Halil İbrahim Bayrakçı: “Türkiye’nin sorunlarını çözebilmek için Türkiye’nin sorunlarının ne olduğunu bilen bir kadroya ihtiyaç vardır”

Son günlerde ülke gündemine oturan tanzim satış tam olarak nedir? Tanzim satış meyve-sebze fiyatlarındaki artışın önüne geçebilir mi?

Şimdi bu tanzim satış, tanzim biliyorsunuz Türkçe’de düzenleme manasına geliyor. Bu tanzim satışlara Türk tüketicisi hiç yabancı değil. 70’lerden beri uygulanagelen bir durum. Hatta meşhur Tansaş firması vardı okuyucularımız hatırlarsa. Tansaş firması tanzim satışın kısaltmasından geliyor. Şimdi bu tanzim satış nedir? Tanzim satış doğrudan kooperatifler eliyle, kooperatiflerin örgütlenmesi sayesinde doğrudan tüketici ile buluşturulmasıdır. Aradan komisyoncu ve diğer tüccarın çekilmesi şeklinde bir düzenlemedir. Şimdi hükümetin bu tanzim satışı tekrar gündeme getirmesinin çok temel bir sebebi var. Bu nedir? Bu da son yıllarda yaşanan, özellikle eylül ayından itibaren -2018 Eylül ayından itibaren- yaşadığımız aşırı gıda enflasyonun önüne geçebilmek, halkı bir şekilde buralardan atlatabilmek. Herkesin malumudur, patlıcan, biber, domates fiyatlarındaki, kuru soğan fiyatlarındaki bu artışın önüne geçebilmek, doğrudan üretici ve tüketiciyi buluşturup  kâr almamak. Çünkü hükümetin modelinde kâr da almıyorlar. Kârsız satacaklar. Öyle olacağını iddia ediyorlar. Buna mukabil Tansaş eski dönemlerde belirli bir kârla satıyordu. Şimdi ne demek istiyorum? Hükümetin modeli bence çok kısa vadeli bir çözüm. Kâr üzerine dayanmıyor. İkincisi, tanzim satış fiyatlarına baktığımız zaman, hükümetin şu anda yaklaşık 70-80 civarında vermiş olduğu İstanbul ve Ankara’da tanzim satış noktası bulunuyor. Tanzim satış noktasındaki fiyatlara baktığımız zaman, bunların haldeki fiyatları satış fiyatlarının aşağı-yukarı aynısı. Yani ben tüketici olarak hale gitsem de aynı fiyatlardan alırım. Üçüncüsü, sistem kâr üzerine kurulmadığı için, kâr amacı güdülmediği için -kâr olmayan sistemin biliyorsunuz sübvanse edilmesi gerekiyor- maliyetleri kurtarmaya bile yetmez. Belirli bir kârı olması lazım ki büyüyebilmesi lazımdır. O büyüme masraflarını nereden karşılayacak? Bunu demek ki bütçeden yapacaklar. Doğal olarak, demek istediğim şu noktada bu sistem sürdürülebilir bir sistem değil. Hatta daha önceki örneklerden de hatırlıyorum. Tansaş örneği de ortadan kalktı, diğer şeyler de ortadan kalktı. Çünkü gıda veya tüketim, talep inanılmaz komplikeleşti. Daha önce 10, 15, 20, 30 milyonluk bir pazara ürün vermeye çalışan, nüfusun %40 ile üretim yaparak 35, 40 milyonu doyurmaya çalışan tarım, şu anda nüfusun yaklaşık yüzde onu ile 81, 82 milyon, -hatta bu dönem içerisinde artıyor- ihracatla birlikte, turistlerle birlikte 85, 90 milyon insanı doyurmaya çalışıyor. Bu biraz sıkıntılı. Peki, burada neyi anlamamız gerekiyor? Temel sorun nedir? Temel sorun şudur, fiyatların niye arttığının mantığını anlamak için şunu  sormamız lazım: Nerede problem var? Problem şu, üretimde artan maliyetlerden dolayıdır öncelikli olarak. İkinci olarak hatalı tarım politikalarından dolayıdır. Çünkü üretim doğru bir şekilde kanalize edilemiyor, planlanamıyor, organize edilemiyor. Mesela patlıcan üretimi inanılmaz düştü. Niçin? Çünkü Çarliston biberi para ediyor. Tarım politikalarında bu tip önleyici düzenlemelerin yapılması, üretimin daha önceden planlanarak belirli seviyelerin altına düşmemesi gerekiyor.

