Furkan Kaya: “Türkiye’nin, tıpkı Kıbrıs Barış Harekâtı’nda olduğu gibi bölgeye, bölge halkına barışı getirmek üzere bu harekâtı başlattığını görmekteyiz”

Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Furkan Kaya ile Barış Pınarı Harekâtı’nı ve bölgedeki son durumu konuştuk.

Günlerdir konuşulan Barış Pınarı harekâtı, geçtiğimiz hafta karadan ve havadan yapılan bombalamalar ile başladı. Öncelikle, başladığı günden bu yana harekâtı değerlendirir misiniz?

Dünya Savaşı’ndan sonra özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması ve bağımsızlık mücadelesinin başlaması ile beraber sonrasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile esas olan Misakı Milli sınırlarımızın hayata geçirilmesi, bunun uluslararası platformda da kabul edilmesi esastı. Fakat Lozan’da Türkiye’nin Musul, Kerkük ve Süleymaniye gibi Misakı Milli sınırları içerisinde yer alan petrol zengini bölgelerin o dönemde hepimizin bildiği üzere özellikle İngiltere’nin ve Fransa’nın Sykes-Picot antlaşmasını imzalaması ile beraber bölgedeki petrol kaynaklarının üzerine kendi şirketlerini oturtması mücadelesi ile Türkiye’den bu bölgenin kopartılması hususunda mücadeleleri ve çalışmaları olmuştu. Ve o dönemin şartları içerisinde yapılması gereken bir uluslararası politika takip edilerek Misak-ı Milli sınırları dışında Süleymaniye, Kerkük ve Musul bırakılmıştır. Bu bölgeler özellikle Türkiye’nin sınırı çizilirken bilhassa Irak bölgesindeki sınırı sarp dağlar ve Türkiye’nin güney sınırlarını her an tehdit altında bırakılacak şekilde dizayn edilmişti.

Bugün yangın yerine dönen Ortadoğu toprakları da o dönemde Sykes Picot anlaşması ile çizilen cetvellerle belirlenmişti. Şimdi tarihe baktığımız zaman bugüne daha çok ışık tutacağını görmekteyiz. Dolayısı ile Türkiye o tarihten bu tarihe ciddi manada terör tehdidi altında. Bunun başlangıç tarihi olarak da 1984 PKK’nın Şemdinli Eruh baskını ile beraber Türkiye’de terör faaliyetlerinin başladığını biz hatırlıyoruz ve o tarihten bugüne kadar Türkiye halen terörle mücadelesini devam ettiriyor. Özellikle ABD’nin, bölgedeki İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hesaplarına baktığımızda da kendini idare edilebilir yönetimlerin işbaşına gelebilmesini sağlamak ve mümkün mertebe Türkiye’nin bölgede yaşayan Türkmenler üzerindeki etkisini kırabilmek. Bir başka önemli mesele de İkinci Dünya Savaşı sonrası 1948 yılında kurulmuş olan İsrail’in güvenliğinin sağlanabilmesi. Şunu da söylememiz gerekiyor; Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan sonra imzalanan, Osmanlı Devleti’ne imzalatılmak üzere masaya konulan fakat hiçbir zaman hayata geçmeyen Sevr Antlaşması haritasına baktığımız zaman aslında Sevr haritasının bugün Amerika’nın ve büyük aktörlerin bölgede dizayn etmek istedikleri düzenin aynısının Sevr haritası olduğunu görmekteyiz.

