G-20 Zirvesinden hatırda kalanlar ve Doğu Türkistan ayıbı

1999 yılında kurulan ve üye ülkelerin ekonomik işbirliğini geliştirmek maksadıyla çalışmalarını sürdüren G-20 örgütünün bu yılki toplantısına Japonya ev sahipliği yaptı. G-20, her ne kadar ekonomik esaslar üzerine kurulan ve toplantılarında da bu minvalde değerlendirme ve önerilerin gündeme geldiği bir yapı olsa da her zirvesinde dünya siyasetini etkileyen gelişmelere de ev sahipliği yapmaktadır. Özellikle zirveye katılan devlet başkanlarının aralarındaki ikili görüşmeler, başta o ülkeler olmak üzere dünya gündeminde genişçe yer almaktadır. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ABD Başkanı Trump’ın da bir araya geldiği bu yıl ki zirve bunun en net fotoğrafı olmuştur. Erdoğan ve Trump’ın görüşmesi sonrası Türk Lirasının ABD doları karşısındaki değer kaybının olumlu yönde seyir değiştirmesi bile başta ekonomistler olmak üzere sosyal bilimci ve gazetecilerimizin “Trump geri adım attı.” yorumlarına ve G-20 zirvesinin sonuçlarından ziyade Erdoğan-Trump görüşmesini ele almalarına sebep olmuştur. Esasında pek çok ülke için durum bundan ibarettir. Zira G-20’nin sonuç bildirgesinde dünyanın genelini ilgilendiren küresel meselelere bir çözüm önerisi sunulmamıştır. G-20’nin bu yılki gündeminde olan inivasyon, çevre sorunları, kadının her alanda güçlendirilmesi, uluslararası ticaret, insan hakları gibi konulara hiç değinilmemiştir. Bununla birlikte Trump’ın hem Türkiye, hem de Çin devlet başkanı ile yaptığı görüşmelerin olumlu bir istikamette seyretmesi dünya piyasalarını da rahatlatarak bilhassa uluslararası ekonomideki çekinceleri şimdilik sonlandırmış gözükmektedir. Yine Putin ve Trump arasında gerçekleşen ikili görüşmenin satır başları arasında da başta Orta Doğu olmak üzere dünyadaki artan gerginliklerin itidalle çözüme kavuşması noktasında bir görüş birliğine varıldığını söylemek (en azından şimdilik) mümkündür. Putin ve Trump’ın dünyanın yeni bir silahlanma yarışını kaldıramayacağı konusunda da mutabık oldukları ve soğuk savaş döneminin özlemini çekmedikleri de zaten anlaşılıyor. Nükleer silahların yayılması konusunda iki liderin de aynı fikirde oldukları, esasen nükleer güce değil; nükleer gücün başta İran ve Kuzey Kore olmak üzere istemedikleri ülkelerde bulunmasına karşı çıktıkları da öteden beri bilinen bir hakikat.

G-20 zirvesini Türkiye açısından ele alacak olursak olumlu gelişmelerle sona erdiğini söylemek mümkün. Özellikle Rusya’dan alınacak olan S-400 hava savunma sistemi sebebiyle ABD ile yaşanan gerilimin bir adım öteye taşınma ihtimali şimdilik ortadan kalkmış gibi gözüküyor. Trump’ın bu konudaki açıklamaları Türkiye’nin atmış olduğu meşru adımların haklılığına vurgu yaparken, Ankara-Washington hattındaki gerginliğin faturası da önceki başkan Obama’ya kesilmiş oldu. Trump, bu açıklamalarıyla hem iç politikada puan toplamayı hedeflemekte hem de başta Türkiye ve Rusya olmak üzere dünya kamuoyunda pozitif yönleri ağır basan, diyoloğa açık bir lider olarak görünmeyi amaçlamaktadır. Yaptırım ve ambargo konusunun da gündemde olmadığını ifade eden Trump’ın bu istikametteki politik söylemlerine devam edip etmeyeceği konusunda akıllardaki soru işareti bir süre daha yerini koruyacaktır. Trump’ın bu açıklamalarına rağmen ABD eski Savunma Bakan Yardımcısı’nın Türkiye’yi hedef alan nezaket ve diplomatik üsluptan yoksun mektubu iki ülke ilişkilerinin yeni bir krize kapı araladığı şeklinde yorumlanmıştır. ABD içinde Başkan Trump’ın görüşlerini benimsemeyen ve Türkiye’ye yaptırım uygulanması gerekliliğine inanan grupların bu istikamette lobi faaliyetleri yürüttükleri de bilinmektedir. Ancak, ABD anayasasının dış politika yapım sürecinde Başkan’a tanıdığı yetkilerin çerçevesi dikkate alındığında Ankara-Washington hattında esas belirleyici olanın Trump’ın açıklamaları olduğunu ifade etmek gerekir. Türkiye’nin, NATO müttefiki olmasına rağmen karşı karşıya kaldığı durumun vehameti ortadayken yaptırım adı altındaki tehditlere boyun eğerek S-400’lerden vazgeçmesi her ne şart altında olursa olsun mümkün değildir. Bununla birlikte, ABD ile ilişkilerine son veren, NATO ile sürekli kavga içerisinde bulunan bir dış politika fotoğrafı da Türkiye’nin hayrına değildir. Trump’ın Türkiye’ye bu yıl içerisinde bir ziyaret gerçekleştireceğinin bir kez daha kamuoyuyla paylaşılması ve iki ülkenin ticaret hacminin 75 milyar dolara çıkarılmasının hedeflenmesi ilişkilerin seyri açısından olumlu gelişmeler olarak değerlendirilmelidir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan zirve boyunca Putin, Merkel, Macron ve BM Genel Sekreteri Guterres ile de görüşmeler gerçekleştirmiştir. Doğu Akdeniz açıklarında KKTC’nin hak ve menfaatlerine açıkça bir saldırıda bulunulması, mülteciler ve Suriye meselesi de yine Erdoğan’ın muhataplarına ilettiği konular arasında yer almıştır.

Doğu Türkistan

Zirvenin ardından Çin’e giden Erdoğan’ın, Doğu Türkistan’daki Türkler için sarfettiği cümleler tam bir garabettir ve milli vicdan sahibi hiç kimse tarafından kabul edilemez ifadelerdir. Doğu Türkistan’da uzun yıllardır Çin devleti tarafından işlenen insanlık suçunun ne boyutlara ulaştığına bütün dünya şahittir. Ve ne acıdır ki ne milliyeti, ne de dini bağları olamamasına rağmen sırf insanlık namına pek çok ülke Çin’e nota vermiş, uluslararası toplantılarda konuyu gündeme getirmiş, yabancı ajanslar yapılan işkencelerin görüntülerini dünyaya servis etmiştir. Hal böyle iken Türk devletini temsilen Çin’de bulunan Erdoğan’ın iki bin yıllık Türk yurdundaki bu soykırımı yok sayan sözlerini hangi gerekçe ile sarfettiğini anlamak mümkün değildir. Sayın Cumhurbaşkanı’nın meseleye milli yaklaşmadığının farkındayız, en azından insani yaklaşması temennimizdir!