İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Halil İbrahim Bayrakçı: “2018 Haziran’ında Türkiye’yi krize sokan bu yapısal bozukluklar ve üretimdeki sorunlar çözülemediği için gündelik veya sorunu ötelemeye yönelik çözümlerle kriz daha da derinleşiyor”

KÜBAK Baş Ekonomisti Halil İbrahim Bayrakçı ile TCMB Başkanı’nın Cumhurbaşkanı kararı ile değişmesini, Türkiye ekonomisinin geldiği son noktayı ve neler yapılması gerektiğini konuştuk.

 

Cumhurbaşkanı kararı ile Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya görevinden alınarak yerine Başkan Yardımcısı Murat Uysal atandı. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Öncelikle burada bir problem var o da şu: Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu atamayı yaparken Cumhurbaşkanlığı kararnamesinde kendisine verilen bir yetki var. Cumhurbaşkanı yüksek memurların kurumsal hedeflere ulaşmadığına ikna olursa, başkanı değiştirme hakkına sahip olduğuna dair bir madde var. Bu maddeye istinaden değiştirdi. Sn. Cumhurbaşkanı şunu sağlamış oldu, şunu anladık: TCMB Başkanını bağımsız bir kurumun başındaki insan olarak değil. Cumhurbaşkanı tarafından yüksek memur statüsünde birisi olarak algıladık. Bu da doğal olarak şu sonuçlara yol açıyor. TCMB’nin artık bağımsızlığından söz edilemez. Çünkü TCMB başkanı bir yüksek memurdur. Yüksek memur olayı nedir? Yüksek memurlar kendisine üst merciler tarafından yönetilen her emri icra etmeye mecburdurlar.

Cumhurbaşkanının TCMB Başkanını değiştirmesi ve onu artık memur olarak tanımlaması, yüksek memurun her gelen emri yerine getireceğinin bir ifadesidir. Böyle bir atamadan sonra Merkez Bankası’nın bağımsız bir para politikası yürüteceğine, bağımsız bir şekilde kendi gündemini takip edeceğine ne dünyada ne Türkiye’de hiçbir ekonomi ile uğraşan insanın inanacağını düşünemeyiz. Bu, Türkiye’de daha önce de olmuştu. Seksenli, doksanlı yıllarda Merkez Bankası yine siyasilerden emir alıyordu ve bu emirlere istinaden hazineye kısa vadeli avanslar şeklinde sürekli bir fonlama gerçekleştiriyordu. Biz buna bir para basma diyoruz. Bunların neticesinde Türkiye çok hızlı bir şekilde %80-90 oranlarında enflasyonlu süreçler yaşadı. Neredeyse üç haneli enflasyonlar gördük. Türkiye’nin tekrar aynı riske girmeyeceğini, tekrar siyasi iradenin emrine Merkez Bankası’nı vermeyeceğine dair şu anda hiç kimsenin bir güvencesi yok. Sıkıntı burada.

Türkiye ekonomisinin gelmiş olduğu son durumdan bahseder misiniz?

Türkiye ekonomisi son aylarda nereye geldi diye baktığımızda iki tane şey değişti. Bir tanesi para politikasındaki değişiklik. Para politikasındaki değişiklikle artık Merkez Bankası politika faizini 4.25 puan azaltmak suretiyle bir tasarrufta bulundu. Diğer değişikliklere baktığımızda temel politika bazında bir değişiklik yok. Bir de Hazine Bakanlığı’nın bankalara olan baskısı ile birlikte bir faiz düşürme operasyonu gerçekleşti. Şimdi bu iki tane operasyona baktığımız zaman Türkiye ekonomisinin genel manzarası hala değişmemiş vaziyettedir.

