Furkan Kaya: “Milli davamız Kıbrıs, Anadolu’nun doğal uzantısıdır. Kaderine terkedilemez!”

Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Furkan Kaya ile Doğu Akdeniz’de yaşanan son gelişmeleri ve KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın katılmış olduğu gayri resmi görüşme üzerine konuştuk.

Geçtiğimiz günlerde, Türkiye ve Libya deniz yetki alanlarını belirleyen bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin hak ve menfaatleri doğrultusunda neler getirecektir?

Genelde Ege sorunu ve Akdeniz sorunu olarak belirleyebileceğim Yunanistan ile Türkiye arasındaki bu mesele uzun yıllara dayanmakta. Geçmişte biliyorsunuz Ege Adası’nda vuku bulan meselelerde Kardak krizini örnek verebilirsek, kıta sahanlığı ve karasuları meselesinde Türkiye’yi tam anlamı ile kendi iç denizine hapsetmek ve kıta sahanlığının, münhasır ekonomik bölgenin belirlenmesi konusunda kendilerince sahip olduğu adalardan itibaren kara suları veya münhasır ekonomik bölgelerini belirlemeye çalıştıklarını zaten biliyoruz. Son olarak Kıbrıs meselesini de artık bunun içine katabiliriz.

Kıbrıs’ın özellikle Doğu Akdeniz’deki bereketli enerji kaynaklarının öneminin artması ile beraber Güney Kıbrıs Rum yönetimi yine hukuksuzca arkasına Yunanistan’ı, Avrupa Birliği ülkelerini ve büyük Avrupalı ve Amerikan şirketlerini de alarak enerji kaynakları arama faaliyetlerine girişti. Bu bölgede bulunan bereketli enerji kaynaklarının da çıkarılmasından sonra kesinlikle adanın tümünün hakkı olan bu enerji kaynaklarını sadece kendileri için kullanabileceklerini ifade ettiler. Türkiye’nin burada çok önemli bir atılım yaptığını söylememiz gerekiyor. Çünkü haritaya baktığımız zaman Türkiye ile Libya arasındaki kıta sahanlığı konusundaki anlaşmanın bir kere tam anlamıyla Yunanistan’ın, Güney Kıbrıs yönetiminin hesaplarını baltaladığını söyleyebiliriz. Çünkü baktığımızda Marmaris, Fethiye ve Kaş kıyı hattı ile Libya’nın özellikle Derne, Dobruk hattında bir komşuluk olduğunu görmekteyiz. Zaten Girit adasına da buradan birkaç mil mesafe ile geçildiğini tahmin edersek bir şekilde Türkiye burada kendi ulusal güvenliğine tehdit oluşturabilecek bir gelişmenin önüne geçmiştir diyebiliriz.

Türkiye’nin sondaj gemilerinin özellikle Kıbrıs’ın güneyine doğru inmesi zaten Rum yönetimini rahatsız etmişti. Yunanistan da arka arkaya tehditkâr açıklamalarda bulunmuştu. Burada özellikle Akdeniz’deki su altı zenginliği ve Türkiye’nin bununla beraber siyasal olarak da hem enerji kaynaklarındaki hakkının hem de siyasal zemindeki sesinin daha da kuvvetlendiğini görmemiz gerekiyor. Zaten buradaki önemi aslında Türkiye’nin bilhassa Güney Kıbrıs Rum yönetiminin ve Yunanistan’ın 2003’ten beri Avrupa’nın desteğini alarak Türkiye’yi çok küçük bir alan olarak görebileceğimiz, yaklaşık belki kırk bin kilometrelik bir alana mahkûm etmeye çalıştıklarını söylememiz gerekiyor. Karşımızda bu konuda özellikle İsrail ve Mısır’ın da Türkiye’nin manevra alanını kısıtlamaya çalıştığını görmemiz gerekiyor. Buradaki amaçları her zaman söylediğimiz gibi Türkiye’nin hak etmiş olduğu, hukuken hakkı olduğu hidrokarbon yataklarından pay almalarını engellemektir. Tabii bunu yıllardır zaten Kıbrıs meselesinin ortaya çıkmasından itibaren 74 Barış Harekâtımız, 15 Kasım 1983’deki Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanından sonra da hiçbir zaman, hiçbir platformda tanınmaması adına ellerinden geleni yapmışlardır. Ama şunun altını çizerek ifade etmemiz gerekiyor: Kıbrıs, Anadolu’nun doğal uzantısıdır ve devamıdır. Dolayısıyla her ne yaparsan yap senin en büyük kırmızı çizgilerden biri olan Kıbrıs’ın haklarını uluslararası hukuka ve anlaşmalara bağlı olarak korumaya devam etmen gerekir. Bunu da söylememiz gerekiyor. Tabii bir de karşı taraftan ne şekilde tepkiler geldi, bunlara bakmamız gerekiyor.

