Hacı Şakir’in dramı…

Yok, yok, öyle değil muhterem okuyucularım; Allah ülkemizde şu aralar son derece moda olduğu üzere kuru iftiraya imza atıp üzerine bir de arsızlaşmaktan esirgesin, kışları odun sobası önündeki leğende yıkandığımız mutlu çocukluğumuzun lavanta kokulu banyolarının gizli sponsoru bir sabun firmasının var olmayan mali sıkıntılarından bahsetmek değil amacım. Hele hele ekşi sözlük çakalı gibi aklım sıra çaktırmadan ürün yerleştirip “Patron bak yaptım kendimce reklamını, üç beş ateşlersin artık bir şeyler” demek derdinde hiç değilim. Ortada, geçen yazımızda değindiğimiz, belki de bütün mevzuların en ağırı olan dine ilişkin ya da büyük ölçüde o konu etrafında ana omurgası biçimlenen, özellikle şu mübarek Ramazan günlerinde, dudaklarımda engel olamadığım acı bir tebessümle anımsadığım gerçek hayattan bir kesit var. Üstelik bu öykü, ifade ettiğim üzere gerçek hayattan bir kesit olduğundan da olsa gerek, ‘gerçek kesit’ dokusuna da sahip, ibretlik kıssa hatlarına da… Ben iyisi mi, lafı daha fazla uzatmadan -içinde çıkmaz ayın son çarşambası da olan sene bir gelse tarafımdan oturulup uzun uzun romanı yazılmaya seza- rahmetli Hacı Şakir amcamızın hüzünlü hikâyesini ve aslında son derece önlenebilir olan düşüşünü anlatmaya başlayayım.

Hacı Şakir, lakabından da anlaşılacağı üzere, hac farizesini yerine getirmiş olmanın verdiği dinî sıfatı, ordinaryüs profesörden daha fiyakalı bir unvan olduğu kabulüyle adının ve sahip olduğu bütün işletmelerin ticari isminin başına eklemesinin dışında pek de göze görünen kusuru bulunmayan, kendi halinde bir taşra zenginiydi. Bütün ilçede ve özellikle bizim mahallede, topluma yararı bir tarafa dursun, kesinlikle zararı dokunmayan, olgun, hoşgörülü, sakin bir kişi olarak bilinir, bu nedenle de eşraftan sayılırdı. Alamancılar’ın memlekete tatile geldiği dönemlerde, gurbetten kendisini ziyarete gelen kızları ve damatlarıyla beraber her sene mutlaka Mevlit okutur, hayır hasenatta bulunarak mevcut sempati katsayısını korur ve hatta yükseltirdi.

İşte ne olduysa işbu damatların tatil için yurda döndükleri bir sene oldu. Artık değişmiş kılık kıyafetlerinden ve takma gibi duran çalı sakallarından ziyade gözlerindeki öfke ve nefretten ötürü insanları kendisinden uzaklaştıran bu ikili, Hacı Şakir’i de etkileri altına almaya başladılar. Onların Almanya’ya dönmesinden sonra daha da artan bir süratle değişiyordu artık eskinin şirinlik muskası hacı amcamız. Önce mahallenin okuyan kızlarına karnından da olsa homurdanmaya, sonra da öğretmen hanımefendiler başta olmak üzere bütün çalışan kadınlara açıkça söylenmeye başlamıştı. Kadınların kılık kıyafeti, erkeklerin tıraşı kravatı, çocukların futbolu oyunları dilinden düşmüyor, koltukta oturmanın günah olmasından tutun şampuan kullanmanın şeytan işi oluşuna kadar geniş bir saçmalama eksenini özenle dolduruyordu. Bunu yaparken çevresini boşaltması, önceleri bu hallerine gülüp geçenleri kendisinden uzaklaştırması, güya sünnet-i seniyye üzere giyinmek saikiyle giydiği tuhaf kıyafetin tonton ve beyaz sakallı halleriyle birleşmesiyle beraber hepten Noel Baba’ya benzemesi de cabası… Ardından, bütün bunların üzerine tüy diken, bizim ilçenin tamamının cehennemlik odun olduğunu haykırdığı bir Cuma namazı çıkışı arbedesi geldi ki Cuma namazı ve arbede sözcükleri kasabanın tarihinde ilk kez yan yana geliyordu. Hacı Şakir, X cemaatinin başındaki şeyhini öve öve bitiremezken, öte yandan kendi cemaatleri dışındaki herkesin yanlış yolda olduğunu söylüyor, düne kadar yarenlik ettiği ahret kardeşi dostları da dâhil içinde yaşadığı toplumun her kesiminin öznel bam teline itinayla basmaya başararak hemşerileriyle arasını açmayı da ihmal etmiyordu. Sözün özü, Hacı Şakir bambaşka bir insana dönüşmüş, o zamanlar adı konulmamış ve kendisi de bunun farkına varamamış olsa da, tam bir ‘Siyasal İslam’ tutkunu olmuştu. Tabi ki bu tür bir dönüşümün vazgeçilmez şartı olarak gerçekten İslamî olan bütün yüce değerlerden uzaklaşmanın hakkını ters tarafından vererek…