Nedir bu genel manzara? Talep yönünde çok ciddi bir düşüklük var. Türkiye’de tüketim olmuyor. En basitinden otomotiv satışlarında görebiliriz bunu. 2016 Temmuz ayında yaklaşık 80 bin civarı araç satılmıştı. 2018 Temmuz ayında yaklaşık 50 bin araç satıldı. Bu yıl açıklanan rakamlara göre araç 17 bin araç satışı var. Hızlı bir düşüş var. Üretim kısmına baktığımızda ekonomistler, üretimi PMI endeksi dediğimiz endeksten takip eder. Bunlar da satın alma müdürlerinin verdikleri sipariş miktarıdır. Şu anda bu endekse baktığımız zaman endeksin %50’nin altında olduğunu görüyoruz. Endeksin %50’nin altında olması dolayısıyla gelecek dönemlerde bir satış artışı görmüyorlar. Sürekli olarak bir satış düşüşünden, ciro eksikliğinden bahsediyorlar. Biz bu ciro eksikliğini toplam perakende satışlarının cirolarından da takip edebiliyoruz. Oradaki verilere baktığımız zaman; orada da sürekli bir azalışla karşı karşıyayız. Tüketim tarafında da bir düşüş var.

İhracat tarafımızda bir iyileşme var mı ona da bakalım. Türkiye’de ihracata yönelik çalışma var mı, bir katma değer üretebiliyor mu? Haziran ayının ihracat rakamlarına baktığımız zaman 2018 Haziran ayına göre %14 azalma görüyoruz. Burada da bir iyileşme yok. İyileşmenin olduğu tek kısım herkesin diline doladığı cari açığın azalması. Hatta cari fazla verir duruma geldiğimizden diyorlar.

Bu cari açık nedir? İthalatla birlikte çıkanların mahsubudur. Şimdi biz bu mahsuba baktığımız zaman Türkiye’deki cari açık azalması aslında kötü kalitede bir cari açık verdiğimize veya cari işlem olduğundan kaynaklandığını görüyoruz. Nedir bu kötü kalite diye baktığımızda ise bizim dünyayla olan ticaretimiz çok büyük oranda ithalata bağlı. İhracattaki azalmayı da buradan görüyoruz. Dolarizasyona bağlı bir ekonomide olduğumuz için kur fiyatlarındaki her artış, ithalatı hızlı bir şekilde etkiliyor. İhracatımız da ithalata bağlı olduğu için yani ithal mallarla ancak ihracat malı üretebildiğimiz için ihracatımız da etkileniyor. Kötü kaliteli cari işlemleri fazla versen olur az versen olur? Zaten fazla vermesinin sebebi senin katma değer üretmen değil, dışarıya mal satman değil, tam aksine fazla vermesinin sebebi ithalatı karşılayabilecek finansmanı bulamama. Sıkıntı buradan kaynaklanıyor. Özetle söyleyecek olursak; ekonominin son durumu anlamında geçtiğimiz 2018 Haziran’ında Türkiye’yi krize sokan bu yapısal bozuklukların hiçbiri değişmiş gözükmüyor. Tam aksine krizin daha da derinleştiğini görüyoruz. Aksine üretimde sorunların çözülemediği için gündelik veya sorunu ötelemeye yönelik çözümlerle krizin çok daha da derinleştiğini görüyoruz.

