Halil İbrahim Bayrakçı: “Piyasalara baktığımızda yeni açıklanan programla birlikte sükûtu hayale uğramış vaziyetteler. Çünkü somut hiçbir şey söylenmemiş vaziyette.”

KÜBAK Baş Ekonomist’i Halil İbrahim Bayrakçı ile Ekonomi Bakanı Berat Albayrak’ın açıklamış olduğu Yeni Ekonomi Programı’nı konuştuk.

Ekonomi Bakanı Berat Albayrak’ın açıklamış olduğu Ekonomi Reform Paketi bizlere neler söylemekte, neler vadetmekte?

Özetle şunu söyleyebilirim. Berat Albayrak’ın yeni ekonomi programı ile ilgili sunumu, temenniler ve niyetler mektubu şeklindeydi. Olacak, inşallah düzelecek, yapacağız, planlar yapıyoruz tarzında. Turizm’den gıdaya, bankacılık sektöründen yargı reformuna kadar her alanda temennilerin ve inşallah bir şeyler yapacağız şeklinde bir niyet açıklamasından başka bir şey değildi. Çünkü somut olarak ortaya hiçbir şey koymadı. Bunun için de hiç kimse açıklamalarını ciddiye almadı, itibar bile edilmedi. Reform paketinin amacı nedir? Reform paketi ortaya konulduğu zaman; mevcut giderler var o giderleri karşılayabilmek için gelir yaratmanız lazım. Yani bir fon yaratılması lazım. Esas düğümün koptuğu nokta burası. Sayın Bakan yaptığı açıklamada bireysel emeklilik ve kıdem tazminatından bahsederek bir işsizlik fonu oluşturulacak, bu işsizlik fonu da öyle büyüyecek ki gayri safi milli hasılanın 5-10 sene içerisinde %10’una ulaşacak rakamlardan bahsediyor. Yani 5 sene içerisinde gayri safi milli hasılanın, 8 milyar dolardan 80 milyar dolarlık bir bütçeye ulaşmasından bahsediyor. Bu rakamlarla da ekonomiyi bir şekilde canlandıracaklarından, emeklilik sistemini devam ettireceklerinden bahsediyor. Sayın Bakan soru kabul etmediği için soru sorulamadı. Şu sorulmalıydı. Bireysel emeklilik sistemine geçildiği zaman -daha birkaç sene önce geçildi- geçen her insan aşağı yukarı 1-2 ay sonra bu sistemi terk etti. Niçin terk ediyor bu insanlar? Birincisi, insanlar bireysel emeklilik sistemine güvenmiyorlar. İkincisi, sisteme koyacak paraları yok. Sorun buradan kaynaklanıyor. Gelir problemi var. Şu anda bu gelir problemini halletmek için herhangi bir çözüm önerisi yok. Sayın Bakan bankacılık sistemi ile ilgili de aynı hikâyeyi yaptı. Bankacılık sisteminde dedi ki, “Biz kamu bankalarına 28 milyar para koyacağız, böylelikle bu fon yetecek.” 28 milyar TL’lik bir öz sermayenin artırılması ile devletin borçlanma senetlerinin artmasıyla bizim banka sisteminin sorunlarını çözmek mümkün değil. Çünkü bizim banka sistemimizin sorunları o kadar devasa ki, bütün bankalarımızın şu anda yaklaşık 2,4 trilyon TL’lik kredisi var. 2,4 trilyonluk bu kredilerin %4’lük kısmı, yani yaklaşık 100 milyar TL’lik bir kısmı batmış vaziyette. Tamamen batık yani tahsili mümkün olmayan krediler cinsinden. Yaklaşık %10’luk da, ikinci tip dediğimiz sorunlu krediler var. Bunlar da yaklaşık 240 milyar TL’lik bir kredi dilimini oluşturuyor. Toplamı 350 milyar TL’lik bir kredi. Bunun minimumda yüzdürülmesi lazım. Şöyle düşünelim, Türkiye’nin kriz ortamına, ani bir sıçramaya girdiği anda bunların hepsini bankaların sermayesinden karşılaması gerekecek. “Öz sermayelerin oranlarını arttıracağız.” demelerinin sebebi bu. Şimdi 350-400 milyar TL’lik bir kredi batağından bahsediyoruz ve ortada Sayın Bakan’ın sunduğu çözüm 28 milyar TL’lik. O da sadece kamu bankalarına, bir devlet iç borçlanma senedi arzı sunmak, şeklinde. Sizce karşılık buluyor mu? Yani bir yeterlilik söz konusu mu? Asla değil. Çünkü sorun bankacılıkta, orayı deşmek gerekiyor. Sayın Bakan da zaten ilk konuşmasında bankacılıktan bahsetti. Finans sektöründen bahsederek girdi konuşmasına. Mesela enerji ve inşaatta banka sektörünün, finans sektörünün riski inanılmaz boyutlarda. Bu riski de nasıl çözmeyi vadettiler? Dediler ki: “Enerjide bir girişim fonu kuracağız, inşaatta da benzer bir fon kurulacak.” Bu riskler, yani bankaların taşıdığı, inşaat sektörüne açtıkları kredilerin taşıdığı riskler, o varlıklar -hatta çok büyük bir kısmı batmış varlıklar- bu fonlara devredilecek. Bu fonlar bilanço dışına çıkartılacak. Yani artık bankalar bu yükten kurtulacak. Evet, ondan sonra bu fonlar, girişim sermayesi fonları içindeki o varlıkları müşteri bularak, yabancı müşteriler veya başka yatırımcılar bularak satacaklar. Tam bir Nasrettin Hoca hikâyesi. Nasrettin Hoca’nın meşhur bir fıkrası vardır bilirsiniz. Peşin satan koyun tüccarı hikâyesi. Yani koyunlar işte çalıların arasından geçecek çalılara takılacak, tüyleri de ondan sonra eğilecek. Ondan sonra da iplik yapılacak, satılacak. Buldun ya peşin parayı, peşin peşin gülersin şeklinde bir fıkrası vardı Nasrettin Hoca’nın. Sayın Albayrak’ın açıklamaları ona benziyor. Anlamı yok, ifadesi yok. Sorunlar hiçbir şekilde çözülmüyor.
Piyasalar açısından değerlendirirsek, bütün bu ‘-cek, -cak’ edebiyatından sonra Sayın Bakan’ın hiçbir şekilde somut olmayan, gerçeklerle örtüşmeyen açıklamalarından ziyade piyasaların duymak istediği “Sen lafı bırak bana icraattan bahset.” İcraat dediği nedir piyasaların? Türkiye’nin kısa vadede, yaklaşık 1 yıl içerisinde 70 veya 100 milyar dolar civarı bir paraya ihtiyacı var. Acil, taze dış kaynağa ihtiyacı var. Dış kaynakları, fonları içeriden mi yaratacaksın, dışarıdan mı yatacaksın? Bunları duymak istiyorlar. Çünkü biliyorsunuz ki piyasalar miyoptur. Kısa vadeli düşünür. 1 yıl içerisinde bu geminin yürümesi lazım. Sayın Bakan’ın bahsettiği Turizm Master Planı ile 5 sene sonra gelecek 10 sene sonra gelecek gelirler piyasanın şu anda umurunda değil.