80’li yılların ortasında, bir önceki on yıl boyunca dünyayı kasıp kavuran karate çılgınlığı ülkemizde varlığını hala olanca etkisiyle hissettirmekteydi. İşte Hacı Şakir de, bu akımla kendi cemaatinin yaşam felsefesini ve nihai amacını, kendi şaşkın paradigmasıyla bütünleştirmek adına mahalledeki beş katlı apartmanının alt katındaki geniş mağazayı karete kursuna dönüştürmeye karar verdi. Öyle ya; vurduğu yerden ses getirecek mücahitlere ihtiyacı vardı cemaatinin! Büyüklerimiz bu kurstan yetişecek mücahitlerin kiminle cihat edeceğini düşüne dursun, Hacı Şakir ağzı kulaklarına vararak, çıkartmaya hazırlanan donanma piyadesi generali gibi yanında kursunun müstakbel hocasıyla kasabanın çarşısında caka satarak gezinmeye başlamıştı bile.

Aslında işin rengini hocayı ilk gördüğünde akıl, fikir, izan üçgeninden geçirmeden hiçbir kabule vicdanî imzasını atmayan herkes anlamıştı ama Hacı Şakir’in kendisini ilçenin tek kişilik ümmeti ilan ettiği aforizmatik hakaretlerini unutup da O’nu uyarmaya kimsenin dile varmıyordu. Zira yan sanayi Bruce Lee edasıyla değme Yeşilçam jönünü utandıracak ölçüde kasılarak yedi yirmi dört poz kesen karate hocamızın gören gözlere sunduğu izlenim şöyleydi:

Spor akademisini birincilikle bitirdiğini iddia eden işbu 23 Nisan senseisinin nedense lisenin beden eğitimi öğretmeni Komando Ahmet Hoca başta olmak üzere bütün okumuş tafyadan fellik fellik kaçıyor olması ve hatta bu kesime ciddi ciddi diş bilediği gözlerden kaçmıyordu. Namazını mutlaka ilçenin en büyük cami’i olan Çarşı Cami’i’nde ve en ön safta kılıyordu, öğle ve ikindi vakitlerinde bile, cemaate namaz kıldıran hocaefendiyi okuduğu yeri şaşırtacak denli yüksek sesle ve abartılı biçimde ‘ayn’ çatlatarak zammi sure kıraat eyleyerek üstelik… Bazen, yaz aylarında hocaya giden hepimizin bildiği içli ve derin geleneksel ilahilerle hiçbir benzerliği olmayan, Cezayirli Filistinli asmalı kesmeli ‘ezgiler’ terennüm ederek ilçenin ‘mecburiyet caddesi’nde öğrencileriyle birlikte gövde gösterisi kabilinden volta atmayı karate kursunun âdeti haline getirmişti. Bir başka âdetiyse, bu sefer yanına bir numaralı hayranı Hacı Şakir’i alarak, O’nun nüfuzunu iliğine kadar sömürüp, bir şekilde hala hacı amcayla muhabbeti süren bütün esnaftan karate kursu için yardım toplamasıydı. Toplanan paranın, zaten ücretli olan karate kursunun nesi için harcandığı bir muamma olsa da, hiç kimse, ağzından İsm-i Celil’i düşürmeyen bu ilginç kişilikle durduk yere ters düşmek istemediğinden de olsa gerek, bu duruma sesini çıkartmıyordu.

