yayınlıyoruz.

Bu yazışmadan birkaç gün sonra, bana anlattıklarını Uygur temaslarım ile paylaştığımı söyledim. Babasının Uygurluk duygularını koruyabildiği ve aynı zamanda izleme yaptığı düşüncesine diğerlerinin güldüklerini anlattım. Diğerlerine göre babası gibi insanlar, sadece arkadaş gibi davranan hükümet casuslarıydı. Böyle bir insana asla güvenmeyeceklerini söylediler ama ona karşı dostâne davranacaklardı; çünkü eğer böyle davranmazlarsa söylediklerini rapor edeceğinden ve götürüleceklerinden korkuyorlardı.

Buna cevaben, genç kadın şöyle yazdı: “Gülmek ve çabalarından kuşku duymak çok kolay ama belki de hâlâ savaşmaya çalışan ve bir çözüm bulmaya çalışan insanlar olduğunu takdir etmek zor.” Babasının, izlemeye gönderildiği Uygurlara kasten hakaret etmeyerek ve onurlarının kısmen korumalarına izin vererek ‘akraba’ rolünde bir fark yaratmaya çalıştığını iddia etti. “Babam bir casus değil ve elinden gelenin en iyisini yapıyor. Onu son gördüğümde 4,5 kilo kaybetmişti ve kendini zor durumda hissediyor. Yine de günlük işini tamamlamalı ve aileleri kişisel olarak rahatlatmaya çalışmalı.” dedi.

Yine de onunla röportaj yapmaya devam ettikçe savunmayı zayıflattı. Bana, babasının ‘ailelerin’ terörist gruplarla bağları olup olmadığı anlamak için iki ya da üç kişilik ekiplerle ‘köydeki her haneyi 90 gün boyunca, her gün ziyaret etmekle görevlendirildiğini anlattı. Sincan’ın geçmişte ‘terörizm hedefi’ olduğuna ve daha fakir köylerde ‘terörist ideolojinin’ yetişmesine izin verildiğine inandığını belirtti. Babasının ve diğer uzun süreli misafir olan ‘akrabaların’ sadece Sincan’ı daha güvenli hale getirmekle kalmadığını, aynı zamanda köylülere seküler olmanın değerini anlamada yardımcı olmalarının anlamlı olduğuna inanıyordu.

Aslında, bu köylerdeki Uygurların çoğunun okuma yazma bilmediği için ‘yeniden eğitim merkezleri’ne hangi Uygurların gönderilmesi gerektiğine karar verirken ‘eğitim seviyesini’ dikkate almak zorunda olduğunu söyledi.

‘Ana akım kültüre karışmak’ konusunda zorluk çekenlerin ya ‘yeniden eğitim merkezleri’ne gönderilmeleri ya da gece veya hafta sonunda siyasal eğitim derslerine katılmaları gerekiyordu. Bana, tüm bu eğitimin odak noktasının seküler değerlerini, Uygur toplumuna tanıtmak olduğunu söyledi. Ona göre bu tartışılmaz bir iyilikti. Sincan’daki asıl sorunun insanların etkili bir şekilde iletişim kurmaması olduğunu söyledi. Hem Çince hem de Han seküler değerlerinde eğitim, bunu değiştirecekti. Bana şöyle dedi: “Sincan, eyaletin dışındakilerin eyalete çekildiği ve ilden gelenlerin asimile edildiği başka bir Yunnan olabilir.”

Liu Nian—Meipian Han memuru, evini ziyaret ettiği Uygur köylüsüne içki ya da sigara içip içmediğini sorar ve ikisi birlikte içki içerler. Bu görüntü, Han memurunun, sosyal medya platformu Meipian’a, aile yanında yaşadıklarıyla ilgili yazdığı bir günlük makalesinde yayınlandı.

Genel olarak, ‘akrabaların’ gelişi hakkında bana konuşan beş Uygur, olanları bir hor görme ve korku karışımıyla anlattı. Çocuk yerine konmuş ve onurları kırılmış hissettiklerini belittiler. Birçoğu, bana hayatlarının her yönünü siyasi bir sınav gibi gördüklerini söyledi. ‘Akrabaların’ onların hayatlarının hüznünü ve zorluğunu fark edeceğine dair hiçbirinin umudu yoktu ve bu nedenle de Uygur toplumunu yeniden oluşturmak için verilen emirleri reddettikleri anlaşılıyordu.