Biliyorsunuz bizde Turizm Master Planları her 5-10 senede bir yeniden yapılır. Aynı tas aynı hamam gider zaten hiçbir gelişme de olmaz. Sayın Bakan’ın bu niyetlerini veya geleceğe yönelik hayallerini, tasavvurlarını piyasalar duymak istemedi. Piyasaların duymak istediği “Sen bu parayı nasıl bulacaksın?” Biliyorsunuz bugün Sayın Bakan Albayrak Washington’da IMF ve Dünya Bankası’nın düzenlediği toplantılara katıldı. Orada Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya ile birlikte yabancı yatırımcılarla görüşüyorlar. Onlara özel olarak sunum yapıyorlar. Biz sunumun içeriğini bilemiyoruz ama herhalde Türkiye’de kimsenin ilgisini çekmeyen yeni ekonomi programını anlatıyorlar ve onlardan destek isteyecekler. Bu programın cazibesine kapılarak, yabancı yatırımcıların Türkiye’deki yatırımlarını veya varlıklarını artırmasını isteyecekler. Bunun olmayacağını, yabancı yatırımcıların da Türkiye ile ilgili mevcut pozisyonlarını en fazla koruyabileceklerini ve bu kaynakları -ki bahsettiğim devasa kaynaklardır- bir sene içerisinde bu zihniyette bir Türkiye’ye gelmeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Dolayısıyla Türkiye’yi kısa dönemde çok zor günler bekliyor.

Bakan Albayrak, 2018 yılında ortaya konulan bütçe disiplinini, türbülans sürecine rağmen, başarılı bir dengeleme ile dengede tutulduğunu ve bunu da başarı olarak geleceğe yönelik politikaların teminatı olarak ifade ediyor. Bu konu hakkında ne söylemek istersiniz?

Bakanın iddia ettiği gibi bir bütçe dengelenmesinin olmadığını söyleyebiliriz. Bunu da nereden ispat ederiz, çok basit. Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın Nisan ayında dağıtması gereken kârlarının erkenden bütçeye alınıp bütçenin bu şekilde dengelendiği açıktır. Yani 76 milyar liralık açığın zaten 40 milyar TL’si Merkez Bankası’nın erken alınan kâr avansları ile kapatılmıştır. Bakan Albayrak hangi bütçe dengelenmesinden bahsediyor?

2019 bütçesini nasıl yapacaklar merak ediyoruz. Demek ki ortada sadece bir muhasebe hilesi var. Şunu da söylemek gerekiyor. Bütçede dengeden bahsedebilmek için kamu harcamaları anlamında ortaya net tasarruf tedbirlerinizi, harcama rejimini değiştirdiğinizi gösterir emareler ortaya koymanız lazım. Böyle bir şey yok. Burada olay şu, bakanlıklardaki fotokopi kâğıtlarının sayısını azaltarak kamunun bu devasa bütçe açıklarının altından kalkamayız. Bunlar bu şekilde azaltılamaz. Tasarruf tedbirleri olarak ortaya konulanlar bunlar. Fotokopi kâğıdı sayısı azaltılsın, kırtasiye giderleri azaltılsın. İş bu değil. Bunları abartarak söylüyoruz ama durumu karikatürize etmek açısından söylemek gerekiyor.

Sayın Bakan’ın başka bir iddiası daha vardı. 2018 Eylül ayındaki yeni ekonomi programında 2019 yılı için 850-900 milyar TL’lik bir vergi geliri hedefi koymuşlardı. Sayın Bakan yapmış olduğu bu yeni ekonomi reformunda hiç bu gelirden bahsetmedi. 900 milyar TL’lik bir gelirimiz olacak cümlesini kullanamadı. Ne oldu 6-8 ayda?

Sebze-meyve fiyatlarındaki artışlar sizin de malumunuzdur. Yeni Ekonomik Planında Kooperatif yapısının merkezde olduğu kurumsal bir altyapı olacağı söyleniyor. Sizce bu bir çözüm olacak mıdır?