Yunanistan tarafında gerçekten bu gelişmenin çok büyük bir infial uyandırdığını da söyleyebiliriz. Hatta Dışişleri Bakanları Nikos Dendias’ın, Türkiye’nin Atina Büyükelçisi Burak Özügergin’i bakanlığa çağırarak bu konu hakkında bir malumat istediğini de söylememiz gerekiyor. Onlar burada büyükelçimize bu hareketin, bu ilerlemenin, bu anlaşmanın kesinlikle uluslararası hukuka aykırı olduğunu ve kendilerince şunu ifade ediyor Yunanistan tarafı. Girit adasının güneyindeki kıta sahanlığı da bu şekilde ihlal edilmiştir diyor fakat Türkiye yine uluslararası hukuk kuralları ile bağlı olarak, karasuları belirlenmiş karasuları hesabına göre Girit’in karasuları dışında kıta sahanlığı bulunmadığını söylemektedir. Deniz hukuku açısından da Atina’nın bu sözlerinin hiçbir şey ifade etmediğini söylememiz gerekiyor. Yani burada toparlamamız gerekirse Türkiye’nin yapmış olduğu bu karşı atağın bir kere Türkiye’nin kesinlikle çok önemli bir şekilde bu bölgede büyük ve önemli bir kalkan oluşturduğunu söyleyebiliriz. Yani bundan önce Türkiye’nin askeri anlamda burada kendini gösterirken artık bu anlaşma ile beraber siyasi olarak da elini güçlendirdiğini ve bu bölgede ciddi bir kalkan oluşturduğunu da söylememiz gerekiyor.

Sizce Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikasının sıradaki adımı ne olmalıdır?

Türkiye için Doğu Akdeniz coğrafyası tarihten gelen jeopolitik önemi ile beraber bugün olduğu gibi gelecek yıllarda da önemini korumaya devam edecektir. Dolayısıyla bugün üzerimizde oynanan bu hem enerji oyunları hem siyasi oyunlar, Ege meselesi, Ege adaları meselesi, karasuları ve kıta sahanlığı gibi meseleleri de işin içine katarsak burada Türkiye’ye karşı köşeye sıkıştırma hareketlerinin devam edeceğini görmemiz gerekiyor. Dolayısıyla bizim bugünkü politikamızın, geçmişteki Doğu Akdeniz politikamızdan çok daha iyi olduğunu, yarınki Doğu Akdeniz politikamızın da bugünkünden daha iyi olması gerektiğini söylememiz gerekiyor. Çünkü Kıbrıs her zaman ifade etmiş olduğum gibi Anadolu’nun doğal bir uzantısıdır ve Türkiye’nin geçmiş yıllardan gelen hem siyasi, hem kültürel hem de ekonomik bağları ile beraber bundan sonra da Kıbrıs adasının Türkiye için önemi devam edecektir. Kıbrıs, Türkiye’nin bölgede bulunan uçak gemisidir. Kıbrıs adası Ortadoğu’nun, Kuzey Afrika’nın geleceğinin belirlenmesindeki en stratejik bölgelerden biridir. Dolayısıyla çok uluslu şirketler, ABD, Rusya, Mısır, İsrail ve Avrupa Birliği ülkeleri gibi güçler Doğu Akdeniz coğrafyası üzerinde geleceğe yönelik hesaplarını daha bugünden yapmaya başladılar. Dolayısıyla Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikasının bugünden itibaren yarını düşünerek daha kurumsal, daha akılcı, daha rasyonel şekilde dizayn etmesi gerekmektedir. Ama dediğim üzere bizim öncelikli olarak Türkiye’nin, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin uluslararası arenada tanınmasını sağlaması çok önemli.