Türkiye ekonomisinin kötü gidişatına karşı hükümet mermi fiyatını hatırlattı. Cumhurbaşkanının Sivas’ta konuyla ilgili yaptığı açıklamaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Meyve ve sebzelerdeki fiyat artışı ile  ordumuzun terörle mücadelesi arasında bir bağ var mı?

Şimdi ben, Sayın Cumhurbaşkanı’nın konuyla ilgili açıklamalarını canlı olarak da izledim. Sivas’ta bir açılış konuşmasında yaptı bu açıklamaları. Orada şunu hatırlattı, herkes patates, soğan, domatesten bahsediyor ama bir merminin fiyatını düşünmez misiniz, dedi. Ondan sonra da işte terörle mücadele ediyoruz, dağlarda askerimiz mücadele ediyor, dedi. Ve onun için bu masraflar bir şekilde sağlanıyor, dolaylı olarak da meyve-sebze fiyatlarına yansıyor. Ama bunu düşünmeyin çünkü mücadele ediyoruz. Şimdi bu dolaylı bağlayışta mermi fiyatları, terörle mücadele maliyetleri ile gıda fiyatlarının maliyetleri arasında hiçbir ilişki yok. Neden? Çünkü teröristler Allah’a şükür gelip de bizim tarlalarımızı, seralarımızı bombalamış değiller. Eğer tarlalarımız, seralarımız bombalanır da kullanılamaz hale gelirse o zaman otomatik olarak şunu söyleyebiliriz, yani topyekûn savaşa girdiğimizi düşünelim, deriz ki o zaman arzı engelleyecek bir şey var, gıda üretimini engelleyecek bir faktör var. Bu faktörden dolayı arz daralıyor, daraldığı için fiyatlar yükseliyor diyebiliriz. Allah’a şükür Türkiye’de böyle bir durum yok. Başımıza gelmiş bir felaket yok. Başka bir şey var Sayın Cumhurbaşkanı’nın göz ardı ettiği. Türkiye yaklaşık 40 senedir terörle mücadele ediyor. 83’ten beri sürekli mücadele ediyoruz. 90’lı yıllarda inanılmaz bir şekilde arttı mücadelenin dozajı. Maliyetler arttı. Fakat bu mücadelenin gıda veyahut tarımla ilgili ilişkisini bugüne kadar kuran bir tane siyasetçi olmadı. Çünkü bir alakası yok. Bu hükümet 17 senedir iktidardadır. 2000’lerde, 2005’lerde terörle mücadele etmiyor muydunuz, o zamanlar niye yüksek fiyattan domates yemiyorduk? Demek ki bununla alakası yok. Bu tamamen göz boyamaca, konuyu mecrasından saptırma, terörle mücadele kisvesi altında mevcut gıda enflasyonunu gizleme çalışmasıdır. Yapılacak bir şey yok. Ne diyelim bunun izah edilebilecek herhangi bir yönü yok. Cumhurbaşkanı’nın da bu konu ile ilgili bu cümleyi tekrarlayacağını düşünmüyorum. Çünkü o da yaptığı hatanın farkında. Bu başka bir noktaya gider zaten. Eğer bu tip bir alakasız iki şeyi birbirine bağlarsanız ondan sonra şöyle de denilebilir, eğitim çok kötü çünkü terörle mücadele ediliyor veya şöyle denilebilir; kusura bakmayın çok yüksek fiyatlardan elektrik kullanıyorsunuz çünkü terörle mücadele ediyoruz. Kusura bakmayın internet alt yapımız çok kötü, yeterince internet hızı alamıyorsunuz çünkü terörle mücadele ediyoruz. Her şeyin bir kılıfı olmuş olur. Böyle bir yola girmek Türkiye’nin hem fiziki iflasını hem de zihniyet olarak iflasını gösterir. Çünkü sorunları düşünemiyoruz. Sorunlara çözüm üretemiyoruz. Sorunları tespit edemiyoruz. Sadece gizlemekle, kendimizi kandırmakla meşgulüz demektir.

Pek çok firma konkordato ilan ediyor ve yine son zamanlarda fabrikalarda çıkan yangınların sayısında artış gözlemleniyor. Ülkemizde neler olmaktadır?