Bu kesin bir çözüm olmayacak. Şimdi şunu anlamak lazım Türkiye’de neden bir arz sıkıntısı var? Niçin insanlar sebze ve meyve üretmiyor? Niçin üretimde yeterli verimliliğe ulaşılamıyor? Bunların sorgulanması lazım. Sorun Adana’da tarım bölgelerimizde sebze ve meyveler üretiliyor fakat biz bunu pazara taşıyamıyoruz olsaydı yani İstanbul’a getiremiyoruz olsaydı sorun anlaşılabilirdi. Sorun bu değil. Sorun Adana’da Mersin’de bölgede üretim yapılamıyor. Dolayısıyla sorunun arza yönelik, arzı artırıcı tedbirleri olması lazım. Öncelikle fiyatların devlet kontrolünde olmaması lazım. Fiyatları serbest piyasa ölçülerinde insanların rahatça belirleyebilmesi lazım. Şimdi Niğde’deki patates üreticisinden bahsedelim. Bu adam patatesi 4 liraya mal etmiş sen bunu 4 liraya satacaksın diye baskı yapılırsa o insan bu işten kar etmeyecek ve bir daha ekmeyecektir. Şu an yapılmaya çalışılan bu. İthalatla ve diğer tedbirlerle fiyat baskısı yapılmaya çalışılıyor. Fiyat baskısı yapılması kısa vadede belki insanlara hoş gelebilir ama uzun vadede üretimi daraltma etkisi vardır. Bu devlet bu memlekette patates ve soğan tüccarlarına zabıtaları ile polisleri ile terörist muamelesi yaptı. Türkiye’de 35-40 bin civarı zincir marketler var. Cumhurbaşkanı tarafından bu insanlara aşırı kar yapıyorsunuz şeklindeki siyasi söylemlerle çok ciddi baskılar yapıldı. Şimdi bu insanlar karar verdiler, artık satmıyorlar. Mesela BİM, Şok vb. yerlerde dikkat edin soğan, patates vb. ürünlerde çok büyük bir sıkıntı var. Neden? Çünkü insanlar ondan kazanacağı kar için o siyasi baskı altında olmak istemiyor. Demek ki bunlar çözüm olmayacak. Çözüm olmasının yolu üretimin, arzın önündeki engelleri kaldırmaktır. Arzın önündeki en büyük engel nedir? Devletin siyasetçisinin üretimle ilgili, arz ile ilgili tarımla ilgili temel politikalarını değişmesi lazım. Yapısal reform dediğimiz aslında bunlardır. Birkaç tane düzenleme ile aradan aracıları kaldıralım tarzı çözümlerle sorunlarımız çözülmeyecektir. Belki kısa vadede 3 günlük 5 günlük soğan fiyatlarında, gıda fiyatlarında siyasi baskıların etkisiyle düşüklük var olabilir ama daha sonra arzın azalması, piyasaya sürülen miktarının azalması, en önemlisi baskılar neticesinde kaybedilen kârların tekrar risk olarak yeni satılacak mallara eklenmesi ile birlikte fiyatlar yükselecektir. Şu anda biz bunu yaşıyoruz. Türkiye Nisan ayı ortasına girmiş vaziyette. En temel besinlerimizden olan soğan ve patateste fiyat düşüklüğünü göremiyoruz. Durum bundan ibarettir diye düşünüyorum.

Son olarak, açıklanan reform paketinin ardından piyasalarda ne gibi değişmeler yaşandı, bizi neler beklemekte?

Piyasalar dediğimiz zaman şöyle ayırmak lazım. Finansal piyasalar-yatırımcılar ve bir de reel sektör dediğimiz insanlar var. Bunu ikiye ayırmak gerekiyor ki ikisinin beklentileri nelerdir onu anlamak lazım.

Finansal piyasalar dediğimiz dış yatırımcılardan bahsedelim öncelikle. Bu insanlar Türkiye’ye belli bir yatırımlar yapmışlar belli paralar vermişler bu paraları Türkiye’den geri alabileceğini, Türkiye’nin bunları ödeyebileceğini bilmek istiyor.

