Gözde Kılıç Yaşın: “Doğu Akdeniz’de enerji keşfi bahane edilerek birtakım şeylerin hazırlığı yapılmaktadır.”

1-) Mısır Petrol ve Madencilik Bakanlığı geçtiğimiz günlerde bir açıklama yaparak Akdeniz’de yedi ülkenin Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nun kurulması için anlaşmaya vardığını dile getirdi. Güney Kıbrıs Rum Kesimi, Yunanistan, İsrail, İtalya, Ürdün, Filistin ve Mısır’ın enerji bakanları forumun kurulması için Kahire’de bir araya geldi. Bu forumun gayesi nedir?

Birkaç önemli husus var bunlardan biri enerji politikalarıyla ilgili: Doğu Akdeniz havzasında doğal gaz var ve Avrupa’da da doğal gaz ihtiyacı, gazın taşınması için bir formül aranıyor. Gölgede kalan husus ise Doğu Akdeniz’de bu vesileyle yükselen gerilimin yeni bir siyasi araç olarak kullanılmasıdır. Bunun içinden bir önemli madde daha çıkarabiliriz: Burada Türkiye’yi yok farz ederek atılan ya da atılacak siyasi adımların hazırlığı olan enerji savaşını görüyoruz. Benim sürekli vurguladığım bir husus var ki pek değinen görmezsiniz doğal gaz bahanesiyle denizlerde egemenlik tesis edilmektedir. Bu da Türkiye aleyhine gerçekleşmektedir.

Sorunuza gelirsek İsrail ve Kıbrıs Rum Yönetimi Doğu Akdeniz’de doğal gaz çıkarıyor ve bunun Rusya doğal gazına alternatif arayan Avrupa’ya ulaştırılması için formüller aranıyor. İsrail doğal gazın Türkiye üzerinden taşınması konusunu gündeme getirmiş ve bunu ister görünmüştü. Nitekim tüm alternatif yöntemler arasında Türkiye üzerinden boru hatlarıyla taşınması en kârlı yöntemdi. Bunun gerçekleşmesi için Rum Yönetimi’nin razı edilmesi gerekiyordu ve bu konuda mutabakat sağlanması için de Kıbrıs Sorunu’nun çözümü Türkiye’ye şart olarak dayatıldı. Bu çözümün Rum tarafını memnun edecek nitelikte olması gerektiği zaten olayın gelişiminden anlaşılıyor. Son müzakere süreci, yeni pek çok taviz almasına rağmen tam bir teslimiyet çizgisine ulaşmadığı için Rum tarafının masayı terk etmesiyle çökmüştü. Zaten bir yandan da ABD ile yaşanan siyasi kriz söz konusu olmuştu. ‘One Munite’ olayından sonra İsrail’le ilişkilerin düzeltilemediğini, zaten tüm bu tantananın ve ikili anlaşmalarla Türkiye’ye ait olan deniz alanlarının paylaşımının da bu krizden sonra gerçekleştiğini de hatırlatalım. Mısır’la ise darbeden sonra ilişkilerin bozulduğunu ve bu yeni Türkiye karşıtı eksene Mısır’ın bu dönemde katıldığını da ekleyelim. Geçmiş 10 yılı bu şekilde özetlersek bugünkü siyasi durumu daha net görebiliriz diye düşünüyorum.

Şimdi birkaç yıldır Doğu Akdeniz’de çıkarılan doğal gazın Avrupa’ya denizin altından geçecek bir boru hattıyla taşınması konuşuluyor. Bu, Doğu Akdeniz Doğal Gaz Boru Hattı (EAST MED) projesi olarak formüle edildi. Teknik olarak 3,5 kilometre derinliğe inmesi ve 2 bin 100 kilometrelik uzunluğa erişmesi gereken boru hattı İsrail’den Kıbrıs Vassilikos Limanı’na, buradan Girit ve Yunanistan’a uzanacak ve burada terminalde depolanan gaz, Avrupa’ya dağıtılacak. Projenin ön çalışmaları için 34 buçuk milyon Euro ayrıldığı ve Avrupa Birliği’nin de projeye katkı sağlayacağı açıklandı. Yıllık 20 milyar metreküplük kapasiteye sahip olacak hattın inşası için gerekli yatırım miktarı yaklaşık 7 milyar dolar olarak hesaplanıyor. Bugüne dek AB tarafından 100 milyon Dolar da harcanmış durumda. Ne var ki bu kadar maliyetli bir projeyi doldurabilecek rezerv yok. Dolayısıyla şöyle bir durumu fark ediyoruz: Enerji bahane, proje gerçek.