Türkiye’nin özellikle Doğu Akdeniz çevresinde yer alan enerji kaynaklarının, adanın çevresindeki kıta sahanlığına girecek olan münhasır ekonomik bölgesine giren enerji kaynaklarının, ada halkı için eşit şekilde paylaştırılması konusunda mücadelesine devam etmelidir. Burada zaten Avrupa Birliği, Güney Kıbrıs Rum yönetimini tarihten hatırlayacağımız üzere Avrupa Birliği ülkesi olarak alarak zaten bu sürecin çözümü önündeki bütün yolları tıkamışlardır. Yani burada aslında iyi niyetli olan her zaman Türkiye olmuştur. Türkiye’nin iyi niyetli yaklaşımına karşı başta Yunanistan olmak üzere Avrupa Birliği ülkeleri Türkiye’ye karşı bu iyi niyeti suistimal ederek sorunu çözümsüzlüğe mahkûm etmişlerdir diyebiliriz. Bundan sonraki adımda özellikle Türkiye’nin hem Ortadoğu politikası bağlamında, hem Doğu Akdeniz politikası hem de Kıbrıs politikası bağlamında bunların hepsini bir araya getirerek daha kurumsal, daha akılcı ve daha geleceğe dönük, dış politikada üretmeye devam edeceğini de devam etmesi gerektiği de söylememiz gerekiyor.

KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın Berlin’de gerçekleştirmiş olduğu gayri resmi görüşmede hala tek devletli yapıda ısrar ettiği görülüyor. Akıncı’nın bu tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizin Kıbrıs adasında gördüğünüz en ideal çözüm nedir?

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Mustafa Akıncı’nın bir önceki talihsiz açıklamalarını hepimiz biliyoruz. Türkiye’nin en kritik döneminde yapmış olduğu Barış Pınarı Harekâtı sırasında bizim öz vatanımız olarak gördüğümüz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin devlet başkanı olarak kullanmış olduğu kelimeler son derece tarifsizdir ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını sağlamak adına yapmış olduğumuz Kıbrıs Barış Harekâtı için düzenlemiş oldukları son derece tarihsiz de hatırlamış olacağım üzere Türkiye Kıbrıs Barış Harekâtı’na 1974 senesinde sadece Türk tarafına değil Rumlara da barışı getirmek adına yaptığını unutmamamız gerekiyor. Dolayısıyla Mustafa Akıncı’nın sözlerinin tüm Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni bağladığını veya Türkiye’nin herhangi bir kısmını bağladığını söylememiz son derece anlamsız olur. Dolayısıyla kendi fikridir ve bu kendini bağlamaktadır. Lakin sonuçta devlet başkanlığı koltuğunda oturmaktadır. Sözlerine dikkat etmesi gerekiyor. Ben burada Mustafa Akıncı’dan farklı düşündüğümü ifade etmek istiyorum. Çünkü benim şahsi görüşüme göre Kıbrıs adasının barışa erişebilmesi için iki devletli çözüm modelinin gerçekleşmesi gerektiğini söylemek istiyorum.