Geçtiğimiz günlerde bankaların almış olduğu faiz indirimi kararını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bankaların faiz indirme kararı, aslında Merkez Bankası’nın politikalarına bağlı. Merkez Bankası’nın faizi indirdikten sonra bankaların da buna tepki olarak faiz indirmesi gerekiyordu. Ama birkaç gün hiçbir banka kıpırdamadı. En sonunda Ziraat Bankası mevduat faizlerinde, kredi faizlerinde indirime gitti. Şimdi burada bir zorunluluk var. Özel bankaları şuna zorluyorlar: Ben kamu olarak politika faizini indirdim, sen de bu faizini indir, bunu da indirerek dağıtılacak kredilerde düşük faizli krediler ver. Ama bankaların bildiği bir şey var. Bu krediyi dağıtsa bile bu krediyi alabilecek kapasitede piyasada insan yok. Kullanabilecek insanlar (hane halkı gibi) zaten mevcut gelirlerini herhangi bir yatırıma harcamak istemiyorlar. Bu insanlar ev istemiyor araba almak istemiyor. Biraz önce örneğini vermiştim, yaklaşık 17 bin civarında araç satışı gerçekleşmişti. Şu anda insanlar tüketime imtina ediyor veya kredi finansmanı ile alabileceği mallardan uzak duruyor. Şimdi bu insanları kredinin faizini düşürerek ikna edemezsiniz. İnsanları ancak şu şekilde ikna edebilirsiniz: İnsanların ekonomiye güvenini uzun vadede tazelemeniz gerekiyor. 5-10 senelik gelirlerine güvenmeleri gerekiyor. Yani adamların iş güvenliği olması lazım. Kazanacakları paradan emin olmaları lazım. Şu anda da hane halkımız, özel sektör böyle bir şey görmediği için zaten kredi kullanmıyor. Dikkat ettiyseniz faizin düşmesine rağmen ki bu faiz düşmeleri daha önce de devam etmişti. Tam aksine kredi hacmi daralmaya başladı. Teorik olarak ekonomide kredi faizleri düştüğünde kredi kullanımlarının artması lazım. Ama Türkiye’de tam tersi. Kredi faizlerinin düşmesi ile birlikte artması gerekirken tam tersine düşüyor. Demek ki burada yapısal bir sorun var. Bu yapısal sorun da kredi faizlerini düşürmeye çalışmakla çözülecek bir durum değil ancak ekonomiye olan güveni tazelemek ile geleceğe olan güvenini tazelemek ile olur. Şu anda mevcut hükümet, mevcut yönetim bu güveni vermekten çok uzak. Onun için de Türkiye’de zaten sürekli olarak kredi faizleri düşse dahi kredi hacmi daralıyor.

Gerek Merkez Bankası’nın gerekse Ekonomi Bakanlığı’nın yaptığı çalışmalar ne düzeydedir?

Normalde bu iki kurumu ayırmak gerekiyor. Merkez Bankası’nın yapması gereken para politikası yani faiz ve kur istikrarını sağlayacak enstrümanları çalıştırması gerekir. Hazinenin de maliyenin de, maliye politikaları, vergi politikaları ve teşvik politikaları ile ilgilenmesi gerekir. Bunlar zaten kamunun iki ayrı politik araçlarıdır. Şimdi biz bu ikisini ayıramıyoruz. Neden ayıramıyoruz? Çünkü bağımsızlıkları kalmadı. Şu anda para politikaları ile mali politikalar arasında herhangi bir fark olduğunu düşünmüyoruz. Çünkü ikisine de emir veren aynı kişi. Dolayısıyla aynı kişiden, aynı karar merciinden emir alan iki unsurun nasıl çalıştığı çok problemdir. Şöyle örnek verebiliriz; herhangi bir yerden borç bulacaksınız, hem bu borcun muhasebesini yapacaksanız hem de bu borcun muhasebesini yaptıktan sonra ilgili yatırımlar yapacaksınız. Bu üç görevi bir kuruma verdiğiniz zaman bir ahlaki problemle karşı karşıya kalıyoruz.