Özellikle 2011’den sonra Arap Baharı ile beraber bölgedeki dengelerin değişmesi, bölgedeki yönetim şekillerinin değişmesi sözüm ona demokrasi getireceğiz adı altında bu bölgede aynı Sevr haritasının uygulanması yönünde çalışmaların olduğunu görüyoruz. Bunun bir benzerini 2004 yılında Amerikan Dışişleri Bakanı Codoleezza Rice’ın vermiş olduğu bir konferansta Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında yaklaşık yirmi iki adet ülkenin sınırlarını ve rejimlerinin değiştirilmesi öngörülüyordu. Tabii ki esas hedefin özellikle İran ve Türkiye’nin sınırlarının değiştirilmesi ve burada kendilerinin kontrolünde olan özellikle İsrail’in güvenliğini sağlayacak Kürdistan devletinin varlığını sağlamak olduğunu görüyoruz. Şimdi yine baktığımızda aktörlerin değiştiğini, enstrümanların farklılık gösterdiğini fakat zihniyetin ve fikrin değişmediğini görüyoruz. Türkiye 2020 yılına girerken Sevr Anlaşması’nın 100’üncü yılını dolduracak. Türkiye’ye 2020 yılı içerisinde bir Sevr sendromu yaşatmaya çalışıyorlar ve aslında bunun altyapısını hazırlamaya çalışıyor. Özellikle Suriye’deki iç savaşın başlamasından sonra Amerika’nın bölgeye indirmiş olduğu IŞID militanlarının güya Saddam’ın ordusundan kalan askerlerin oluşturduğu fakat daha sonraki süreçlerde aslında bunun hiç de kendince böyle mücadele veren İslam Devleti kurmaya çalışan bir örgüt olmadıklarını aslında tamamen yabancıların desteklediği bir örgüt olduğu ortaya çıktı. Daha sonra IŞİD terör örgütünün bir anda özellikle Suriye’nin büyük bir kısmını kontrol alarak ve her nasılsa petrol kaynaklarının, enerji kaynaklarının üzerinde kontrol mekanizması kurması hatta o dönem para basmaya kadar gidebilecek kendini resmen tanıtabilecek özelliğe sahip olmaya çalışma içinde olan bir örgüt olarak gördük. Ve daha sonra özellikle Amerika ve koalisyon güçleri terör örgütü olarak nitelendirdikleri IŞİD’i yok etmek adına bölgedeki Kürt gruplarla işbirliği yapmaya başladığını görmekteyiz. Amerika’nın özellikle bu terör gruplarını kullanmaya başladığı andan itibaren o dönem PYD, YPG ve daha küçük gruplar ile beraber bunların PKK’nın devamı olan, PKK ile organik bağı olan örgütler olarak ifade etmeye başladı fakat her defasında ABD, PYD’yi IŞİD’e karşı mücadele eden kahramanlar olarak nitelendirdi. Türkiye’nin defalarca biz sizinle NATO üyesi isek aynı pencereden bakmamız lazım demesine rağmen ama ABD desteklemeye devam etti. Bölgede ABD ve Rusya, Suriye’nin paylaşılması konusunda bence bir anlaşmaya vardılar. Suriye’nin kuzeyinde özellikle PYD kontrolünde bir Kürt koridoru bizim tabirimizle bir terör koridoru oluşturması hususunda da belirli bir anlaşmaya vardığını görüyoruz. PYD’nin de Moskova’da bir bürosu faaliyetlerine devam ediyor.

Türkiye’nin özellikle Fırat’ın batı kısmında PYD’nin varlığına karşı başlatmış olduğu Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtları var. Türkiye kendi sınırının çok yakınından uzun zamandır terör ihracının ve teröristlerin geçtiğini ve bunların yabancı kaynaklardan desteğiyle Türkiye’de bir takım acı olaylar yaşandı. Birçok askerimiz şehit oldu, halkımızdan çok ciddi kayıplarımız oldu. Bu terör eylemleri sınırdan geçen teröristler sebebiyle gerçekleşmişti. Türkiye tabi ki tam bağımsız, ulusal ve Türk devlet geleneğine bağlı olarak güçlü ordusu ile bölgeye hem uluslararası hukuktan gelen meşru müdafaa hakkını kullanarak sınır ötesi harekâtını gerçekleştirerek Fırat’ın batısındaki terör gruplarını ortadan kaldırdı. Önemli olan, bildiğiniz üzere Suriye sınırı çok uzun bir sınır hattına sahip. 840 kilometrelik bir sınır hattı var. Önemli olan sınır hattının özellikle Fırat’ın doğusunda yer alan PYD’nin temizlenmesi hatta Münbiç’in de temizlenerek Fırat’ın doğusuna geçilerek o bölgedeki terör gruplarının temizlenmesi hususunda hazırlıklarını yapmaya başladı. Amerika defalarca bize, bunu yapmayın PYD bizim için çok önemli bir müttefik, biz onlar sayesinde IŞİD’le mücadele ettik şeklinde açıklamalarda bulundular. Tabi biz bunları samimiyetsiz açıklamalar olarak görmekteyiz. Çünkü NATO müttefikinin üyesi olarak ABD, uluslararası hukuk bağlamında kaidelere uymayarak Türkiye’yi ateş hattında bırakmıştır. Türkiye ABD’yi defalarca uyarmasına rağmen bugüne kadar yaklaşık otuz bin tır civarında silah malzemesini ve yaklaşık iki bin kargo uçağı dolusu teçhizatı da kendilerine sağladığını görmekteyiz. Dolayısıyla Türkiye meşru müdafaa hakkını kullanarak ve BM anlaşmasından hareketle Fırat’ın doğusuna da hareket düzenleyeceğini ve Amerika desteğini çekmezse buraya gireceğini ifade etti. Fırat’ın doğusuna baktığımızda bu bölgede yaklaşık olarak dört yüz otuz beş kilometrelik bir sınır hattı var. Yaklaşık yirmi iki tane Amerikan üssü bulunmakta ve bu coğrafya bölgedeki en bereketli enerji kaynaklarına sahip bir alan olarak da görülmekte. Burada üç tane büyük baraj var. Suriye’nin yaklaşık yüzde yetmiş elektriğini karşılayan barajlar. Jeopolitik anlamda da bu coğrafya çok önem arz etmekte. Türkiye, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtından sonra Barış Pınar’ı harekâtını başlatarak bu mücadelesini vermeye başladı.