BP yıllık enerji istatistiklerine göre dünyada kanıtlanmış doğal gaz rezervlerinin büyüklüğü 193,5 trilyon metreküp. Bu, 53 yıllık bir tüketim imkânı sağlıyor. Doğu Akdeniz’de kanıtlanmış doğal gaz rezervi ise 2 trilyon metreküp ve büyük kısmı Mısır ve İsrail deniz alanında. GKRY bu maceraya ilk atıldığında, olduğunu düşündükleri doğal gaz rezervlerinin Avrupa’nın 50 yıllık ihtiyacını karşılayacağını söylüyordu. Aradan yıllar geçip hukuka aykırı ve usulsüz sondajlardan sonra Rum Yönetimi’ne 8-10 yıl anca yetebilecek miktarda rezerv olduğu ortaya çıktı. Keşfedilen ve olduğu tahmin edilen doğal gaz rezervi 130-200 milyar metreküp düzeyinde. ABD Jeolojik Araştırma Merkezi’nin 2010’da yayınladığı veriler de Doğu Akdeniz’de henüz keşfedilmemiş 10 trilyon metreküplük doğal gaz olabileceği, bu potansiyelin yüzde 60’ının Mısır deniz alanları ve Nil Körfezi dolayında olduğunu söylüyordu. Dolayısıyla kanıtlanmış 2 trilyon metreküp, potansiyel olarak da 10 trilyon metreküp doğal gaz var. Ama keşfedilmiş miktar zaten İsrail ve Mısır’ın iç tüketimde kullandığı doğal gaz miktarına tekabül ediyor. Yani dışarıya gönderilebilecek bir fazlalık yok.

‘East Med’ projesi için görüşmeler yapılırken sürekli olarak bulunabilecek yeni rezervlerle hattın doldurulabileceği vurgulanıyor. Bu arada Mısır, çıkardığı doğal gazı fazlalık olup da satışı mümkün olduğunda sıvılaştırılmış şekilde tankerlerle taşıyordu zaten, boru hattı inşası Mısır için de maliyeti yüksek, hiç kârlı olmayan bir yöntem. Şimdi yaşanan ise bir nevi güçleri birleştirmektir.

Zaten anlaşılan maliyeti yüklenen görünmez güçler var. Bunlardan AB’yi biliyoruz, henüz hattın dolup dolmayacağı belli dahi değilken ön hazırlıklar için 100 milyon Dolar harcadığını görüyoruz. Matematik hesabı bu boru hattının makul olmadığını gösteriyor. Bu nedenle de siyasi hesapların daha etkili olduğunu düşünüyorum.

2-) Uluslararası denklemde söz konusu projenin karşılığı nedir?

Siyasi arenada bir kaç nokta dikkatimizi çekiyor. Birincisi Türkiye ile ilgili. Türkiye’ye dönük bir çevreleme yürütüldüğünü iddia edebiliriz, değil mi? Makedonya İsim Anlaşması’nın gerekçesi olarak Türkiye’nin ve Rusya’nın Balkanlardaki etkinliğini sona erdirmek olarak açıklanması, bu politikanın dışa vurumudur. Oldukça karmaşık bir süreç yaşandı hem Makedonya’da hem Yunanistan’da, olması imkânsızlar mümkün kılındı ama bunun açıklamasının Türkiye ve Rusya’yı bölgeden uzaklaştırmak olması kabul edilir bir yaklaşım değil. Bu niyet taşınıyorsa bile bölge istikrarı, halkların geleceğe umutla bakmasının sağlanması gibi sebeplerle maskelenmesi gerekmez miydi? Bu kadar açık olunması hayra alamet değil.

Öte yandan Çipras’ın 17 Ekim 2017’deki Trump’la görüşmesinden 2,4 milyar doları alarak ülkesine döndüğünü, paranın Yunan Hava Kuvvetleri’nin güçlendirilmesi ve F-16 savaş uçaklarının geliştirilmesi için verildiğini hatırlayalım. Bir ay sonra ABD’li Lockheed Martin şirketi, Yunan Deniz Kuvvetleri’ne ait dört adet P-3B Orion deniz karakol ve gözetleme uçağının modernizasyonu için 260 milyon dolarlık bir sözleşme imzaladı. Trump, Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de çok önemli bir görev yerine getirdiğini söylüyordu. Sonra nasıl bir girişim olmuştu? ABD, Kıbrıs Rum Yönetimi’nin deniz yetki alanı belirleme girişimini bölgeye 6. Filosunu göndererek garantiye almak istemişti.