Reel sektör vb. gruplar açısından bakıldığı zaman da bu insanların krediye ihtiyaçları var, bazı düzenlemelere ihtiyaçları var. Bunların sağlanıp sağlanamayacağını görmek istiyor. İki açıdan baktığımız zamanda iki grup da şu anda yeni açıklanan programla birlikte sükûtu hayale uğramış vaziyetteler. Çünkü somut hiçbir şey söylenmemiş vaziyette. Bu insanlar rahatlatılmadı.

Dış yatırımcılar açısından bakacak olursak dikkat edin bugün CDS yani kredi temerrüt faizleri dediğimiz ödeme riskini hesaplayan, Türkiye kredisini geri ödeyebilecek mi bunu hesaplayan CDS faizleri bu üç dört gün içinde inanılmaz bir biçimde yükseldi. Sanırım şu anda 423-430 civarında ve sürekli yükseliyor. 400 iken bu oran 20-30 puan arttı. Bu şunu gösteriyor, piyasalar Berat Albayrak’ın açıklamalarını bir risk olarak algılamış vaziyette. Aynı şekilde Türkiye’deki işadamları ve benzeri reel sektör açısından baktığımız zaman onlar da tatminkâr değiller. Çünkü ortada bir şey yok, ortada sunulan bir paket yok. Devlet imkânlarının kullanıldığı, devletin temel kararları ile değişebilecek bir oyun planı yok. Ancak 5 sene içerisinde 4 sene içeresinde inşallah düzelecek, iyi olacak, bireysel emeklilik sisteminde toplanan paralarla sistemi toparlayacağız tarzı bir kaynak arayışı var. Şimdi burada önemli olan nokta şudur. Piyasalar bu tepkileri verirken, para nereden bulunacak?

En sonunda Berat Albayrak garip açıklamaları ile birlikte Washington’a gitti. Washington ziyareti bu açıdan baktığımızda çok kritik bir ziyaret. Oradaki yabancı yatırımcılarla görüşülecek. Orada eğer bu tip bir akamete uğrarsa önümüzdeki 1 hafta 2 hafta içerisinde piyasalar, ‘Bunlar tamamen artık şirazeden çıktı.’, ‘Durumu kontrol edemiyorlar.’ kanaatine sahip olurlar. Kanaate sahip olmak da akabinde şunu getirir. Türkiye’deki dış yatırımcıların varlıklarını satması. Bu çok kritik bir durum. Yani özetle şunu söylemek istiyorum. Sayın Albayrak bu reform paketini açıklamak yerine hiç açıklamasa çok daha iyi olurdu. Çünkü ortada bir şey söylemek gerekiyor, bir şeyler anlatmak gerekiyor ama anlattığı olaya yaklaşımı, olayı nasıl değerlendirdiği şunu gösterdi herkese; siz ya olayları anlamamışsınız ya da yapacak hiçbir şeyimiz yok gücünüz yok anlamını çıkartıyor herkes. Bu çok daha büyük bir tehlike. Bunu bir şekilde Türkiye’nin hızlı bir şekilde halletmesi lazım. IMF toplantısında yabancı yatırımcılarla olan görüşmenin sonuçları çok önemli. Oradan çıkacak ters bir beyanat, oradan çıkacak ters bir cümlenin Türkiye’deki yabancı yatırımcıların Türkiye’den hızlı bir kaçışını tetikleyebileceği endişesini taşıyorum. Buradaki diğer önemli bir nokta da şu. Bizdeki jeopolitik üsler de krize girmiş vaziyette. S-400 krizi, Suriye krizi ve benzeri bir sürü. Ömer el-Beşir işi ile birlikte şimdi önümüze bir Sudan krizi gelecek. Bu tip krizlerin de tetikleyebileceği gibi Türkiye’nin tekrardan hızlı bir şekilde reel göstergelerinin, makro göstergelerinin bozulacağı bir sürece girebileceği endişesini taşıyorum. Hatta endişesini de taşımaktan öte bu tip bir noktaya doğru gittiğimizi artık görüyorum.

