Halil İbrahim Bayrakçı: “İstanbul Finans Merkezi projesinin ne akla ne mantığa ne de piyasa şartlarına uyan bir tarafı yok”

Ekonomist Halil İbrahim Bayrakçı ile 2019 yılının ekonomik durumunu ve İstanbul’un Finans Merkezi olması durumunu konuştuk.

2019 yılının son haftasına girerken, geride bıraktığımız bir yılı ekonomik açıdan değerlendirir misiniz?

2019 yılı biraz sıkıntılı geçti. Ekonomik açıdan değerlendirmek gerekirse 3 başlıkta değerlendirmek gerekiyor. Bir reel sektör açısından, bir finansal sektör açısından ve bir de halk açısından konuya bakmamız gerekiyor.

2018 krizinden sonra reel sektör 2019’da herhangi bir toparlanma emaresi göstermedi. Biraz ihracatta artış oldu. Ondan sonra üretimde tekrar bir azalma meydana geldi. Herhangi bir şey yaptıkları yok. Sabit sermaye yatırımları neredeyse eksi durumunda. Zaten bunu toplam elektrik talebini incelediğimizde görüyoruz. Elektrik talebini incelediğimiz zaman 2018 yılı Ağustos ayından beri bir ay hariç her ay düşüyor. Bu Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir şey. Sürekli olarak elektrik talebinin düşmesi şu demek, demek ki sanayi üretimden çekiliyor. Hane halkı nüfus artışı ile beraber elektrik tüketimi talebinden vazgeçemez veya azaltamaz. Demek ki bugün sanayide çok ciddi bir daralma var. Demek ki üretim yapılmıyor veya üretimden çekiliyorlar.

İkinci husus; finans sektörü açısından değerlendirirsek finans sektörü ve bankacılık, sorunları çözemedi. 2018 krizi ile patlayan takipteki alacaklar meselesi, sorunlu krediler meselesi hala çözülmüş değil, bu varlıkları bilançolardan çıkaramadılar. Bu konuyla ilgili herhangi bir çözüm de getiremediler. Çünkü uluslararası bir kuruluşun, IMF gibi, özellikle kılavuzluk etmesi gerekiyordu onlara ama böyle bir şey de olmadı. Finans sektörümüz de 2018 kriziyle durmuş vaziyette. Batık bir şekilde, zombi gibi cansız bir şekilde yaşatılmaya çalışılıyor. Hane halkına gelince, hane halkı 2019 yılını enteresan bir şekilde yaşadı. Önce çok yüksek enflasyon zam furyası ile karşılaştı 2019’un ilk altı ayında. Ondan sonra aşırı talep düşürdü. Hiçbir şey talep edemez hale geldi. Temel hizmetleri, temel alım maddelerini ancak alabildi. İkinci yarısında biraz toparlanma oldu. Çünkü hükümetin kredi dağıtması ile de birlikte hane halkının da biraz taleplerinde canlanma oldu. Bu da tüketim rakamlarına yansıdı. Faizlerin düşmesi ile birlikte kredi bolluğuna yaradı. Fakat şu var, hane halkının en büyük sorunu olan iki tane büyük sorunu var. Birinci büyük sorunu şu, hane halkında zaten gelir yok çünkü istihdamda büyük sıkıntı var. İşsizliğimiz özellikle kronik boyutlara ulaşmış durumda. Resmi rakamlarla yüzde yirmi beş genç işsizliğinden bahsediyoruz ki bu tahammül edilebilir bir şey değil. İkinci problemi de hane halkının, korkusundan herhangi bir yatırım yapamıyor hale gelmesi. Bir teşebbüs hareketine devam edemiyor. Bütün parasını krizle birlikte güvenliği mal olarak gördüğü Dolar, Euro ve altın gibi varlıklara kaydırmış durumda ve bozdurmuyor. Sene başında, 2019 başlarında yüz elli milyar dolar civarı olan Türkiye’deki yabancı para, döviz mevduat hesapları şu anda yüz doksan beş milyar dolara çıkmış vaziyette. Sürekli artış gösteriyor. Demek ki hala güven krizi aşılmış değil. Hala ileriye yönelik ne hane halkında, ne reel sektörde ne de finans sektöründe bir umut belirmiş değil. Bu umutlar belirmediği için hiç kimse risk alıp ne yatırım yapıyor, ne harcama yapıyor. Donuk bir şekilde, felç olmuş bir halde şu anda bekliyoruz. 2020’yi bekliyoruz.