3-) Bölgede bir yandan askeri bir hareketlenme olduğunu görüyoruz. Siz bu hareketlenmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Askeri hareketlenme de önemli çünkü doğal gaz rezervleri bunu hızlandırdı ve bir nevi haklı gerekçe oluşturdu. Rum Yönetimi’nin 1959-1960 Londra ve Zürih Anlaşmaları’nı ihlal ederek Fransa’ya kendi askeri üslerini kullanma izni verdiğini hatırlayalım. İsrail’in Afrodit adı verilen sahada yapılan ortak sondaj faaliyetleri esnasında Rum Yönetimi’nden talep ettiği üs bugün dahi şaşılacak hadsizlikte. İsrail, 2012’de tüm maliyeti üstlenerek Kıbrıs’ta bir doğal gaz santrali yapma karşılığında 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasında yer alan ‘Egemen İngiliz Üsleri’ gibi yönetimi, idaresi, koruması, kontrolü, ulaşımı sadece İsrail’e ait olan bir yer istediğini unutmayalım. Kuracağı terminaldeki tüm personelin İsrailli olması ve aileleri ile orada kalması şartı vardı ve bunu da 10 bin kişilik personel ve onların ailesini korumak için de 20 bin askeri orada konuşlandırma isteği izliyordu. Dönemin Rum lideri Hristofyas kabul etmişti. Engel neydi? Türkiye’yi Kıbrıs Cumhuriyeti’nin garantörü yapan 1959-1960 Londra ve Zürih Anlaşmaları buna engeldi. Gerçi diyebilirsiniz ki bu anlaşmalar kaç defa çiğnendi, Rumların AB’ye girmesi de bu anlaşmalara göre imkânsızdı ama yapıldı… Aslında bu konuda, bir şekilde, başka türlü anlaşmaların içeriğinde Türkiye’nin mutabakatı sağlandı gizli gizli. Ama o anlaşmalar İngiltere’ye de aynı hakları veriyor ve bu talep İngiltere için asla kabul edilemezdi.

Askeri hareketlilikten devam edersek İngiltere’nin Kıbrıs adasındaki askeri üsleri var ama bunların ayrıca karasuları olduğunun ifade edilmesi çok daha yeni bir olay, 2011’den itibaren kıta sahanlığı olduğu da dile geldi. Yani doğal gaz rezervleri için harekete geçildikten sonra. Aynı süreçte İngiltere ilk defa Limasol’un batısındaki Akrotiri Egemen Askeri Üssü ‘karasuları’ içinde ve Kıbrıs Adası açıklarında diye belirterek gerçek mermilerin kullanıldığı, çok geniş çaplı hava savunma tatbikatı gerçekleştirdi.

2013’ten itibaren her yıl Fransa, İsrail, Yunanistan, İngiltere, AB Deniz Güvenlik Ajansı (EMSA) ve GKRY ile Rumların sözde Münhasır Ekonomik Bölgesi’nde icra edilen NEMESİS tatbikatlarını salt arama kurtarma tatbikatı olarak göremiyorum. Bunun gibi İsrail-Yunanistan-GKRY ortak askeri tatbikatları gibi pek çok tatbikat sayabiliriz ve hiç birisine Türkiye davetli değil… Sadece şu an aklıma gelenleri sıraladığımda dahi Doğu Akdeniz’de olan şeyin burada doğalgaz keşfedilmesinden daha fazla olduğu anlaşılıyor. Yani enerji keşfi bahane edilerek başka bir takım şeylerin hazırlığı yapılıyor.

Tüm bu süreç, Yunanistan’ın Ege Denizi’nde iskân ettiği Türkiye’ye ait olan adaları askeri işgale geçmesiyle de bağlantılı. Geniş bir konu ve şimdi girmeyeceğim ama iki ülke neredeyse sıcak çatışma noktasına doğru sürüklenirken ABD ve AB tarafları sakin olmaya mı çağırdı yoksa Türkiye’yi hedef alan açıklama yapıp Yunanistan’ın askeri varlığını güçlendirici mali ve askeri yardım mı yaptı noktasına bir bakın. Bazı cevaplar da orada çünkü.