Nedir o ahlaki problem? Politik araçlarından bir tanesinde eksiklik olduğunda diğer kanallardan kapatma yoluna gidilebilir. Öncelikle o politik beceriksizliğin üstü kapatılabilir. Onun için dünyanın bütün kuruluşlarında, bütün devletlerinde bu üç unsur yani hem parayı toplayan, hem parayı harcayan, hem yatırım kararları veren kurumlar birbirinden ayrıştırılmıştır. Birbirlerinin hatalarını kapatmasınlar veya bir birbirlerinin hatalarını kapatacak diye çok büyük problemlere yol açmasınlar. Bütün sıkıntı bu. Hem para politikasına hem maliye politikasına hem de diğer bütün yatırım kararlarına tek bir unsur karar veriyor. Yani hem hazine, hem maliye, hem merkez bankası eşittir mevcut ekonomi bakanı Berat Albayrak. Bu çok büyük bir ahlaki problemdir. Çünkü yarın, örneğin maliye politikasındaki bir hatayı para basarak halletmeye çalışılabilir. Hazinenin ödemesi gereken bir borcu maliyeden gelecek olan gelirleri istismar ederek ödeyebilir veyahut hazineyi borçlandırır. Olmayan maliye gelirlerini ona temlik edebilir ve benzeri olaylar gerçekleşebilir. Bu ahlaki problemi şu anda Türkiye’de dile getiren pek kişi yok. Ama bu şunu gösteriyor ki dünyadaki yönetimin, şeffaf yönetimin ve kurumsal yönetimin temel ilkelerinden uzaklaşmış vaziyetteyiz. Dünyadaki kurumsal yönetimin en temel ilkesi, işleri amaçlarına göre farklılaştırmaktır. Biz farklılaştırılmış durumda değiliz, hepsini topladık. Siyasi rejimde olduğu gibi, tüm yetkilerin cumhurbaşkanlığında toplanması gibi şu anda maliye politikası, para politikası ve yatırım politikaları hepsi toplanmış vaziyette. Bunun sonuçları ekonomi açısından kısa vadede çok büyük felaketlere yol açacaktır.

11.Kalkınma Planı nedir? Neler içermektedir?

Dünyanın hiçbir ekonomisi, en serbest piyasa ekonomisi olsa dahi hiçbir ekonomisi devletin yönlendirmesi olmadan hareket edemez. Devlet, az önce de bahsettiğim gibi o geminin rotasını çizendir. Kalkınma planları da bu manada çok önemli. Dünyadaki bütün ülkelerde bu kalkınma planları yapılır. Bir şekilde kamu, özel sektöre, tüketicilere sanayicilere o rotayı gösterir. Bu hedefler doğrultusunda insanları çalıştırır. Bir de bu geleneğe uygun olarak 1965’ten itibaren sürekli kalkınma planları yapıyoruz. 11. Kalkınma Planı’nın diğerlerinden farklı bir özelliği var. 2023 yılını hedeflemiş bir kalkınma planı. 2023 yılı için yaklaşık 1 trilyon 70 milyar dolar bir ‘Gayri Safi Milli Hâsıla’ hedefi belirlemiş yani yaklaşık 3-4 sene içerisinde %30-35’lik  Gayri Safi Milli Hasılamızın reel bazda artmasından bahsediyor.

Şimdi mevcut durumlara göre bu %30-35’lik bir büyümeyi nasıl sağlayacaksınız? Bu herkesin hayret ettiği bir hedef. İkinci hedef çok daha değişik. Deniyor ki biz 2023’te yaklaşık 200 milyar dolarlık ihracat hedefine ulaşmak istiyoruz. Fakat sizin bir önceki kalkınma planındaki hedef 2023 yılı için 500 Milyar dolardı. 500 Milyar dolardan 200 milyar dolara düşürmüşsünüz ve bunu vizyon olarak tanımlamışsınız. Kabul edilebilir bir şey değil. Artık ciddiyetle de bağdaşmıyor. Çünkü şu andaki mevcut ekonomi modeli ile ihracatımız azalıyor. Kur düşmüşken kurun azaldığı bir ortamda kendi iddiaları; ihracatımızın artması Türk Lirası’nın değerlenmesi gerekirken niçin bizim ihracatımızı az oluyor. Bu sorunun cevabının verilmesi lazım. Bunun gibi 11. Kalkınma Planı’nda; bir, altı doldurulamayan hedefler; iki, o hedefe uygun planlanmamış, kalibre edilmemiş bir politik modelleme var. Böyle bir ortamda böyle bir sağlıksız kalkınma planına hiç bir ekonomistin, az çok ekonomi bilen bir kimsenin, buna inanması söz konusu dahi değil. Onun için de Türkiye gündemini zerre iştigal etmedi. Kimse bu 11. Kalkınma Planı’na heyecanlanmadı. Bizim, Türkiye’yi heyecanlandıracak, halkına güven verecek, dost-düşmana bir şekilde pozisyon almasını sağlayacak, dostumuzun bize daha da yakınlaşmasını, düşmanımızın bizden korkmasını sağlayacak, kalkınma politikalarına yerli yerince şerh edecek izah edecek ve herkese bu politikaların arkasında duracağımızı ispat edecek kalkınma planlarına ihtiyacımız var. Millete maskara olacak, gülünç olacak dünyaya bizi ciddiye almamalarını sağlayacak maskaralıklarla bizi meşgul etmeye hiçbir kamu müdahalesinin, kamu yönetiminin hakkı olmadığını düşünüyorum.