Hükümetin, batık bir şirketin satın alınması yönündeki iddialarla gündeme gelmesini nasıl yorumluyorsunuz?

Maalesef bu iddialar artık iddia değil. Gerçek oldukları ortaya çıktı. Simit Sarayı ile ilgili görüşüldü. Ziraat Bankası’nın yüzde elli hissesi için beş yüz milyon doları ödemeye hazır olduğu ortaya

çıktı. Demek ki Simit Sarayı’na bir milyar dolarlık bir değer biçtiklerini görüyoruz. Yani iş modeli sadece simit, kaşar ve tost satmak, yanına da çay demlemek olan şirket -ki bunların kendi mülkiyetleri de yok, iş modeli de tekel değil- tüm Türkiye’deki simit ve çay satma hakkını da tek başına almış gibi bir durum yok. Bu iş modeline sahip bir şirkete, bir milyar dolar değer biçmişler demek. Çünkü Simit Sarayı’nın başka bir varlığı yok. Biliyorsunuz ne çay şirketleri var ne de üretim yerleri var veya gayrimenkulleri var. Tamamen şirkete değer biçilmiş. Bu korkunç bir şey. Zaten halkta uyanan aşırı tepkiden dolayı da Cumhurbaşkanı -benim tahminim- bu karardan döndü. Tam takip edemedim ama büyük ihtimal bu duruma izin vermeyecekler. Bu açık açık bir soygundur çünkü Ziraat Bankası Türkiye’de bir kamu bankasıdır. Halkın paralarıyla iş yapmaktadır. Halkın parasıyla bu şekilde batık bir yapıyı, iflas etmiş, iflas etmese bile değerinin yüz katı bir para biçilecek şekilde sanki peşkeş çekilir gibi halkın kaynaklarını, bu tip bir yapıyı satın almasını, devralma yapılmasını hoş karşılamıyorum.

Bakan Albayrak’ın ülkemizin finans merkezinin İstanbul’a taşınacağı yönündeki açıklamaları ne anlama geliyor?

Sayın Bakan Albayrak’ın söyledikleri çok enteresan. Çünkü zaten İstanbul, Türkiye’nin her zaman finans başkenti olmuştur. Bu durum Galata bankerlerinden itibaren böyle. Bakan Albayrak’ın anlatmaya çalıştığı IFC dedikleri bir şey var İstanbul Finans Merkezi oluşumu. Bu oluşum çerçevesinde Ataşehir civarındaki hazine arazilerine, devletin kamu bankalarını, Merkez Bankası, Halk Bankası, Ziraat Bankası genel merkezlerini taşımak gibi bir proje var. Burada şöyle bir sıkıntı var. Dedik ki “Finans merkezi zaten İstanbul’dur ama İstanbul’da finans merkezi Levent ve Maslak aksındadır yani Avrupa yakasındadır.” Bu, Levent ve Maslak aksındaki bir oluşum olsaydı o zaman bir mantığı olurdu. Dünyada da bu tip merkezler belli bir yerde toplanıyor ki trafiğe girilmesin, yürüme mesafesinde olsun, herkes hızlı bir şekilde işlemlerini yapabilsin diye. Buradaki sıkıntı ise şu; Ataşehir’de yapılacak bu yapılardan karşıdaki bahsettiğimiz Levent-Maslak aksındaki herhangi bir finans kuruluşu ile toplantı yapma süresi hemen hemen bir güne mâl olur. Ha Ankara’dan gelmişsiniz bir gün harcamışsınız ha Ataşehir’den Levent-Maslak aksına geçmişsiniz yine bir gün harcıyorsunuz. Bunun bir mantığı yok. Aynı şey, demek ki bu da akılcı bir proje değil. Bunun başka sebepleri var demek ki. Oradaki hazine arazilerini değerlendirmek istiyorlar. Oradaki hazine arazileriyle -bazı arkadaşların hisselerini biliyorsunuz varlık fonuna sattılar, Ali Ağaoğlu vb.- o arkadaşlara destek çıkmak istiyorlar. Yoksa İstanbul Finans Merkezi projesinin ne akla ne mantığa ne de piyasa şartlarına uyan bir tarafı yok.

