Milliyetçiliğimizin Kaynakları XII

Kimlik ve dil VII

Milliyetçiliğimizin kaynaklarını konu edindiğimiz yazıların on ikincisi, kimlik ve dil başlıklı yazımızın ise yedincisi ile karşınızdayız. Niçin böyle bir yazı dizisine gerek gördüğümüzü bir kez daha hatırlatarak yazıya başlamak isteriz. Türklük hem dünyada hem de ülkemizde sürekli örselenen, zaman zaman aşağılanan, yok sayılan, binlerce yıl boyunca insanlığa katkıları görmezden gelinen, yetiştirdiği bilim ve sanat adamları, hatta kurduğu devletler ve uygarlıklar başka milletlere mal edilen (Farabi ve İbni Sina’ya Fars, kendilerinin Türk olduklarını her fırsatta belirten, Türkçe konuşup Türkçe yazan Babürlülere Moğol, onun Hindistan’da kurduğu büyük Türk devletine Moğol devleti denilmesi gibi…), tarihteki bazı Türk devletlerinde bile yer yer hor görülen bir kavramdır. Bu tavır, devletimizin zayıf olduğu zamanlarda daha etkili olmakta, insanımızda kendine güvensizliğe, milli kimliğinden rahatsız olmaya, kendine başka kimlikler aramaya, ülkesine karşı vurdumduymazlığa ve hatta ülkesini, milletini, dilini terk etme düşüncesine kapılmaya yol açmaktadır.

Bir Türk milliyetçisi olarak bu duruma itiraz ediyor ve bunun hem içimizdeki, hem de dışarıdaki Türklük karşıtları ve düşmanlarınca kasıtlı olarak sürekli beslendiğini, Türk milletine düşmanlıkların eseri olduğunu düşünüyoruz.  Bizim tarihte gördüğümüz ve yaşadıklarımızdan anladığımız kadarıyla Türk milleti, bütün insanlık âleminin görüp göreceği en saf, en temiz, en vicdanlı, başkalarıyla yaşamayı en iyi başarabilmiş, en hoşgörülü milletidir. Bütün tarihimiz bu durumun tanığı olmasına rağmen hem içeriden, hem dışarıdan sürekli iftiralara uğrar, mazlum iken zalim, mağdur iken suçlu gösterilir. Bu kinin sebebini ise Türklerin son iki bin yıllık insanlık tarihinin en etkili milleti olmasında aramak gerekir.

Milliyetçiliğimizin kaynaklarını yazarken dikkatlere sunmaya çalıştıklarımız, milletimizin ve aydınlarımızın binlerce yıllık tarih içerisinde ortaya koyduğu uygarlık ve bu uygarlığı oluşturan somut ve soyut kültür unsurlarıdır. Türk milliyetçiliğinin beslenme kaynakları içinde herhangi bir millete kin ya da herhangi bir milletten öç alma duygusu sürekli bir yer işgal etmez. Elbette Türklüğe kötülük edenlerle ilgili düşmanlık besleriz, bu düşmanlık bazen uzun süre devam da edebilir, ancak biz Türkler savaşı savaş meydanında yapar, savaş sonrasında kin duygusunu besleyen şeylerle çok meşgul olmayız. Bu da bir kısım aydınımız tarafından hafıza zayıflığı olarak yorumlanır ve esasında pek yanlış da sayılmaz. Bütün bir millet olarak hafızamız zayıftır, çabuk unuturuz. Acıları yaşatmak, acılarla yaşamak bize çok sevimli gelmez ve unutmayı, en azından üstünü örtmeyi tercih ederiz. Başarılarımızı da sıradanlaştırır, üzerinde durulmasından çok hoşlanmayız. Hâlbuki acılar da sevinçler de insan ve toplum kimliğini besleyen duygulardır. Sürekli bu duygularla yaşamak insanları hayatın gerçeklerinden uzaklaştırabilir, hayatı ağır bir yük haline getirip çekilmez kılar, ancak unutmak da insanı ve toplumu köksüzleştirir. Pek farkında olunmayan bu durum esasında önemli sorunlarımızdandır ve bu konuda devletin eğitim yoluyla denge oluşturması ciddi bir gerekliliktir.

