Gözde Kılıç Yaşın: “Şu an önemli olan Türkiye’nin kendi deniz egemenlik alanlarını kimseye terk etmemesidir”

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Balkanlar ve Kıbrıs Araştırmaları Merkezi Başkanı Gözde Kılıç Yaşın ile Doğu Akdeniz’de Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile yaşanan siyasi krizi konuştuk

Türkiye’nin 4 Mayıs 2019 tarihinde Doğu Akdeniz’de Fatih Sondaj Gemisi’yle başlattığı sondaj çalışmaları, bölgedeki denklemleri etkilediğini biliyoruz önümüzdeki süreçte Türkiye Cumhuriyeti olarak bizleri neler bekliyor?

Doğu Akdeniz’de, Akdeniz’in bir uzantısı olan Ege’de olduğu gibi, deniz egemenliği yetki paylaşımı konusunda anlaşmazlık var. Türkiye’nin İsrail ve Mısır’la anlaşmazlık yaşamasından faydalanarak Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin bu kavgalı olduğumuz iki devletle ikili anlaşmalar yoluna giderek Doğu Akdeniz denizlerini paylaşıma girdiği süreci 2003’den bugüne yaşıyoruz. Bu paylaşımın hakkaniyeti gözetmediği, Türkiye’nin denizlerdeki egemenlik alanlarının da paylaşıma dâhil edildiğini gördük. Bir sonraki aşama Yunanistan ve Mısır arasında deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşması olacaktı. Bunun için Yunanistan yıllardır diplomasi yürütüyor, haritayı istediği şekilde sonuçlandırana dek de anlaşmayı masada tutacaktır.  Almaya çalıştığı sonuç Antalya Kaş açıklarındaki Meis adasına çok geniş bir deniz yetki alanı bırakmaktı. Bunu gerçekleştirdiğinde Türkiye neredeyse kendi karasularına hapsedilmiş olacaktı. Yunanistan’ın bu anlaşmayı gerçekleştirmesi sonrasında ise Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Yunanistan’la deniz sınırı olacak şekilde Ada’nın batısı için de yetki ilanında bulunacaktı. Ortaya çıkacak (MEB)Münhasır Ekonomik Bölge haritası yani denizdeki sınırlar 90’larda AB’nin İspanya’daki Sevilla Üniversitesi’nde hazırlattığı, internet ortamında bulabileceğiniz harita ile birebir örtüşür hale gelecekti. Kısacası, bugün Türkiye eğer denizden kuşatılıyor diyorsak bu aslında 90’larda başlayan bir programın bugüne ulaşan sonuçlarıdır. Bu anlamda Mısır ve İsrail’le kavgalı olmasaydık sanki bugünkü sonucu zorlayan başka gelişmeler olacaktı. Lakin bence kendimizi yine aynı noktada bulacaktık.

Türkiye’nin sondaj hamlesi bu oyunu bozdu. Aslında 2003-2004’den bu yana zaten kendi kıta sahanlığındaki her türlü egemenlik hakkını ihlal eden girişimi donanmasını göndererek engellemeye çalışmıştı. Türkiye’nin her bir engelleme beyanı ve fiili hareketi zaten kendi egemenlik hakkının beyanıdır. Uzun zamandır Barbaros gemisi ile zaten aynı bölgede sismik aramalar yapılmaktaydı. Sondaj faaliyeti ise bu denli pahalı bir maliyeti de Türkiye’nin göze aldığının ve egemenlik hakkını koruma konusunda ısrarcı olacağının beyanıdır. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Türkiye ilk sondaj gemisini aldığında büyük hayal kırıklığı yaşamıştı. İkincisi de alınınca Kıbrıslı Türklerle aynı devleti eşit şekilde paylaşmayacaklarını da çok açık ifade ettiler. Sondaj başlayınca ise ‘1974 işgali’ gibi bir işgal yaşıyoruz açıklamasını yaptılar. Pozisyonu tam anlamak için belirtmek gerekir ki Türkiye’nin Fatih Sondaj Gemisi’ni gönderdiği ve sondaj başlattığı nokta Türkiye’nin kıta sahanlığındadır. Fakat aynı zamanda Rum Yönetimi’nin Yunanistan ile denizde birleşebilmesi için bu ikisinden birine ait olması gereken bölgededir. Bu bölge için bugüne dek Rum Yönetimi hiçbir hak iddiasında bulunmamıştı. MEB haritalarını dikkate alırsanız Rum Yönetimi Mısır ve İsrail’le anlaşmalar yapmış ve o iki ülkeyle karşılıklı kıyısı olan yerler için denizi paylaşmıştı. Yani Adanın güneyi ve doğusu için MEB ilanında bulunmuştu. Türkiye’nin kıta sahanlığı olan bölgenin bir kısmı da Mısır’la yaptığı anlaşmayla kendine ait gösterdiği bölgededir. Türkiye’nin öncelikli itirazı bu bölgelere oldu ve Rum Yönetimi bugüne dek de doğrudan Türkiye’nin hak iddia ettiği hiçbir bölgede sondaj yapmadı. Türkiye’nin itirazının ikinci nedeni Rum Yönetimi’nin 1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin sahibi gibi davranarak Kıbrıslı Türklerin onayı olmayan hiçbir anlaşma yapamaz gerçeğine ilişkindi. Keza hem BM hem Rum Yönetimi bulunacak doğalgazda Türklerin de hakkı olduğunu beyan ettiler. Yakın zamana dek Türkiye bu konudaki anlaşmazlığın müzakerelerle sonuçlanması taraftarıydı. Ne zamanki Rumların Türklerle ne devleti ne refahı paylaşmaya razı olmayacağı kesinleşti Türkiye aktif hamle sürecini başlattı.