İşçi sendikalarının neredeyse tamamının ortak olarak talep ettikleri, asgari ücrete zam yapılması noktasında neler söylemek istersiniz?

Hepsi çok tabii olarak her sene zaten zam istiyorlar. Bazen afaki zamlar da konuşuluyor ama nihayetinde bir şekilde hükümetin istediği, hükümetin ilan ettiği enflasyon oranına göre bu asgari ücretler bağlanıyor. İki taraflı el sıkışıp kalkılıyor. Buna mukabil biz şunu görüyoruz: Son yedi, sekiz yıldır 2011’den beri asgari ücretteki vatandaşın net geliri sürekli eriyor enflasyon karşısında. Çünkü hem kurda aşırı yükselme var hem de enflasyon yüksek. Aynı zamanda ilan edilen enflasyon oranlarındaki bir zamla bu insanlar gelirlerini koruma veya satın alma güçlerini koruma imkânına sahip değiller. Sendikalarımızın maalesef herhangi bir gücü yok.  Türkiye’de ne iş grevi yapabiliyorlar ne de işlerini bırakabiliyorlar. Herhangi bu tip bir emrivakiye karşı ücret artışına karşı yaptırım güçleri yok. Nihayetinde yine birlikte oturup hükümetin ilan ettiği şekilde, yüzde 10 civarında bir enflasyon oranında anlaşırlar. Buna mukabil asgari ücretli vatandaşımız, gerçek enflasyon ile yüzleşen yani gıda ve temel mal ve hizmetlerde yaklaşık %30’a varan gerçek enflasyonla mücadele etmek zorunda olan işçimiz de maalesef gelir kaybına uğrar ve satın alma gücünü bir kez daha kaybetmiş olur.

Son olarak eklemek istediğiniz noktalar var mı?

2020 senesinde Türkiye’de ekonomik anlamda tetiklenen çok büyük siyasi gelişmeler olacak diye tahmin ediyorum. Çünkü sorunlarımızın hiçbirini çözemedik. Sadece uyuttuk veya sınırlı uyuşturma ile durumu idare etmeye çalışıyoruz. Bu uyuşturmanın eninde sonunda etkisi bitecek. Reel sektördeki bu yabancı para girişinden borç krizinin bir şekilde bilanço dışına çıkartılması gerekiyor. Çok ciddi şirketlerin teker teker iflas etmeye başladıklarını görüyorsunuz. Konkordato süreçleri bitti, iflas başvuruları başladı. Bu şirketlerin bir şekilde temizlenmesi veya sistem dışına atılması gerekiyor, topluma zarar vermeyecek bir şekilde. Aynı şekilde hane halkımızın geleceğine yönelik Türkiye ekonomisinin umutlarının tazelenmesi gerekiyor. Bu umutların tazelenmesi için de bu belirsizlik ortamının ortadan kalkması lazım. Nihayetinde hepsinin siyasetle çözüleceği bir sorunlar yumağı ile karşı karşıyayız. 2020 de bu sorunların bir şekilde çözülmeye başlayacağı bir dönem olacak, diye düşünüyorum.