Türk milletinin aksine pek çok milletin milliyetçiliği başka milletlere düşmanlıktan beslenir ve bu durum, milliyetçilik duygusunun çabucak ırkçılığa dönüşebilmesinin asıl sebeplerinden biridir. Yukarıda belirtildiği üzere Türk milliyetçiliği, Türk’ün uzun tarihi boyunca ürettiklerinden beslenir, yaşamak için başka milletlere düşmanlık yapmasına gerek duymaz. Kan dökmeye ve insanları sömürmeye dayanan, insanlık için yüz karası olan Faşizm, Komünizm, Kapitalizm gibi ideolojiler Türkler arasında pek rağbet görmez. Tarihte ve bugün iç içe ya da komşu olarak yaşadığımız milletler için bu ‘başka millet’ ise çoğunlukla Türk’tür. Yunan, Bulgar, Sırp, Ermeni, Rus, Çin, Arnavut, Fars, Arap ve benzeri milletlerin milliyetçiliklerinin en önemli beslenme kaynağı Türk düşmanlığıdır. Bu durumun her millet için çeşitli sebepleri sayılabilir, ancak bu sayılan milletlerin çoğu yüzyıllar boyunca Türk hâkimiyetinde yaşamış, ancak milli kimliklerini ve dillerini kaybetmemişlerdir. Bu durum bile onların bizi ‘milli düşman’ olarak görmelerini engellememiştir. Bu milletlerin çoğunun tarihte uygarlık namına ürettikleri, varlıklarını sürdürmek için yeterli değildir, bu yüzden bir düşman icat etmeleri gerek ve bu da tarihlerinde oldukça önemli bir yeri olan Türk’ten başkası olamaz. Onların böyle kimliklerini koruyarak yüzyıllarca yaşamış olmalarının sebebi, herhalde Türk’ün yukarıda sayılan özellikleri ile ilgilidir. Çünkü otuz-kırk yıl başka bir milletin egemenliğinde yaşayıp da dili değişen, en azından iki dilli olan pek çok halk gösterebiliriz. Örnek olmak üzere Kuzey Afrika halklarıyla başka pek çok Afrika halkının dili bugün Fransızca, Güney Amerika’nın dili İspanyolca veya Portekizce, Kuzey Amerika, Güney Afrika, Yeni Zelanda, Avusturalya, Hindistan vb. pek çok ülkenin dili İngilizce, eski Sovyet coğrafyasında Rusça gibi… Ancak Türkçe yalnız Türklerin dilidir, ayrıca kendi devletinin bayrağı altında bile Türkçeyi unutan Türkler olmuştur.

Türk milletinin yukarıda sayılan vasıflara sahip olması, bir ölçüde genetik, yani yaratılış kaynaklı ise bir ölçüde de yaşadığı hayatla ilgilidir. Daha doğrusu yaratılıştan gelen özellikler yaşanılan hayatla daha da gelişip zenginleşmiştir. Uçsuz bucaksız bozkırda, tabiatın kucağında ve sürekli başka halklarla, yani başka kültürlerle temas halinde bir hayat ister istemez insanları etkiler ve böyle bir hayat yaşayan bir toplumun ‘öteki’ diye bir derdi olmaz. Tarihteki Türk devletlerinin hemen hepsinde değişik dinlere mensup insanların huzur içinde bir arada yaşadığını, devleti yönetenlerin din alanına çok da müdahale etmediklerini görüyoruz. Bu durumun da Türk’ün karakteriyle ilgili olduğunu düşünmek gerekir.

Temel amacı inananlarını ‘güzel ahlak’ sahibi yapmak olan din, insanların ve toplumların hayatında çok etkilidir. Din, insanlık tarihindeki pek çok gelişmenin ve güzelliğin kaynağı olduğu gibi pek çok savaşın, toplu ve birey halinde ölümün de sebebi olmuştur. İnsanlık tarihi boyunca kişilerin iktidar hırsına kurban edilerek siyasetin aracı durumuna getirilip ideolojiye dönüştürülen din, pek çok masumun kanının dökülmesine sebep oldu. Aynı din insanları iyiliklere, güzel ahlaka, hak ve hukuka riayet edip adil olmaya, bilim ve araştırmaya yönlendirerek insanlığın bugünkü uygarlık düzeyine ulaşmasında da oldukça ciddi katkılar sağladı. Orta asırlardaki İslam dünyasının medreselerinde ve camilerinde yetişen bilginlerle, sonraki yüzyıllarda Hıristiyan manastırlarında ya da eski çağlardan beri değişik dinlerin mabetlerinde yetişen bilginleri görmezlikten gelerek bilim ve uygarlık tarihini yazmak imkân dışıdır.