Aile üyeleri Hotan’da hükümet çalışanı olan orta yaşlı bir Uygur erkek şöyle yazdı: “Bu Han devleti işçileri, yaşadıkları yoksulluğu gördükten sonra çiftçiler için daha fazla sempati duyabilirler ya da Uygurlara karşı saygısızlıkları bu ziyaretlerinin sonucu olarak artabilir. Uygurların ‘geri kalmışlığı’ algıları ve Han olarak kendi üstünlükleri bu süreçte güçlenebilir.”

Uygurların çoğu, ‘bir aile gibi birleşik’ programının belki de en acı verici kısmının Uygur ailesinin otoritesini zayıflatması ve aileleri yok etmesi olduğunu söylediler. ‘Akrabaların’, geleceklerini çalmaya çalıştıklarını düşünüyorlardı. Pek çok kişi; ailelerini ve inançlarını, Uygur toplumundaki son sığınma ve güvenlik alanı olarak tanımladı. Aynı orta yaşlı Uygur adam şöyle dedi: “Artık ailelerimizi ve inancımızı alıyorlar. Hiçbir şeyimiz kalmadı.”

Ziyaretleri sırasında memurlar, Uygur çocuklarının eğitiminin Çince olarak yapıldığından, Yeni Çin hakkında yurtsever unsurlar içerdiğinden ve azınlıklar olarak farklılıklarının vurguladığından emin olmak için çok zaman harcıyordu. Çevrimiçi olarak yayınlanmış olan kılavuz; Uygur çocuklarının hedeflenmesini, gerçek durumun anlaşılmasının bir yolu olarak özellikle teşvik etmiştir.

(Xinjiang Normal University) Gönderilen devlet çalışanları, Uygur çocuk sınıfında Mandarin Çincesi kullanımını izliyor.

Uygur anavatanında devam etmekte olan insan mühendisliği projelerinin çoğunda, devletin Uygur çocuklarını anne-babalarından ve Uygurca dil eğitiminden Çin dilini konuşan öğretmenlerin sayısını artırarak, Uygur kültür değerleri ve normlarının çocukların hayatlarındaki etkisini azaltmak için ceza merkezleri sistemini kullanarak ayırmaya çalıştığı görülmektedir.

Ağabeyi Ocak 2018’de alınan Âlim adını verdiğim bir Uygur genci, yengesi de alınırsa yeğenlerine ne olacağı konusunda çok korkmuştu. Skinny kot pantolon giyen, bir Apple saat takan ve akıcı bir şekilde Çince konuşan genç adam, ağabeyinin Türkiye’yi turist olarak ziyaret ettiğini söyledi. Ağabeyinin alınmasının olası nedenin bu olduğunu düşünüyordu. Devlet görevlileri evine geldiğinde yengesinin halen biraz muhalif davrandığını, o yüzden onun da yeniden eğitilmeye ihtiyacı olduğuna karar verilmesinden korktuğunu ve eğer böyle olursa, çocuklarının devletin vesayetine gireceğini söyledi. Gerçekten de çevrimiçi olarak yayınlanan haber raporları ve hükümet teklifleri, Sincan’daki yetimhanelerde bir artışı öngörüyor. Âlim, bana ailesinin yeğenlerine bakmaktan mutluluk duyacağını söyledi; ancak tutuklu bulunanların çocuklarına geniş aile tarafından bakılmasının engellendiği hakkında birçok haber duyduğunu söyledi.

Sesi titriyordu, “Çocuklarımızı bizden uzak tutmak istiyorlar. Yeğenim sekiz yaşında. Zaten bundan etkileniyor. Artık genellikle suskun.” dedi. Yeğeninin yüzünde en son gerçek gülümsemeyi, doğum gününde ‘babasından’ aldığı bir armağanı açarken gördüğünü söyledi. “Ona babasının Pekin’den Lego gönderdiğini söyledik. Babasının Pekin’de iş için bulunduğunu söyledim. Çok mutlu oldu.” dedi.

Konuştuğum ‘eski Sincan yerlileri’nden ve daha yakın zamanlarda gönderilen Han yerleşimcilerden görevliler, ‘akrabalar aracılığıyla dönüşüm’ merkezlerindeki yaşamın neye benzediğine dair net bir fikre sahipti. Her iki grup da Müslümanların gönderildiği yerleri, modern Çin yaşamında Müslümanların eğitim gördüğü ‘okul’ olarak tanımladı.