Özellikle tarihten hatırlayacağınız üzere Türkiye Cumhuriyeti’nin en başarılı Dışişleri Bakanlarından Fatin Rüştü Zorlu’nun özellikle Dışişleri Bakanı olduktan sonra büyük özveride bulunduğu, kendi öz politikalarıyla Türk dış politikasının önemli bir meselesi haline getirdiği Kıbrıs sorunu için 1959 Londra ve Zürih anlaşmalarının imzalanması ve Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin adanın garantörleri olarak belirlenmesi hususunda çok büyük çalışmalarda bulunduğunu söylememiz gerekir. Çünkü Londra ve Zürih antlaşmaları özellikle Kıbrıs sorununun her iki toplumunda haklarını koruyacak ve Türkiye’nin güvenliğini sağlayacak şekilde sonuçlanmasını gerçekleştirmiştir. Ve ayrıca Türk-Yunan dostluğunun da sağlam temeller üzerine oturtulması için de gerekli tüm tedbirleri bu anlaşmalarca gerçekleştirildiğini, zemininin hazırlandığını söylememiz gerekiyor. Adada yaşayan Türk halkının da ekonomisinin bu anlaşmalar sayesinde iyileştirilmesi hedeflenmiştir ve zaten Türkiye, yapmış olduğu askeri müdahalelerin temelinde de Londra ve Zürih anlaşmalarının olduğunu görmemiz gerekiyor. Dolayısıyla aynı Fatin Rüştü Zorlu’nun olduğu gibi iki devletli çözüm modeli ile ancak Kıbrıs meselesinin çözüme ulaştırılmasında büyük bir katkı sağlayacağını söylememiz gerekiyor. Çünkü onların modeliyle yani Mustafa Akıncı’nın gevşek tip bir federasyon önerisi ile ama gevşek tip bir federasyon, Türklerin haklarının yok olmasını sağlayacak bir federasyondur. Burada Avrupa Birliği kartını oynuyorlar. Eğer adada bir federatif devlet oluşturursak Türk halkı da Kuzey Kıbrıs Türk halkı da Avrupa Birliği’nin nimetlerinden, avantajlarından faydalanacak, işsizliğe çare olacak, para akışı gelecek zaten amaçları da bu. Bizi yıllardır köşeye sıkıştırarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımayarak Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin uluslararası piyasalardaki varlığını engellemek adına da zaten bütün bu çalışmaları yapmışlardır. Biz de zaten buna rıza ederek Türkiye’nin de Türk halkının da adadaki varlığını yok etmeye çalışıyorlar. Dolayısıyla bizim buradaki kesin çözümümüz iki devletli çözüm modeli ile olacaktır. Berlin’deki görüşmeden de çok da bir şey çıktığını söylemek zor. Birleşmiş Milletlerin iyi niyetli olarak iki toplum liderlerini bir araya getirerek sonuçta bir barış görüşmesi yaptık demek için böyle bir toplantıyı gerçekleştirdiğini söylememiz gerekiyor. Bu sebepten dolayı Berlin görüşmesinin Kıbrıs meselesine bir katkı, bir adım olacağını düşünmemiz zor. Tıpkı geçmiş dönemlerde olduğu gibi neticesiz, laf olsun diye yapılmış olan bir toplantı olarak değerlendirebiliriz.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de attığı adımlardan sonra Yunanistan’ın AB’ye şikâyetleri üzerine, uygulanması planlanan yaptırımlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Burada bizim için Türkiye’nin uygulamış olduğu Doğu Akdeniz politikalarının Türkiye’nin çevresinde veya coğrafyasında gelişen her meseleye karşı almış olduğu milli tavır; ulusal güvenliğimizi, ulusal çıkarlarımızı korumaya yönelik her adım nedense karşımıza yaptırımlar olarak çıkmakta. Demek ki biz bazı şeyleri doğru yapıyoruz. Onların istedikleri bazı şeyleri yapmadığımız için biz kendi milli menfaatlerimiz doğrultusunda hareket ettiğimiz için karşı tarafta bir rahatsızlık uyandırıyor ve Türkiye’ye karşı bu şekilde yaptırım geliyor. Şimdi burada ne olursa olsun Türkiye Kıbrıs meselesinde geri adım atmayacaktır. Tıpkı geçmişte olduğu gibi bu topraklarda Türkiye’nin güvenliği adına, Türkiye’nin bekası adına dökülen şehit kanlarımızın hala daha kurmadığını söylememiz gerekiyor. Dolayısıyla ne olursa olsun önümüzdeki yıllarda da Türkiye buradaki çıkarlarını korumaya devam edecektir. Adada bulunan Türk halkının ve aynı zamanda Rumların da burada güvenliğini sağlamak adına burada Türkiye varlığını devam ettirmeye, korumaya devam edecektir. Yaptırımlar yaptırım, ambargolar ambargo getirecektir. Türkiye’yi her koşulda köşeye sıkıştırmaya devam edeceklerdir fakat özellikle daha önce bahsetmiş olduğumuz Libya ve Türkiye arasında yapılan bu anlaşma Türkiye’nin Doğu Akdeniz coğrafyasındaki elini son derece kuvvetlendirmiştir. Burada oluşan kalkan, Türkiye’nin bundan sonraki Kıbrıs meselesinde buradaki doğal kaynakların eşit miktarda coğrafya halkına dağıtılması hususunda elini kuvvetlendirmiştir.

Türkiye’nin geçmişten bugüne kadar sahip olduğu Doğu Akdeniz politikasının bugün daha iyi olduğunu, daha kurumsal, daha ayakları yere sağlam basan bir politika olduğunu görmemiz gerekiyor. Aynı Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı mücadelesinde kurmaylarının işaret etmiş olduğu gibi Türkiye’nin en kritik coğrafyalarından beri Kıbrıs adasıdır. Kıbrıs Adası eğer kaybedilirse Türkiye’nin bütün ikmal yolları kapatılır, kaybedilir yani bu ikmal yolları dediğimiz Akdeniz ve Ege’yi kapsayacak olan aslında bütün Akdeniz’i kapsayacak olan yollardır. Bu yolların kapanması demek Türkiye’nin tam anlamıyla coğrafyasına hapsolması anlamına gelecektir. Dolayısıyla Türkiye her ne kadar uluslararası platformlarda yaptırımlarla yüzleştirilmeye çalışılsa da yolundan dönmeyecektir. Milli davamız olan Kıbrıs’ın geleceğinin de en iyi şekilde kurulması adına da üzerine düşen her türlü görevi yapmaya devam edecektir. Çünkü Kıbrıs’ın güvenliği Türkiye’nin güvenliğidir. Türkiye’nin güvenliği ise Kıbrıs’ın güvenliğidir. Aslında bütün coğrafyanın güvenliğidir.