Ve puslu bir bahar sabahı, Kitab-ı Mübin’in ilk emrine uyarak okuyup aklını çalıştıranların bir süredir beklemekte oldukları mukadder hadise gerçekleşti: Jackie Chan’in K… İlçesi şubesi kılıklı karate hocası sırra kadem bastı. Yanına yüklü miktarda nakit, vilayet çapında cemaat mensubu hanımlardan toplanan ziynet eşyası, yükte hafif pahada ağır elektronik cihazlar ve henüz reşit olmamış yarım akıllı bir kızı da alarak… Sevdiğim bir romancının veciz ifadesiyle hocanın bundan sonrası için “imi timi belirsiz olurken” o ana kadar ne idüğü ise ayan beyan ortaya çıktı çok geçmeden: Hacı Şakir’i dolandıran bu şahıs ne üniversite mezunu bir sporcuydu, ne de karate hocası. Bir zamanlar yaşadığımız bölgenin incisi olan liman kentinin öbür yaka denilebilecek en güzide ilçesinde ufak tefek çek senet tahsilatı zorbalıkları yaparken merakından bir karate kursuna yazılmış ve çok geçmeden tutarsız ve terbiyesiz davranışlarından ötürü efsanevi bir meydan dayağıyla oradan kovulmuştu. Ardından soluğu İstanbul’da alıp izini kaybettirmiş, birkaç sene sonra da daha şık elbiseler, daha sağlam bir sıkma kabiliyeti, daha büyük hedefler ve daha kaytan cemaat bıyığıyla sökün etmişti. Görünen o ki, üst düzey dolandırıcılık konusunda ihtisas yapıp rahmetli Osman Bölükbaşı’nın “en kârlı sektör” dediği din ticaretinde uzmanlaşarak geri dönmüştü. Anlaşılan da o ki, ağına düşen ‘talihli’ de Hacı Şakir olmuştu.

Bu olay zaten çok fazla olay olmayan ilçede ciddi bir çalkalanmaya yol açtı. Hacı Şakir utancından insan içine çıkamıyor, öfkesini içine atmaktan başka elinden bir şey gelmediğinden günden güne de maddi manevi eriyordu. Bunun sonucunda bir süre sonra işleri de ters gitmeye başladı; S…hisar’daki benzinlik, B..doğan’daki zeytinlikler, tarla tokat derken serveti de tuhaf bir biçimde kendisinden daha hızlı erimeye başlamıştı. İşin ilginci ve Hacı Şakir’i daha da utandıran yönüyse şuydu: Desteğe en çok muhtaç olduğu bu hassas ve yorgun günlerinde kendi cemaati O’na sırt çevirmişken, Müslümandan saymadığı -rahmetlinin bizim sülalenin büyüklerine “Hele siz, siz zaten kurda tapıyorsunuz, çoluk çocuğa Turan adı koymanızdan belli!” deyişini hala katrandan acı bir gülümsemeyle hatırlıyorum- hemşerileri seferber olup ellerinden geldiğince imdadına koşmuşlardı. Hacı Şakir bu mahcubiyetle kalan ömrünü evinden nadiren çıkan bir münzevi olarak tamamlayıp birkaç yıl sonra kötü hastalıktan vefat etti. Allah rahmet eylesin.

Dediğim gibi, çok daha uzun ele alınabilecek hikâyenin özü böyle. Bu elim sergüzeştin kötü adamına ve ana unsurlarına baktığımızda öne çıkan hususlarsa şöyle:

  • Üniversite mezunu olmadığı halde utanıp sıkılmadan diploma yalanına tevessül eden, kenar mahalle kaçkını, ağzı iyi laf yapan din bezirgânı bir sahtekâr,
  • Bu dolandırıcının dinî duygularını sömürerek semirmesine dünden razı kimseler,
  • Bu kimselerin aynı vatanı paylaştıkları hemen hemen her kesime yönelik şiddet içerikli planlarına hizmet eden yapılanmalar,
  • Kendi bağlıları (kurbanları mı desek?) dışındaki hiç kimseyi müslümandan saymayan cemaatler…

Özetle; bu vadide günümüzdekinden çok farklı bir manzara vardı o zamanlar!

Şükürler olsun bunların hepsini geride bıraktık. Yani, öyle, değil mi?

Ne dersiniz?

Buckinghamshire’dan selamlar ve sevgiler efendim.