Son olarak şunu da söylemek isterim Türkiye’de ekonomi çevrelerinde yoğun bir şekilde tartışıldı. IMF Türkiye için bir çözüm olabilir mi? Türkiye, Sayın Albayrak ve mevcut ekonomi yönetimi IMF ile bir stand by anlaşması imzalayarak Türkiye’yi rahatlatabilir mi? Bunlar ile ilgili birkaç cümle söylemek istiyorum. Öncelikle Türkiye’nin ihtiyacı olan kısa vadede en az 70 veya 100 milyar dolarlık bir fona ihtiyacı var. IMF’in biliyorsunuz “special drawing rights” dediğimiz her ülkenin IMF içerisindeki sermayesine göre belli bir çekim hakları var. Türkiye’nin de çekebileceği maksimum miktar 30 milyar dolar yani Türkiye bugün bir stand by anlaşması imzalasa IMF’den en fazla çekebileceği rakam 30 milyar dolar. Bu Türkiye’nin hiçbir derdini çözmüyor. Yani şöyle söyleyelim 30 milyar dolar yaklaşık 200 milyar TL’lik bir rakama denk geliyor. İki sene önce devletimizin kobi’lere dağıttığı 250 milyar TL’lik bir kredi miktarı var. Bunu iki sene önce kobi’lere dağıttılar. Meşhur yapılandırma altında bir fon sağlandı ve bu para hemen buhar oldu uçtu gitti. Hiçbir işe yaramadı. Bir sene içinde Türkiye’nin bu rakamın hemen 3-4 katı bir rakamı ihtiyacı var. Böyle bir kaynak IMF’de yok. Dolayısıyla IMF’den bu tip bir kaynak kullanılamayacağı için IMF ile de anlaşmanın pek bir anlamı yok. Peki, ne yapılabilir? IMF’nin biliyorsunuz bir de stand by anlaşmaları dediğimiz kredi kullanma anlaşmaları var. Bir de niyet mektubu aldığı yani kredi kullandırtmadı ama sizin ilan ettiğiniz, işte ben şu yapısal programları yapacağım, şunları uygulayacağım sizde beni bu konularla ilgili hem denetleyin hem de bu konularla ilgili dış piyasalara destek mesajları verin tarzında bir yöntemi de var. Türkiye belki bunu da deneyebilir. IMF ile bir niyet mektubu çerçevesinde yapacağı yapısal programlardan bahsetmesi gerekiyor. IMF’nin de bunu destekleyeceğini, desteklerken de piyasalarda finansman sahibi olan yatırımcıların da işte Türkiye iyidir, güzeldir, iyi yolda gidiyor temenni ve telkinlerde bulunacağı bir yapıya gidebilir. Şu anda belki bunun hazırlığını yapmaya çalışıyorlar. Somut bir şey yok.

Maalesef Mevcut hükümetin niyet mektubu pazarlığının şu anda altyapısı yok. Türkiye’nin IMF’de daimi temsilcisi var. Dr. Raci Kaya IMF ile görüşebilir, Türkiye’nin konularını tartışabilirler. IMF de zaten Türkiye’yi inceliyor. Ama ortada Türkiye’nin IMF ile tartışılabilecek bir gündem maddesi yok. Türkiye bence bu mevcut iktidarla en azından buna hazırlanması lazım. Bence 6 ayda veya 1 sene içerisinde bu tip bir noktaya doğru gideriz. Bu tip niyet mektubu tarzında bir aşamaya doğru gideriz. Çünkü artık piyasaların somut bir adım görme isteği var. Artık laf değil bir icraat görmek istiyorlar. İcraat de dediğimiz gibi bu kaynakları, dış kaynakları, mevcut borçları nasıl sürdürebileceğini bütün dünyaya göstermektir.