Bu soru çok soruluyor maalesef. Özellikle yaz aylarında fabrika yangınlarında artış var. Tabi bir kısmı doğal sebeplerden oluyor çünkü iş güvenliği hususunda çok zayıfız. İş güvenliğine yeterince para harcanmıyor diyelim. Haksızlık etmeyelim çünkü çok katma değersiz işler yapıyorlar, bir yerlerden parayı kesmek zorunda kalıyorlar. İşçilerden kestikleri maaşlara baktığımızda dünyadaki muadillerine göre çok daha az para ödüyorlar. İkincisi de işverenler önlemlerini almıyorlar. Ama başka bir sorun daha var. Sayıların birden bire asimetrik olarak yükselmesi sadece bu iş güvenliği ile ilgili sorunlardan kaynaklandığını göstermiyor. Bir kısmına da kamuoyu ile tabi haklı olarak biz de şüphe ediyoruz acaba insanlar sigorta veya benzeri imkânlardan faydalanabilmek amacıyla bir kundaklamaya mı gidiyorlar? Açıkçası ben bunun böyle olduğunu düşünmek istemiyorum ama insanı düşünmeye sevk ediyor. Bu tip kötü örneklerin kötü davranışların mevcut bulunabileceği bir ekonomik iklimde yaşıyoruz. Bunun sınırı nedir? Bunun sınırı şu; Türkiye’deki sanayicinin, Türkiye’deki üreticinin özellikle endüstriyel üretim yapan şirketlerin ne için darboğaz olduklarını, kendi altın yumurtlayan tavuklarını kesecek noktaya nasıl geldiklerini veya böyle bir nokta var mıdır bunu anlamaya çalışıyoruz. Eğer böyle bir nokta varsa bu insanlar hakikaten kendi üretim yerlerini, kendi fabrikalarını yakabilecek noktaya gelebileceğini düşünüyorum. Bu tip kendi fabrikasını yakacak duruma gelmiş olmasının kabulü bile, böyle bir düşüncenin olduğunu kabul etmek bile bence facianın ta kendisidir. Demek ki sanayicimiz, üreticimiz hakikaten sigorta parasına muhtaç olmuş vaziyette, fabrikasını yakabilme noktasına gelmiş durumda ise bunu düşünmek bile hakikaten başka bir noktaya gitmemiz demektir ki biz şu anda onu yaşıyoruz. Kamuoyunun kafasında bu tip bir algı var ya da konkordato sayılarında konkordato dediğimizde bir nevi iflas erteleme. Ben teknik olarak iflas ettim, ödemelerimi yapamıyorum 3 ay sonra başlayacağım diyor insanlar. Hatta kriterleri de arttırdılar ki herkes konkordatoya başvuramasın diye. İflas müessesesini de kaldırmışlardı. Birçok hukuki problem üreticiyi, esnafımızı bekliyor. Şimdi herkes de çok büyük bir kapasitede değil çünkü bu tip bir sürece girmek bile inanılmaz maliyetlidir. Belki de diyeceksiniz ki bu maliyetli süreçten ziyade bu tip bir kundaklama olayına niye tenezzül etmesin diye düşünebiliyor insanlar. Haliyle yine tekrarlamak istiyorum bu tip bir düşüncenin aklımıza gelmesi ne kadar kötü bir durumda olduğumuzu, ekonomik olarak ne kadar reel sektörün kıskacı içerisinde olduğumuzu göstermeye yeter.

Bazı şirketlerin varlıklarını yurt dışına çıkardığı haberleri geliyor. Son olarak da Sabancı ailesine mensup bazı kişilerin Malta vatandaşlığına geçtiğini öğrendik. Bu bir terk ediş midir? Meseleyi nasıl yorumluyorsunuz?