Ben biraz bastırdıktan sonra, ‘Yeni Sincan yerleşimcileri’nden biri, Guangdong’dan genç adam, ‘okulların’ uyuşturucu kullanıcıları için rehabilitasyon merkezlerine benzediğini söyledi. Oraya gönderilen insanlar ve aileleri için bunun zor olduğunun farkındaydılar; ancak dönüştürmeme maliyetinin çok yüksek olduğunu söylediler. Çin devlet-medyası raporlarında sık sık görülen bir kinayeye dayanarak, radikal ideolojiyi bir hastalık olarak tanımladılar. ‘Tedavi edilmeli’ydi. Guangdonglu genç adam bana şöyle dedi: “Rehabilitasyona giden bu Uygurlar, uyuşturucu bağımlıları gibi tedavi ediliyor.”

‘Eski Sincan yerlileri’ olarak tanımlanan görevliler, kamplar hakkında daha az iyimser bir görüşe sahipti. Uygurların ‘yeniden eğitim merkezine’ muhtemelen onları koruyacak kimse olmadığı için gönderildiklerini, söylediler. Sistem böyle çalışıyordu. Kendileri gibi ‘yerliler’in de programa katılmak zorunda kalmasının nedeni buydu. Urumçi’deki Uygur sınıf arkadaşlarıyla büyüyen orta yaşlı bir Han kadın “Uygurları korumak için yapabileceğimiz hiçbir şey yok, kendimizi korumamız gerekiyor.” dedi.

Birkaç Han Çinlisi memur, Sincan’daki siyasetin Kültür Devrimi’ni hatırlatacak derecede kutuplaştığını söyledi. Herkesin Parti çizgisiyle aynı fikirde olması ya da dışlanarak hapiste zaman geçirmesi gerekiyordu. Elbette mevcut insan mühendislik projesinin öncelikli hedefinin Uygurlar ve Kazaklar olduğunu söylediler. Hanlar gibi başlarını aşağı indirirlerse, iyi olacağını düşünüyorlardı.

Bununla birlikte, gelecekten endişe duyuyorlardı. Yaşlı bir ‘Eski Sincanlı’ kadın, “Uygurları salıversek ne olacağını bilmiyorum.” dedi.

İster Sincan’ın eski sakinleri isterse Sincan’a yeni gelenler olsunlar, birçok Han ‘akraba’, onların arkadaşları ve ailelerinin halk içinde kampanya için tam destek verdiklerini ifade etmeleri gerektiğini söyledi. Çalışma birimlerinin kendilerinden yazmalarını istedikleri çevrimiçi makalelerde Han devlet işçileri, Uygur evlerinde geçirdikleri haftaların zorluğunu ulus için fedakârlık istekleri ve Uygurlar için olan kaygılarını kanıtlamanın bir yolu olarak ifade ettiler. Yayınladıkları hikâyeler ve görseller, kampanyanın sloganlarına uygun olarak genel ağa düşüyor: “İnsanları ziyaret edin, insanlara fayda sağlayın ve insanların kalplerini birleştirin!” ve “Bir aile gibi birleşik”.

Bazıları, Müslüman azınlıklara ‘Xi Jinping Düşüncesi’ni telkin eden bir metni okurken resmeden görsellerini paylaşıyordu. Biri, kendisinin ve ‘akrabasının’ politik konuşma videoları seyrederken çekilmiş bir görseli paylaştı. Kişisel yaşamlarında aksaklıklarla uğraşan devlet işçileri bile, rollerini ‘küçük’ Uygur kardeşlerinin kıymetlendirilmiş ‘büyük erkek kardeşleri’ olarak kabul ettiler. Birçoğu bir Uygur erkeğine baba ya da kardeş diye hitap etmeyi gönül okşayıcı bir hareket, bir Han memurunun samimiyet belirtisi olarak görüyor gibiydi. Orta düzey yöneticinin kızı bana babasının ‘hassas’ bir köyde uzun vadeli ‘akraba’ olarak tanımladığı görevi hakkında şunları söyledi: “Köyde 10 ay geçirdiği için artık yerliler ona aile gibi davranıyor.”