Harekâtımızın şu anda başarıyla devam ettiğini görüyoruz, şehit haberleri geliyor. Allah’tan onlara rahmet diliyorum. Türk ordusunun şanlı askerleri inşallah bundan sonra hiç birinin burnu kanamadan bizim bahsetmiş olduğumuz 30-35 kilometre derinliğinde 435 kilometre uzunluğunda olacak olan bir güvenli bölgenin oluşturulması için gerekli tüm hamleleri yaparak bunu en güzel şekilde neticelendirecektir. Türkiye burada işgalci güç değildir. Türkiye’nin burada tıpkı Kıbrıs Barış Harekâtı’nda olduğu gibi bölgeye, bölge halkına barışı getirmek üzere bu harekâtı başlattığını görmekteyiz. Her harekât ismine baktığımız zaman hepsinin barış temelli olduğunu görüyoruz.

Barış Pınarı harekâtı, bölgeye barışı getirebilmek, topraklarından ayrılmak zorunda kalan yaklaşık 3 milyon Suriyeli’yi yeniden kendi topraklarına geri dönmelerini sağlamak bakımından da önem arz ediyor. Harekâtın ne kadar süreceğini tahmin etmek zor ama özellikle Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtları ile karşılaştırırsak çok daha büyük bir alan olduğunu ama bu alanın Fırat’ın batısına göre avantajının düzlük alanlardan oluştuğunu söyleyebiliriz. Terör örgütü bilhassa Türkiye’ye karşı sivilleri kullanacaktır. Dolayısıyla burada sivillere ön plana kendileri sivil kıyafetler giyerek bölge halkıymış gibi davranacaklar ve Türk askerine pusu kurmaya çalışacaklar. Burada çok dikkatli olmamız gerekiyor çünkü burada savaş hukuku yok, gayrinizami bir harp var. Kalleşçe bir mücadele olacak karşı taraftan. Dolayısıyla burada askerimizin çok dikkatli ve emin bir şekilde ilerlemesi gerekiyor. Türk devletini destekleyen halk da istihbari destek vererek daha kolay ilerlememizi sağlamalıdır.

Türk devletinin bu harekâtı yapması zaruri idi. Ama harekâtın devamında alınacak netice ile birlikte bunun diplomatik masada da uluslararası camia tarafından da kabul edilmesini de sağlamamız gerekiyor. Her ne kadar bugün AB ülkeleri, ABD, İngiltere gibi ülkeler bize karşı ciddi tehditler savursalar da Türkiye Cumhuriyeti devleti her ne pahasına olursa olsun bu harekâtı özellikle güney sınırındaki terör gruplarından temizlenmesi bakımından bunu sonuna kadar yapacaktır.

Birçok ülkenin yapmış olduğu açıklamalarda görülen, Barış Pınarı harekâtına yönelik eleştiri ve kınamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’nin özellikle bugüne kadar tüm sınır ötesi harekâtları, hatta geriye gidecek olursak bilhassa Kıbrıs Barış harekâtının yapılmasına kadarki süreçte, Türkiye sınır ötesinde bir harekât yapmasına karşı özellikle NATO düzeyinde ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi düzeyinde ciddi manada baskılara uğramıştı. Her ne pahasına olursa olsun harekâtı gerçekleştikten sonra ABD tarafından Türkiye’ye bir ekonomik ambargo uygulanmış ve 1980 askeri darbesinin de zemin taşları bu dönemde döşenmeye başlamıştı. Dolayısıyla Arap Baharı’nın başladığı dönemden itibaren Türkiye’nin sınır ötesi harekât yapma zorunluluğunun ortaya çıkmasıyla beraber aynı baskıların müttefik olduğumuz ülkeler tarafından da geldiğini görmekteyiz.