Ben şöyle yorumluyorum; bir zenginin vatanı olmaz. Herhangi bir milliyeti olmaz. Sürekli dolaşan bir şeydir. Eğer burada korkuyorsa kaçmanın yolunu bulur bir şekilde. İkincisi bu yeni bir olay değil çünkü öteden beri Türkiye’de sağlam bir öngörülebilir ekonomik sistem yaratamadığımız için zaten zenginlerin 1970’lerde 1960’larda eğer belli bir servet yapıyorlarsa bunları zaten yurtdışında depoluyorlardı. Darbesi var, hükümetin değişmesi var, hükümetin sizi sevmemesi durumunda iş yapamama hali var. Sadece Türkiye’ye has bir durum değil bu. Bizim gibi hukuki altyapısı olmayan öngörülebilir bir yatırım iklimi olmayan her ülkede zenginlerin veya belirli servet sahibi insanların bu tip davranış gösterdiklerini görüyoruz. Biz de bunun yalancısı değiliz. Burada korkutucu olan başka bir şey var. Bir, bu işin sayısının artması oranının artması iki, bu adamlar sadece servetlerini dışarı çıkartmıyorlar. Şöyle söyleyeyim daha önceki olaylar şöyleydi; adam Türkiye’de üretime devam ediyordu veya faaliyetlerine devam ediyordu ama güvence olarak servetinin belli bir kısmını yurt dışında tutuyordu ve oradaki yatırımları da yönetmeye çalışıyordu. Şu anda başka bir sıkıntı var artık servetinin bir kısmını dışarı çıkarmıyor, kendisi de dışarı çıkıyor veya faaliyetlerini Türkiye’de tamamen dondurmuş vaziyette, sermayesini servete çevirmiş vaziyette ve sermayesini tamamen üretimden çıkarmaya tenezzül ediyor. Bunun örnekleri nedir? Örnekleri çoktur. Benim kendi bildiğim şirketlerden faaliyetlerini tamamen yurt dışına çıkaranlar var. Çünkü neden? Bir kere üretimde şunu anlamak gerekiyor üretimde bir şeyler yapabilmek için üç sene beş sene önünüzü görebilmek gerekiyor. Sadece elektrik vesaire fiyatlarından bahsetmiyorum. Yani ekonomik iklimi, vergi politikalarını nasıl bir tedarik izniyle çalışacağınızı da bilmeniz gerekiyor. Bunları bilemediğiniz zaman şöyle düşünelim; kurduğumuz fabrikalarda çalışan firmaların yüzde 99’u taşeron firmalar. Bunlardan kendi ürettiği malı sipariş veren var. Bu adamlar sizden malı üç-beş gün geç tedarik ettiği zaman sizi bırakıp başkasına gidebilirler ve hemen sizinle sözleşmesini bitirir başka bir şirkete geçebilirler. Bu tip yapılar da çok oldu Polonya’ya, Macaristan’a kaptırdık biz birçok işleri. O yüzden bu insanların önlerini görebilmesi lazım. Önlerini göremedikleri zaman yani mesela bir deterjan fabrikasısınız diyelim hidrojen peroksite ihtiyacınız var. Bu tip bir malı tedarikte, ithalatta sıkıntı çekeceğinizi düşündüğünüz zaman veya piyasada bu malı bulamayacağınızı düşündüğünüz zaman mesela kur artışlarından dolayı böyle şeyler oldu, satışlar durduruldu. Bu insanın üretim yapması, üretimini planlaması gerçekten çok zor. İşini sürdürülebilmesi mümkün değil. Onun için bu insanların bir kısmı dediğiniz gibi servetlerini zaten yurtdışına çıkartıyordu, önceden de çıkartıyorlardı. Bu hükümetin değil genel bir problemimiz. Çünkü öngörülebilir bir sistemimiz yoktu. Şimdi işin şekli değişti. Servetten ziyade adam sermayeyi de dışarı çıkarttı. Faaliyetlerini durduruyor. Bu esas korkutucu olan kısmı. Bunu önlemenin yolu bu yapıyı tamamen değiştirmektir. Bu insanların Türkiye’de üretim yapabilir, bu insanların üretimini planlayabilir hale gelebilmesi lazım. Bu da nasıl olur? Türkiye’de yeniden baştan aşağı aklımızı başımıza devşirebileceğimiz bir yapıyla olur.

Geçen yıl sizinle yaptığımız mülakatta Şubat-Mart aylarının zor geçeceğini öngörmüştünüz. Tahmininiz büyük oranda doğru çıktı ve gıda fiyatlarındaki artış durdurulamıyor. Şu anda bulunduğumuz ekonomik vaziyetimizden bir an önce çıkabilmek için hükümetin kısa ve uzun vadede yapması gerekenler nelerdir?