Dinlerin iman, amel yani ibadet yönlerinin yanında bir de mistik yönleri olur. Mistik yön, bir yanıyla imanı beslerken diğer yanıyla da insanı ‘olgunluk eğitimine’ tabi tutar. Hemen her dinde görülen bu mistik tavrın İslam’daki adı tasavvuftur. Dokuzuncu yüzyıl başlarında Kûfe şehrinde doğduğu düşünülen tasavvuf düşüncesiyle ilgili ilk dersler yine aynı yüzyılın ortalarında Bağdat’ta görülür. Tasavvuf düşüncesinin pek çok kaynağı sayılabilir, ancak dayandığı asıl temeli, dünya nimetleri için çabalamayı bir yana bırakma ve Hz. Peygamber’in “Fakirlik benim övüncümdür” hadis-i şerifini kılavuz edinip Tanrı’ya yakınlaşma çabası oluşturur. Mutasavvıflar bu hadisi kılavuz edinerek kendi arzularıyla fakirliği tercih eder, mümkün olduğu ölçüde dünya ile ilişkilerini keser, Allah’a yaklaşmaya çabalar ve Kur’an’ı daha iyi anlamaya, anlamını daha iyi düşünmeye çalışır, sosyal haksızlıklara karşı çıkar, öncelikle kendi hatalarına isyan eder ve onları düzeltmekle olgun insan olmanın yolunu bulmaya uğraşır.

Tasavvuf düşüncesi kısa sürede bütün İslam dünyasına yayıldı ve bu yayılmayla birlikte İslam bilginleri arasında tasavvufla ilgili tartışmalar yaşandı. Pek çok tarikat ortaya çıktı ve bunların bir kısmı dinin kuralları içinde değerlendirilirken bir kısmı ise ‘din dışı’ kabul edilip sonu ölümlere kadar giden tartışmalar ve kavgalar yaşandı. İslam’ın Türkler arasında yayılmaya başlamasıyla birlikte öncelikle Maveraünnehir bölgesinde tarikatlar da görülmeye başlandı ve bu tarikatlar zamanla bütün Türk coğrafyasında etkili oldu.

Tasavvuf yoluna girenler kendi toplantılarında zaman zaman müzikle de desteklenen özel manzumeler okuyarak bir vecd hali yaşar. Bu durum zaman içerisinde özel bir edebiyatın doğmasına yol açtı. Tasavvuf kaynaklı bir başka alan ise tarikat ulularının menkıbelerini konu edinen bir edebi türdür. İslam dönemi Türk edebiyatının önemli bir bölümünü tarikatların tekkelerinde manzum ve mensur olarak ortaya çıkan ve dini edebiyat olarak adlandırılan bu edebi türler oluşturur.

Asıl kaynağını Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamber ile sahabelerinin hayat ve fiillerinin oluşturduğu Türk tasavvufunun bir kaynağı da İslamileşen Türk gelenekleri oldu. İslam öncesine ait pek çok gelenek bu yolla günümüze ulaştı.

Türk tasavvufunun bir amacı, İslam ile yeni tanışan Türkler arasında dinin yayılması idi. Bu yüzden hedef kitleye ulaşabilmenin yolu olarak onların diliyle yani Türkçe söylemek tercih edildi. Bu durum, kısa zamanda Türkçe bir tasavvuf edebiyatının oluşmasına yol açtı ve Türkçe söyleme Türk tarikatlarında gelenek haline geldi. Hoca Ahmet Yesevi’nin Türkçe hikmetleriyle başlayan bu gelenek hemen bütün Türk tarikatlarında sürdü ve dili Arapça olan medresenin aksine Türk tasavvufunun dili Türkçe oldu. Bu durumun istisnası olarak Mevlevilik gösterilebilir. Mevlana Farsça yazmayı tercih etti ve oğlu Sultan Veled de, Türkçe şiirleri, şiirlerinde Türkçe beyit ve ibareler olsa da, babasının yolundan gitti, ancak torunu Ulu Arif Çelebi’den itibaren Mevlevilik’in dili de Türkçeye dönüştü.

Sonraki yazıda Türk tasavvufunun kurucu babası Pir-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevi, hikmetleri ve etkileri üzerinde durmak dileğiyle…