Yine bu bahsettiğimiz süreçte kumpas Ergenekon’dan sonra bir de kumpas Balyoz Davası sürecini yaşadığımızı hatırlayalım. Suçlamalardan biri, Ege Denizi’ndeki adalara asker çıkarma hazırlığı yapılmasıydı. Dava çöktü, böyle bir planlama ispatlanmış değil ama mantığa bakar mısınız? Yunanistan’ın yapmakta olduğu hamlelere bir cevap niteliğinde yapılabilecek bir karşı hamle nedeniyle askerler suçlanmıştı. Yoktuysa da zaten böyle bir planlama bekasını düşünen bir devlette olması gerekendir. Bu dava içeriğine ilişkin bir ayrıntıydı sadece. Ama neden bu konuyu açtığımı izah edeyim: Doğu Akdeniz ve Ege’de bugün Türkiye’yi kıskaca almakta olan tüm girişimlerin hazırlığı yapılırken Türk mahkemeleri bunlara karşı mücadele verebilecek Donanma mensuplarını, kendi askerilerini yargılamaktaydı. Dava çöktü ama çoğu asker emekliye ayrıldı, onların ve o sırada hapiste olan diğerlerinin yerlerine geçenler deneyimle de ilgili olan rütbe almada geçirmesi gereken süreyi geçirmemiş kişiler oldu. Sonradan tüm bu davaların sebebi olarak; yani kumpası kuranın FETÖ terör örgütü olduğu açıklandı. Bu terör örgütünün arkasında da ABD olduğu elbette… O dönemde Yunanistan’ın Türkiye aleyhine yapıp ettiklerini yazanları Türkiye’nin komşularıyla ilişkilerini bozan ve savaş ortamı yaratmaya çalışanlar diye yaftalıyorlardı. Bilhassa Yunanistan’la ilgili yayın yapan pek çok internet sitesi mahkeme kararıyla kapatılmıştı. Sonra döndük dolaştık aynı doğru noktaya tekrar geldik ama bizim dönüp dolaşma sürecimizde etrafımızda çok şey değişti. Siyasi hesaplar demiştik, sadece Türkiye’yle ilgili değil tamamı. İkili anlaşmalarla Münhasır Ekonomik Bölge ilan eden GKRY’nin arkasında sessizce kendi hesaplarını yapan İsrail’e de değinmek gerekir. Gazze sahilinde 2000’de geniş doğal gaz yatakları keşfedilmiş; British Gas kazdığı iki kuyudan değeri 4 milyar dolar eden gaz bulmuştu. Filistin Yönetimi 25 yıllık arama izni vermişti. Gelirin yüzde 60 British Gas’a, yüzde 30’u Ürdün’lü ortağına, yüzde 10’u da Filistin yönetimine verilecekti. Arafat ölüp de yönetime Hamas geçince İsrail, Hamas’ın terörist bir örgüt olduğunu dünyaya kabul ettirme çabasına girdi ve bahsettiğimiz anlaşmayı da durdurdu. Çünkü bir terörist örgüt doğal gaz geliriyle desteklenmemeliydi! Çok da uzatmayayım ama Gazze işgalinin arkasında da yatan bu kez bu petrol-doğal gaz geliri oluyor.

4-) Değişikliğin uluslararası hukuk boyutu nasıldır? Kurulan bu forum ile bölgede ne gibi değişiklikler olacaktır? Forum mevcut Türk politikasını ve bölgedeki Türk varlığını nasıl etkiler?