NATO’nun en büyük kaidesi, bir NATO üyesi ülke saldırıya uğrarsa bütün NATO üyeleri o ülkeyi korumak için elinden geleni yapacaktır, şeklindedir. Burada özellikle Türkiye’nin 84’ten beri yaşamış olduğu terör tehdidi ve terör faaliyetleri karşısında bizim müttefik gördüğümüz ülkeler hiçbir yardımda bulunmamıştır ve Türkiye, terör belası ile baş başa bırakılmıştır. Hatta ve hatta Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in, özellikle Kuzey Irak bölgesinde çekiç gücün PKK’lı teröristlere yardım malzemesi dağıtıyor elimizde kayıtlar var, demesinden çok kısa bir süre sonra uçağının düşürülerek şehit edilmesi bence bunun en güzel örneklerinden biridir. Bir diğer örnek yine Eşref Bitlis’in üst rütbeli bir general olarak bölgeye giderek Kürt sorununu çözecek önemli ilişki ve diyaloglarda bulunması bu dönemde özellikle Kürtlerle terör arasında ciddi bir duvar örmesini sağlayacak zeminin oluşturulmasında bir çaba harcamıştır. Fakat şüpheli ölümü sebebiyle bu yarıda kalmış ve o tarihten sonra ciddi manada terör faaliyetlerinin arttığını görmekteyiz. Bugün de Türkiye terörü bitirmeye yaklaştığı her dönemde özellikle yabancı devletler tarafından manipüle edilen örgüte ciddi manada parasal ve silah yardımının yapıldığını görüyoruz. Elimizdeki bu kadar somut belgelerle PYD’nin PKK’nın organik kolu olarak Türkiye’ye karşı terör faaliyetleri yürüttüğünü göstersek de bugün Fransa, İngiltere, Avrupa Birliği geneli ve ABD’den birçok senatörün hatta Türkiye’ye karşı ılımlı söylemlerde bulunan senatörlerin bile Türkiye’yi bölgedeki işgalci güç olarak, Kürtleri etnik temizlik yapan ülke olarak, DAEŞ’e karşı mücadele eden PYD kahramanlarını yok etme harekâtı başlatan Türkler olarak nitelendirmeye başladılar. Dolayısıyla ülkelerin özellikle samimiyet bağlamında büyük şüpheler içerdiklerini de söylememiz gerekiyor.

Türkiye her ne kadar BM Güvenlik Konseyi, BM Genel Kurulu veya NATO nezdinde her ne kadar operasyonun durdurulması bağlamında ihtarlar alsa da operasyonun nereye kadar devam ettirileceği hususunda ve güvenli bölgenin oluşturulması ve bölgeden PYD’nin temizlenmesi bakımından ne yapması gerektiğinin bence hesaplamalarını ve düzenlemesinin öngörüsünü yapmıştır diye bilmeleri gerekiyor. Burada önemli olan bölgenin temizlenmesi mi? Yoksa süpürülmesi mi? Fırat’ın doğusu ve güneyine doğru olan bölgede ciddi bir PYD kontrolü olduğunu da görmekteyiz. Öncelikle bizim hedefimiz 430 kilometre uzunluğunda ve yaklaşık 35 kilometre derinliğinde bir güvenli bölgenin oluşturulması ve buradan içeriye doğru süpürülmesi bizim önceliğimiz. Her ne kadar yabancı medya ve yabancı ülkelerden uyarılar gelmiş olsa da Türkiye, ulusal güvenliği bağlamında nereye kadar ilerlemesi gerekiyorsa oraya kadar ilerleyecektir ve operasyonu gerektiği yerde tamamlayacaktır.

Harekâtın başarı ile sonuçlanması, Türkiye Cumhuriyeti devletinin sınır güvenliği noktasında kesin çözüm sağlayabilecek midir?