Uzun zamandır devam eden kötü gidişatın durması ve ekonomimizin tekrardan ayağa kalkması için gereken kısa ve uzun vadeli hamleler ne şekilde olmalıdır?

Öncelikle kısa vadeli hamlelerden başlayalım. İlk kısa vadeli hamlemiz şu olmalı; bozulmuş kurumsal yönetim ilkelerini tekrar devlet yönetimimize getirmek durumundayız. Devlet, maliye politikasını, yatırım politikasını ve para politikasını birbirlerinden ayırmak durumunda. Ayırarak ayrı ayrı ekiplerle birbirinden bağımsız bir şekilde çalıştırmak zorunda ki kötü bir politikanın diğerlerini etkilemesine müsaade edilmemesi lazım.

Kurumsallaşmayı her alanda başlatmak durumundayız. Kurumsallaşmayı her alanda başlatırken de öncelikle Sermaye Piyasası Kanunu’nun tekrar işlerlik kazanması gerekiyor. Ekonomik kurum ve kuruluşlardaki özerkliğin tekrar sağlanması gerekiyor. İnisiyatif alıp karar verebileceği bir pozisyona gelsinler. Öncelikle ilk yapılması gereken ekonominin hukuki zemininin restore edilmesi lazım. Yapılması gereken şey ise Türkiye ekonomisinin kısa vadede büyüme hedefini, kalkınma hedeflerini rasyonel bir kalkınma politikası modeline göre revize etmesi gerekiyor. Nedir bu model?

Bugüne kadar Türkiye, son 15-20 senedir ithalata dayalı bir büyüme sergiledi. Düşük kur, düşük faiz ve eksi reel faiz vererek yani tasarruf yapan mevduat sahiplerini sömürerek büyüme modeli sergiledi. Bu modelden çıkmamız gerekiyor. Türkiye’nin tekrar ihracata dayalı ama düşük kalite mallar değil katma değere dayalı üreterek tasarımı, teknolojisi yüksek ürünler üretmesi gerekiyor. İhracata dayalı model çalışsın ve bu model sayesinde Türkiye katma değeri ülke ekonomisine getirebilsin. Bunu da yapabilmek için de kısa vadede Türkiye kaynaklarını ona göre tahsis etmesi lazım. Eğitime harcama gerekiyor, teknolojik altyapının kurabilmesi için gerekli destekler verilmesi gerekiyor. Bu destekler verilirken de rekabet ortamının en ufak bir taviz vermeden uygulaması gerekiyor. Ondan sonra para politikasını vesaireyi tartışırız.

Öncelikle Türkiye’nin, ekonomi gemisinin tekrar denize açılması gerekir. Şu anda gemi karaya doğru hızlı bir şekilde tam yol çarpmaya doğru ilerliyor. Öncelikle bu geminin rotasını tekrar açık denizlere doğru çevirmesi gerekiyor. Bir vizyon problemimiz var. Problemi çözmenin de ilk yolu da ekonomi rotasını tekrar değiştirmesidir. Rotayı da tekrar, tekrar ediyorum, ithalata dayalı büyüme modeline kurtulup ve tekrar ihracata dayalı, katma değer üretmeye dayalı yerli malı ikame ederek büyümeyi sağlayacağı bir yapının kurulması.