Yine bu sürecin uluslararası deniz hukukunda fiili uygulamalarla değişiklik yaratma girişimi boyutuna değinmek gerekir. Akdeniz gibi yarı kapalı deniz niteliğindeki yerlerde tüm kıyıdaş ülkelerin mutabakatı olmadan deniz sınırı belirleme anlaşmalarının yapılamayacağı kuralı var ve evet şu an bu çiğneniyor. Ama asıl bahsedeceğim Münhasır Ekonomik Bölgelerin devletlere buralarda balıkçılık yapma ya da petrol ve doğal gaz arama yetkisi verdiği ama bu bölgelerin hala daha uluslararası dolaşıma açık sular oluşuyla ilgili. Çünkü öncelikle İsrail ve kopyacısı GKRY Münhasır Ekonomik Bölge ilan ettikleri yerlerde karasuları rejimi uygulamaya çalışıyorlar. Sondaj tesislerinin yakınlarda bulunup bulunmaması önemli olmaksızın İsrail karasularından çok daha geniş bir bölgede ticari gemiler dâhil geçişleri hücumbotlarını derhal göndererek engellemeye çalışıyor. Zaten Gazze açıklarına yaklaşılmasını hiç istemiyor. GKRY de Türkiye Navtex ilan edip arama yapacağını belirttiğinde hatırlarsanız müzakere masasını terk etmiş ve kendi egemenlik alanına Türkiye’nin müdahalede bulunduğunu iddia etmişti. Neyse ki bu hukuk değişiminin sadece Türkiye’yi etkilemeyeceği anlaşıldığı için hem BM hem AB tarafından GKRY’nin kulağını çekmiş ve Münhasır Ekonomik Bölgelerin uluslararası dolaşıma açık bölgeler olduğuna ilişkin açıklamalar yapmıştı.

Yine de altını çizelim ki uluslararası hukuka aykırı şekilde yarı kapalı bir deniz olan Akdeniz’de ikili anlaşmalarla ilan ettiği Münhasır Ekonomik Bölge’nin GKRY’ye ait olduğu varsayımıyla Türkiye’ye sürekli uyarıda bulunuluyor. Bu konuda uluslararası destek bulamadığımızı belirtmek isterim. Bunun sebebi maalesef Türkiye’nin gözden çıkarılmış olması olabilir ya da en azından Türkiye’nin gücünün kısıtlanması ihtiyacıyla Doğu Akdeniz’de kıskaca sürüklendiğini söyleyebiliriz. Ve sebep asla dünyanın doğal gaz ihtiyacını karşılayabileceği rezervlerin burada bulunması değil. Rakamlar bu iddiayı yalanlıyor ve alternatif enerji kaynakları konusunda da yeterli ilerleme zaten sağlanmış durumda.

Şimdi ilk sorduğunuz foruma dönersek Filistin’i görüyoruz. Demek ki hayali zenginlik imkanı adına EastMed Boru Adı projesinde yer almayı düşünüyor. Filistin de yeni eklenen yönetimlerden, muhtemelen benzer sebepleri var. Ama Arafat dönemi de dâhil olmak üzere Filistin’in pek çok defa GKRY ile pek çok işbirliğine girdiğini de belirtelim. Burada da Türk kamuoyu kabul edemese dahi başka türlü siyasi hesaplar kendini gösteriyor.

Bundan kısa süre önce East-Med için Bulgaristan ve Romanya ile de anlaşma imzalandığını hatırlatmak isterim. Orada da mantık eğer gerçekten gaz varsa tabi benim ülkemden geçsin boru hattı ben de faydalanayım idi. Ama totalde olan, katılım gösteren ülkelerin sayısı artırıldıkça bu boru hattının ciddiyetinin arttığıdır. Ve Türkiye hariç tüm bölge ülkelerinin mutabakatı sağlanmış görünümü oluşturuluyor. Son nokta, herhalde boru hattından elde edilecek gelir için katılım gösteren ülkeler sayesinde o başından beri ifade ettiğimiz kapalı denizlerde tüm kıyıdaş ülkelerin katılımıyla deniz alanları paylaşılır kuralı yerine gelmiş gibi yapılması olacaktır. Türkiye ise bölgenin uyum göstermeyen tek ülkesi olarak lanse edilecektir.

5-) Son olarak neler söylemek istersiniz?

Son olarak bugün Türkiye’nin itirazlarına rağmen şekillenmekte olan deniz yetki alanları haritası, 1990’larda fark ettiğimiz İspanya’daki Sevilla Üniversitesi tarafından hazırlanan deniz alanlarını gösteren harita ile birebir örtüşmektedir. Bu harita AB Bölgesel Danışma Konseyinin önerisi ile AB tarafından hazırlatılmıştı. İnternet aramasıyla görülebilecek bu harita, sürecin rastlantılarla gelişmediğini, henüz doğal gaz keşfi yapılmamışken Akdeniz’de Türkiye’ye yer bırakmayan paylaşımın gerçekleştiğini gösteriyor. Ne dedik: Doğal gaz bahane.