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Barış Pınarı Harekâtıyla özellikle Fırat’ın doğusu kesimindeki o sınır hattı ve derinliği bağlamında güvenliği sağlanmasından sonra özellikle bölgenin PYD terör örgütünden temizlenmesi, süpürülmesi ile burada ciddi manada bir güvenlik koridorunun tesis edileceğini görmekteyiz. Ama önümüzde bir tehlike var, bunu da ifade etmemiz gerekiyor. Çok ciddi manada, yaklaşık yirmi bin DAEŞ’li teröristi, PYD’nin kendi kurmuş olduğu hapishanelerde yatırdığını hatta en son BBC’de çıkan bir görüntüleri var. Bu beni çok şüpheye düşüren bir görüntü. Çok rahatlıkla BBC bu hapishanelere gidip oradaki IŞİD’lileri gösteriyor. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin harekâtı sonrası bölgeden çekilen PYD’liler sonrasında güvenliğin azaldığını ve hapishaneden kaçışların başlayacağını, hapishanelere zaten DAEŞ’lilerin sığmadığını dolayısıyla güvenliğin azalması ile beraber bunların dışarıya çıkacaklarını ifade ediyor. Ve orada röportajlar yaparak oradaki DAEŞ’lilerin mücadeleden vazgeçmediklerini ve dışarı çıkarak yeni bir mücadelenin, ayağa kalkışın gerçekleştirileceğini ifade ediyorlar. Sanki bir tehditmiş gibi BBC de bunu yayınlıyor. Burada oyunun içinde oyun var dediğim, işte bu. ABD, kendi eliyle kurdurduğu DAEŞ’e karşı, kendi eliyle silahlandırdığı PYD’yi meşru bir zemine getirerek PYD’nin varlığını meşrulaştırdı. Ve DAEŞ’e karşı mücadele eden kahramanlar olarak da ifade etti. Türk Silahlı Kuvvetleri operasyona başladıktan sonra da PYD’nin bölgeden çekilmesi sonrasında DAEŞ’in yeniden hortlayarak bölgeye tekrar hâkim olmasını sağlayacak, şeklinde bir algı yaratıyor. Bu çok tehlikeli, buna çok dikkat etmemiz gerekiyor. Dolayısıyla, ABD burada Türkiye’ye karşı iyi niyetli değil. Bunu görmemiz gerekiyor. Ama Türk Silahlı Kuvvetleri istediği derinlikte bir güvenlik koridoru oluşturduktan sonra burada kalıcı bir güvenliği sağlamak için ne yapması gerekiyor, bunu düşünmemiz lazım.

Sizce, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Barış Pınarı harekâtıyla ilgili olarak ABD ve Rusya ile olan görüşmeleri nasıl gerçekleşmiştir? Bu görüşmelerde ne gibi anlaşmalar yapılmıştır?