Bir sıcak çatışma beklemiyorum. Çünkü denizlerde hak iddiası olan devletler yakın bölgelerde sondaj yapabilirler ama bu meseleler BM Güvenlik Konseyi önüne bugüne dek gelmedi. Ama biliyoruz ki Fatih Sondaj Gemisi, savaş gemileriyle korunuyor. Kararlılığı göstermek için önemli ama aynı zamanda sıcak çatışma ihtimalinin de dikkate alındığını gösteriyor. Önemli olan sondaja gelen itirazlara cevaben diğer sondaj gemisi Yavuz’un da bölgeye gönderileceği açıklamasıdır. Bu geri adım atılmayacağını, Türkiye’nin haklarını koruma kararlılığını gösterir. Sondaj yapılan bölgede doğalgaz, petrol bulunup bulunmaması da önemli değil. Kimse bu egemenlik paylaşımı yarışına enerji kaynakları için girmedi zaten. Şu an önemli olan Türkiye’nin kendi deniz egemenlik alanlarını kimseye terk etmemesidir.

ABD, AB ve Yunanistan’ın Türkiye’nin başlatmış olduğu sondaj çalışmasına karşı çıkması ve GKRY’nin iddia ettiği sözde münhasır ekonomik bölgeler üzerindeki faaliyetlere son verilmesi yönünde çağrıda bulunmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye 2004’te yaptığı kıta sahanlığı deklarasyonunu en son Rum Yönetimi’nin bir bildirimine karşı verdiği cevapla Mart 2019’da yeniledi ve bu yeni beyanda “deniz suyundaki haklarını da saklı tuttuğu” hususu eklendi. Rum Yönetimi ise bu bölgeye ilişkin hak iddiasını 4 Mayıs 2019’da anca yaptı. Bizim için şaşırtıcı olan Türkiye ilk 3 Mayıs-3 Eylül için NAVTEX ilanında bulunduğunda AB ve ABD’den ikaz gelmesiydi. Çünkü o bölge için Rum Yönetimi’nin hak iddiası henüz ortada bile yoktu. Aslında sadece bu bile meselenin doğalgaz, enerji ya da hakkaniyet olmadığını gösteriyor. Türkiye bölgede hiç yokmuş gibi denizleri paylaşmak istiyorlar. Bu hamleyi ikinci Sevr olarak değerlendirenler oldu, ne kadar haklılar. Ama şimdi hasta bir Osmanlı yok, dış politikada yalnız kalmış olsak da Doğu Akdeniz’de bir oldubittiye izin vermeyecek bir Türkiye var.

Türkiye, Fatih Türk sondaj gemisi ile Doğu Akdeniz’de sondaj çalışmalarına başlaması üzerine Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Türk sondaj gemisinin mürettebatı hakkında uluslararası tutuklama emri çıkarılması için girişimde bulundu. Türkiye’nin bu girişime karşı tepkisi nasıl olmuştur? Bize bu süreci değerlendirebilir misiniz?