Bir genç kadın ‘akraba’, yaşlı bir Uygur erkeğinden, bir Parti liderinin videoya kaydedilmiş bir konuşmasını kendisiyle izlemesini isteyişini şöyle yazdı: “Ben, tıpkı kızı gibi hissettim!”

Blog yazılarında Uygur çocuklarının öğretilerini benimsediklerini ya da Uygur annelerinin fotoğraflara hevesli bir şekilde poz verdiğini belirttiler. Bu eylemleri misafirperverlik ve sıcaklık işaretleri olarak gördüler. ‘Bir aile gibi birleşik’ projesi işe yarıyor gibi görünüyordu.

‘Akrabalar’ nazikçe karşılık vermeye çalıştı. Ortak bir uygulama da barındırma faaliyeti ve genel olarak polis devletinin mevcudiyeti nedeniyle maruz kaldıkları gelir kaybını telafi etmek amacıyla Uygur ve Kazak ‘akrabalar’a armağanlar vermekti. Bu pirinç ve yağ gibi hediyelerinden bazıları, Müslüman ‘akrabalarının’ beslenmelerini tamamlamanın basit yollarıydı ama diğerleri, uygar bir misyonun taşıyıcıları olarak Han ziyaretçilerinin statüsünü sağlamlaştırmaya yardımcı olan sembolik armağanlardı.

Örneğin, bir çevrimiçi referansa göre, bir grup sivil devlet çalışanı gece boyunca daha iyi çalışabilmeleri için Uygur çiftçilere masa ve okuma lambaları verdi. Birçok Uygur çiftçi çay içtikleri veya yemek yediklerinde masa kullanmamayı tercih etmesine rağmen masaların çiftçileri daha rahat hale getireceğini yazdılar. Yemek için düzenek olarak yükseltilmiş bir platformun üstünde bir masa örtüsünün (dastikhan) kullanıldığı eski bir Uygur geleneği vardır. Han ziyaretçileri raporlarında, bu geleneği ‘sakıncalı’ ve Uygur yoksulluğunun bir işareti olarak betimlediler.

Xinjiang Communist Youth League—WeChat Ziyarete gönderilen bir Han memuru, onlara hediye olarak verdikleri bir masada Uygur ailesiyle birlikte yemek yiyor. Bu görüntü Sincan Komünist Gençlik Ligi tarafından sosyal medya platformu WeChat’ta yayınlandı.

Görüştüğüm ‘akrabalar’ sıklıkla ziyaretçilerin rollerini ev sahiplerinin nasıl algıladıklarını anlayamamıştı. Belki de Uygur yaşamını, gelmeden önce gözlemlemedikleri için Han’ın seküler değerlerini öğretmeyi umdukları köylüleri korku, öfke ve üzüntüyü nasıl kapladığının farkında olmadılar.

Ziyaretçi sivil memurlar, yaptıklarına dair anlattıkları hikâyelerde, destekledikleri güvenlik kurumlarının Uygur yoksulluğunun başlıca nedenlerinden biri olduğunu genellikle not etmemiştir.

Urumçi’de büyüyen, ancak görevlendirilmemiş genç bir Han kadını, tanıdığı bir ekibin Uygur ailelerinin ‘akrabalar’ın getirdiği armağanları evlerinin bir köşesine yerleştirmelerine şaşırdıklarını anlattı. Haftalar sonra geri geldiklerinde hediyeler sanki kullanılmamış gibi görünüyordu. Hediyelerinin neden reddedildiğini anlamamışlardı.

Görüştüğüm işçilerden ikisi, Uygurlar ve Kazaklarla olan etkileşimlerinin gerçek dostlukları destekleyeceğini umduklarını söylediler. Müslüman muhataplarının tam olarak ‘açık’ olamamalarına üzüldüklerini söylediler.

Orta düzey yöneticinin kızı, benim ve Uygur arkadaşlarımın onun ‘küstah olduğunu ve azınlıkların hayatlarını umursamadığını’ düşündüğümüzü hissettiğini söyledi. Yanlış anlaşıldığını düşünüyordu. Dedi ki: “Uygurlar veya Çin’deki diğer etnik gruplar hakkındaki duygularımı sorgulamayın!” ‘Akrabalar’ tarafından kullanılan yöntemler mükemmel olmasa da ‘akrabalar’ın ve babasının içten eylemlerinin iyi niyetli olduğuna inanıyordu.