Türkiye Cumhuriyeti, Barış Pınarı Harekâtını başlatmadan evvel özellikle Astana’daki yeni Suriye’nin oluşumu sürecinde Rusya ve İran ile çeşitli istişarelerde bulundu. Tabii ki en önemlisi Rusya’nın bu bölgedeki yeni düzende ve özellikle PYD’nin geleceğinde alacak olduğu tavırdır. Diğer taraftan PYD’yi IŞİD’e karşı bir kahraman olarak gören ABD’nin, NATO’nun en büyük, en güçlü mensuplarından biri olan Türkiye’nin bu bölgeye başlatacağı harekât karşısındaki tavırdır. Tabii ki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da Türkiye Cumhuriyeti’nin en az zararla ve en çok diplomatik ve saha kazanımıyla bu harekâtı nasıl neticelendiririz hususunda, gerek güvenlik güçlerimizle gerekse de kendi kurmaylarıyla çeşitli görüşmeler yaptı. Sayın Putin’e şunu söyledi: “Türkiye Cumhuriyeti güney sınırına komşu hiçbir terör örgütü oluşumuna izin vermeyecek. Siz ne kadar onu meşru bir grup veya devlet haline getirmeye çalışsanız da Türkiye buna izin vermeyecektir” dedi. Aynı şekilde ABD başkanı Trump’a dönerek, “Biz sizin NATO müttefikiniz olarak bölgede yıllardır süren terör faaliyetlerine karşı, burada PYD’nin başında olduğu kontrollü bir devlet şekline asla müsaade etmeyeceğiz ve siz destekleseniz de desteklemeseniz de biz bu harekâtı yaparak buradaki terör unsurlarını temizleyeceğiz” dedi. Söylemiş olduğum üzere, ABD öncelikle buna pek ses çıkarmasa da daha sonra Türkiye’yi yaptırım tehditleriyle birlikte kendi koyduğu sınırların dışarısına çıkmaması noktasında uyardı. Vladimir Putin ise Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesi gibi çekimser, ne Türkiye’yi tam anlamıyla destekleyen ne de Türkiye’nin karşısında duran bir açıklama yaptı. İran da Türkiye’nin operasyonun ciddi endişeler doğuracağı şeklinde ifadelerde bulunmuştu. Türkiye Cumhuriyeti iki tarafa da gerekli bilgileri verdi ve bu bölgenin en önemli gücü olarak, bölgesel bir güç olarak bu koridora izin vermeyeceğini ifade etmiş oldu. Tabii ki operasyon devam ettiği için, Türk Silahlı Kuvvetleri ilerledikçe ne olacağını göreceğiz. Ama son olarak Donald Trump çıktı dedi ki, “Türklerle Kürtler arasında bir arabuluculuk yapmalıyız. Bu savaş bitmeli.” ABD bu durumu Türklerle Kürtler arasında bir savaş olarak lanse ediyor. Bakın burası çok önemli. Türkiye’nin teröre karşı vermiş olduğu mücadele demiyor da Kürtlere karşı girmiş olduğu bir savaş diyor. Kürtler ve Türkler yüz yıldan fazladır savaşıyor diyor. Bu tehlikeli söylemlerle, bahsetmiş olduğum Sevr sendromunu Türkiye’ye yaşatmaya çalışıyorlar. 2020 yılı Türkiye’ye en güçlü şekilde ve kuvvetli şekilde Sevr sendromunun yaşatılacağı ciddi bir yıl olacaktır. Türkiye buna hazırlıklı olmalıdır. Bunun yavaş yavaş altyapısı oluşturulmaya çalışılıyor.

Son olarak, milletimizin göz bebeği olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, kahraman ordumuzun ilerleyişi nereye ve ne zamana kadar sürmelidir?

Bizim temennimiz, en kısa sürede ve en olumlu şekilde verim alarak Barış Pınarı Harekâtı’nın neticelenmesi ve hiçbir askerimizin, güvenlik mensubumuzun burnu kanamadan ülkemize geri dönmesidir. Ama çok kısa vadede bunun sonlanmasını beklemek biraz hayalperestlik olur. Özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ilerlemesiyle beraber PYD terör örgütünün bulundukları mevzilerden daha gerilere doğru çekilmek zorunda kalacağını söyleyebiliriz. Sonrasında benim şahsi temennim, ABD ve Rusya’ya defalarca söylemiş olduğumuz dört yüz otuz beş kilometrelik ve otuz beş kilometre derinlikte bir güvenlik koridorunun oluşturulması sınırına gelinlikten sonra Türkiye Cumhuriyeti, Barış Pınarı operasyonunu sonlandıracaktır. Çünkü bizim önceliğimiz ilk olarak bu bölgenin güvenliğinin sağlanması ve bölge halkının tekrar kendi topraklarına geri dönmesini sağlamak. Zaman olarak bir buçuk, iki ay süreceğini düşünüyorum, 90 güne kadar uzamasını şahsen beklemiyorum. Bir ay içerisinde Türk Silahlı Kuvvetleri somut neticeler alacaktır diyebiliriz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin başlatmış olduğu Barış Pınarı Harekâtı’nın en faydalı şekilde, en az zayiatla, muzaffer Türk ordusunun şanlı zaferi ile sonuçlanacağından hiçbirimizin şüphesi yok. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 2000 yıllık geleneğinden gelen, “barış için savaşmak” prensibinden de hareketle bölgeye barışı getireceği hususunda hiçbirimizin içinde en ufak bir şüphenin olmaması gerektiğini söylememiz gerekiyor. Fakat her zaman söylediğimiz üzere, sahada kazandığımız başarıyı diplomasi masasında taçlandırmamız gerekmekte. Bizim düşünmemiz gereken en önemli şey bu. Çünkü özellikle dış güçlerin, Türkiye’nin sahada başarılı olacağından yana hiçbir şüphesi yok fakat masada Türkiye’nin elini zayıflatmak için ellerinden geleni yapacaklardır.

Ben buradan Türkiye Cumhuriyeti’ne, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ve şanlı ordumuza Allah’tan güç, kuvvet ve zafer niyaz ediyorum.