Öncelikle çok teşekkür ederim görüşlerime değer verdiğiniz için. Tabi şunu söylemek lazım bu ayların bu şekilde zor geçeceğini yıllar öncesinden, 2005’ten bu yana söylüyoruz ama bizim gibi bunları söyleyen yüzlerce başka ekonomist arkadaşımız da var çünkü gidişat belli. Şimdi kısa vadede hükümetin yapabileceği belli şeyler var. Bunlardan bir tanesi çok sağlam bir ekonomik program açıklaması gerekiyor çünkü Türkiye’de kanayan yaralar var, birincisi bütçe açıkları var ikincisi yatırım açığı var. Bu yatırım açığının kapatılması gerekiyor. Yatırım açığının kapatılması için de Türkiye’de kamu bütçesinin derlenip toparlanması lazım. Ancak kamu bütçesi ile kamu desteğiyle bu açık kapatılabilir. Bugüne kadar yapılan şey Kredi Garanti Fonu’ndan kişileri faydalandırarak işletmelerin kısa vadeli borçları, açıkları kapatıldı ama bu yatırım değil. Çünkü Türkiye’de şu anda mevcut üretim, reel sektör ancak günü kurtarmanın derdinde. Geleceğe yönelik bir yatırım, bir planlama yapamıyor Bu da şu demek; bugün 100 üretiyorsak gelecekte 120 üretmemiz gerekecek. Ama biz şu anda 100 üretirken bu aradaki 20 için bugünden finans edip yatırım yapmamız lazım. Çünkü yatırım yaptığımız zaman bu hemen üretime dönmüyor bunun belli bir süresi var. Şu anda bu patikayı göremiyoruz. Hem bugün gidiyor hem de gelecek gidiyor şu anda. Türkiye’de hükümetin bu konu ile ilgili bir çözüm bulabilmesi çok zor çünkü harcama politikasını, transfer politikalarını değiştiremiyor. Transfer politikalarını değiştirmesi şu demek yaklaşık 120 bin tane kullandığınız makam arabalarından vazgeçeceksiniz, saray gibi yaptıkları binalardan vazgeçecekler, herkese dağıtılan transfer harcamalarından vazgeçecekler. Bunlardan eninde sonunda vazgeçilecek zaten çünkü imkânımız yok ama şimdi yapamıyorlar. Çünkü işin içinde politik gerekçeler var, bunun siyasi maliyeti var o siyasi maliyeti ödemek istemiyorlar onun için ben Türkiye’de kısa vadede bir çözüm bulamıyorum. İşte böyle ancak tanzim satış noktaları gibi göz boyama taktikleri yapabilirler, faizleri düşürmeye çalışabilirler sanki faizler düştü diye kredi hacmi artıyormuş gibi bir algı yaratılıyor. Bir şekilde Türkiye’de baskı uygulayarak bankaların faizler düşürüldü. Düşürüldü derken yüzde 25’lerden yüzde 30’lardan bahsediyorum ama bu olması gerekenden çok daha az bir miktar. Ama buna mukabil bankalarımız bu oranda kredi vermiyorlar. Demek ki bu yapısal bir sorun. Yapısal sorunların da çözümü ancak çok yapısal bu sorunları özümsemiş ve bu yapısal sorunların üzerine gitmek isteyen, bununla ilgili siyasi maliyetleri ödemek isteyen, ödemeye hazır bir yapı ile olur, bir siyasi irade ile olur. Şu anda böyle bir siyasi irade yok. Onun için kısa vadede de uzun vadede de bu mevcut hükümetin, mevcut siyasi yapının hatta tek başına hükümeti de çok suçlamıyorum. Siyasi yapının hükümeti ile idare ile beraber yapabilecek bir şey yok. Ne olur peki? Bu yapı bir yerde çökecek. Sürdürülebilirliği çökecek çünkü sürdüremeyecek. Üç ay, altı ay, belli bir noktaya kadar gidecek ondan sonra Türkiye bambaşka şeyleri konuşmaya başlar. Az önce bahsettiğim acı reçeteyi başka kanallardan IMF veya benzeri bir kanaldan artık nasıl olacaksa içmeye başlayacak ama bu sefer maliyetler artacak. Diyelim şimdi 1 liralık maliyet varsa o zaman 3 lira 5 lira olacak. Maliyetler 3 kat 5 kat artacak. Umutsuz bir tablo değil Türkiye’nin tablosu. Türkiye’nin sorunları çözülebilir ama Türkiye’nin sorunlarını çözebilmesi için öncelikle Türkiye’nin sorunlarını çözmek isteyen, hakikaten Türkiye’nin sorunlarının ne olduğunu bilen bir kadroya ihtiyaç vardır. Bir siyasi idareye ihtiyaç vardır. Ama bu siyasi irade henüz ortaya çıkmış değil. Mevcut iktidarda bu sorunlarla ilgili en ufak bir umut ışığı göremiyorum maalesef.