Devlet işçilerinin haftalarca süren zorunlu ziyaretleri sırasında ortaya çıkan derin ironilere rağmen, konuştuğum çoğu ‘akraba’, ‘uygar olmayan’ Uygur köylülerle bağlantı kurabileceklerini umuyordu. Aslında, başkalarıyla yakınlaşmak, zaman zaman, farklılıklara ‘açık’ olmayı güçlendirecek belirli türden dostluklarla sonuçlanabilir. İnsanların aynı perspektifi paylaşmalarına izin verebilir. Aslında bu, Han ‘akrabalarının’ kullandığı eğitim kılavuzlarının ‘10 Yapılmaması Gereken’ listesinde açıkça uyardığı bir şeydir: “Görevinizden sapmayın, sempati duymayın ve beyinlerinizin yıkanmasına izin vermeyin.”

Kuzeybatı Çin’de uygulanan tiranlık, Çin’deki yurttaş gruplarını, hayatın her alanına hükmetmeyi amaçlayan totaliter bir süreçte birbirine boğduruyor. Han ‘akrabaları’, Uygur ve Kazakların ev sahipleriyle mücbir ilişkilere çağırıyor; aileler, arkadaşlar ve topluluklar birbirinden ayrıldıkça bireyselleştirilmiş bir tecrit ve yalnızlık salgını üretiyor. Yeni tutsaklık seviyeleri ortaya çıktıkça, proje normal ve banal sayılan yeni standartlar üretir. Konuştuğum, devletin aileleri parçalara ayırma ve onları kamp sistemine gönderme işi yapan kişiler yani ‘akrabalar’, bunun ‘işlerini yapmak’ olduğunu düşünüyorlardı.

Onlara inandım. Yarattıkları dehşet hakkında birçoğunun, hiçbir fikri yoktu. Ulaşabilecekleri özgür basın yoktu. Görüşme yaptığım insanların çoğunluğu; eğitim kamplarında dayağın ve psikolojik işkencenin yaygın olduğunu, Çin’e özgü bir toplama kampı işlevi gördüğünü veya Uygurlar ve diğer azınlıkların kamplara bir cezalandırma biçimi olarak gönderildiklerini görmüyor, bilmiyor veya buna inanmıyordu. Sincan’daki 10 Hanlı insandan sadece biri, kampların sadece yanlış dinî ve etnik kategorilerde bulunmaktan suçlu bulunan insanlar için hapishane olarak çalıştığına inanıyordu. Müslüman azınlıkların kitlesel olarak gözaltında tutulmasında Han’ın sivil katılımı hakkında yazarken, David Brophy ve diğerlerinin belirttiği gibi, Uygurlara karşı devlet politikalarına karşı direnen Han sivillerinin kendilerini ciddi bir tehlikeye attığını hatırlamak da önemlidir. Sincan’daki Han arkadaşlarımdan birinin söylediği gibi dünyanın bu bölümünde ‘baskı olan yerde’ ifadesi; ‘direniş olacak’ şeklinde değil, ‘teslim olunacak’ ifadesiyle tamamlanır. Sincan’daki polis devletinin totaliter siyaseti göz önüne alındığında buradaki Han siviller, Müslüman azınlıklara yönelik devlet baskısına katılmaktan başka çareleri yokmuş gibi hissediyorlar.

Totaliter devletlerin vatandaşları, neredeyse her zaman, etik yükümlülüklerini reddedecek şekilde hareket etmeye mecburdur. Bir Han vatandaşın kökleşmiş politikasının, Çin devletinin Müslümanlara devlet zulmü uyguladığının reddini hayal etmek için bile gereken ilk şey Kuzeybatı Çin’de yaşananların doğru olarak tanımlanmasıdır. Hannah Arendt’in on yıl önce gözlemlediği gibi bu tarz sistemler, kısmen işe yararlar çünkü bu sistemlerde katılanların ne yaptıklarını düşünmelerine izin verilmez. Bunun hakkında düşünmelerine izin verilmediği için yaşamlarını yok ettiklerinin konumlarından bakamazlar ve böyle bir yaşamın nasıl bir şey olduğunu tam olarak hayal edemezler.