Rum Yönetimi daha önce de KKTC limanlarına uğrayan gemilerin mürettebatını kendi bölgelerine gelince tutuklamıştı. Kendince yargılama yaptı ama unutmayalım ki Avrupa Parlamentosu’nun Rum Yönetimi’ne verdiği bir yanıt var; “KKTC limanları bize göre yasaldır, sadece siz yasal değil diyorsunuz.” Demişti verdiği kararda. Olay, Suriye’nin Lazkiye limanı ile KKTC’nin Magusa limanı arasındaki feribot seferlerinin durdurulması için Rum Yönetimi’nin başvuruda bulunduğunda zaman meydana gelmişti. Bunu seçeneklerimizin bolluğunu göstermek için, hukuken pek çok yol olduğunu belirtmek için söylüyorum. KKTC de eski Rum mülkleri üzerinde yatırım yapan bazı KKTC vatandaşları ile eski Rum mülkü satın alan bazı AB vatandaşları aleyhine Avrupa’da da geçerli olacak tutuklama kararı çıkarmıştı. Hatta bir İngiliz, bu şekilde 2005’de yargılanmıştı. Tony Blair’in avukat olan eşi Cherie Blair devreye girmiş, savunmayı o yapmıştı. Literatüre Orams Davası olarak girdi. Rum Yönetimi, Türk bayrağını indirmek için direğe tırmanan motosikletlilerden birinin bir Türk tarafından tek kurşunla indirilmesi meselesi için de o dönemde KKTC’de görevli olan Hasan Kundakçı Paşa için de Avrupai tutuklama kararı çıkartmıştı. Bu kişiler Avrupa ülkelerine gittiğinde yargılansalar ne olur? Devlet tezleri ortaya dökülür. Türkiye’nin sondaj faaliyetine katılan personel hakkında Rumların talebi üzerine bir tutuklama kararı çıksa bile Türkiye’nin kendi kıta sahanlığında yaptığı sondajdan ötürü personelinin olası bir yargılamada ceza alması imkânsızdır. Ama Türkiye de bir an önce mesela Kıbrıslı Türklere dönük katliam yapan kişiler hakkında tutuklama kararı çıkartarak salt müzakereler var diye ve sorunlar görüşülerek çözülecek diye ertelediği tüm hamlelerini artık gerçekleştirmelidir.

Doğu Akdeniz’de bundan sonraki süreçte neler yapılmalıdır? Son olarak neler söylemek istersiniz?

Türkiye hakkını koruyor ama diplomasi yoluyla da bunun desteklenmesi gerekir. İsrail ve Mısır’la ilişkilerin düzeltilmesi gerekir. Onların da doğalgazını aktaracak verimli bir rotaya ihtiyacı var. Özellikle İsrail’in bölge doğalgazını Türkiye üzerinden taşıma kararlılığını ilişkilerdeki gerginliğe rağmen yakın zamana dek korunduğunu hatırlamak gerekir. Bunu hatırlatmak da gerekir. Libya karışık ama onlarla deniz yetki sınırlandırması anlaşması yapılması gerekir, bu anlaşma Yunanistan-Mısır Anlaşması’nda Yunanistan’ın varmak istediği noktayı engelleyecek bir hamle olur. Tabi ki bir zamana ihtiyaç var. Suriye bu denklemde hiç anılmıyor, elbette bir savaş durumu söz konusu var ve barışın bir an önce getirilmesinin önemini Doğu Akdeniz ekseninde de anlıyoruz. Lübnan, Rum Yönetimi ile yaptığı anlaşmayı parlamentosunda onaylamadı, esasen bu Ada’nın batısı için ilan ettiği MEB için de hukuki engeldir. KKTC ve Lübnan’ın görüşmesinin önü açılmalıdır. Aynı zamanda KKTC ile varılacak anlaşmalarla acilen orada Askeri Deniz Üssü ve Hava Üssü tesis edilmelidir. Ayrıca KKTC’nin tanıtılmasını da içeren Kıbrıs için B Planı’na artık geçilmesi gerekir. Bu, adadaki fiili durumu resmileştirmektir. Gelinen nokta başka bir çıkış bırakmıyor. Kaldı ki esasen 2004’te Annan Planı referandumu sonrasında yapılması gereken buydu. Geç kalındı ama şartların tamamen olgunlaştığı da açık.