Milliyetçiliğimizin Kaynakları-XV

Yol ayrımları-II

Bir önceki yazıda Hunların dağılmasıyla ortaya çıkan büyük göçlere kısaca değinilmişti. Büyük Hunların dağılmasıyla bir kol, belirtildiği üzere Aral ve Hazar’ın kuzeyinden Kuzey Karadeniz’e, oradan da Doğu Avrupa’ya indi ve daha sonraki yüzyıllarda Hunların açtığı bu çığırı izleyen pek çok Türk kitlesi bu bölgeye geldi. Önce gelenlerle ve yerli halklarla mücadele eden bu Türk kitleleri her seferinde Roma’yı ve Bizans’ı rahatsız etmeye, Avrupa halklarını yerinden edip bir kere daha karışmalarına ve bu halkların, tabiri caizse yeniden oluşmalarına yol açtı.

Hunların önemli bir kolu da güneye indi ve Afganistan ile Hindistan’ın kuzeyinde Heftalitler, bir diğer adıyla Akhunlar devletini kurdular. İran kökenli halklarla çok erken devirlerde başlayan ilişki, Heftalitler devrinde daha da ileri düzeylere ulaştı ve tarihin bu iki eski kavminin uzun süren bu iç içe yaşayışı onların dillerine ve destanlarına da yansıdı. Firdevsi’nin bir Türk sarayında yazdığı İranlıların milli destanı olarak kabul edilen Şehname’deki İran-Turan mücadeleleri, tarihteki yoğun ilişkilerin yansımasından başka bir şey değildir. İran tarihlerinde İran şahlarının Hindistan’dan özellikle müzik yeteneği olan bazı kitleleri getirip İran’a yerleşmelerini sağladıkları kayıtları yer alır. Bazı bilginler de Anadolu’da müzikle uğraşan insanlar için kullanılan “Abdal” adının Heftalit adıyla ilgili olduğunu ileri sürer. Kendine has bir müzik tavırları olan Abdallar ile ilgili bu görüşün yabana atılmaması, araştırılması ve üzerinde durulması gereken bir görüş olduğunu düşünüyoruz.

Burada asıl üzerinde durmak istediğimiz konu, yukarıda belirtilen kuzey yolunu izleyerek Doğu Avrupa’ya inen ve orada yüzyıllarca varlık gösteren, devletler kurup devletler yıkan, Batı Avrupa’ya kadar akınlar yapıp halkları yerinden eden, zaman zaman Bizans ve Roma ordularında askerlik yapan, Avrupa’nın çok çeşitli yerleri yanında Anadolu’ya da yerleştirilerek bu coğrafyadaki ilk Türk izlerini bırakan kitlelerden söz etmek istiyoruz.

Hunların uzun yolculuğu

Bilindiği üzere çok erken devirlerde atı ehlileştirip onunla adeta can yoldaşı olan konargöçer Türk kitleleri, bu en hızlı ulaşım aracıyla çok kısa zaman içinde oldukça uzun mesafeleri kat etmenin ustası olmuştu. Büyük bir kitlenin aileleriyle ve bütün varlıklarıyla birlikte Moğolistan çevresinden çıkıp Doğu Avrupa’ya kadar yol alıp orada bir devlet kurmayı başarması başlı başına önemli bir olay, adı geçen coğrafya dikkate alındığında düşüncesi bile hayalleri zorlayan bir durumdur. Bu durum, yalnız insan dayanıklılığı ile açıklanamaz, böyle muazzam bir olayı gerçekleştirebilmek için başka pek çok şeyin de bir araya gelmesi gerekir. Bu kadar büyük bir coğrafyada hareket etmek, doğal olarak pek çok halkın yurdunu değiştirmesine, başka halklarla karışıp yeni halkların oluşmasına, kültür aşılamalarına yol açtı.

Bilindiği üzere Büyük Hunlar M. Ö. 48 yılında iç mücadeleleri sonucunda dağılma sürecine girdiğinde büyük kitleler halinde kopuşlar görülmeye başlandı. Bütün Türk tarihinin büyük kahramanlarından biri olarak kabul edilen Çiçi’nin mücadelesi de sonuç vermeyince batıya göçün yoğunlaştığı görülür. Ne yazık ki bu göçlerle ilgili etraflı bilgiye sahip değiliz ve eldeki bilgilerimizin hemen tamamı komşu kavimlerin kayıtlarından bize ulaşanlarla sınırlıdır.

359 yılı ve sonrasında kuzeyden Kafkasları aşıp Anadolu’ya akınlar yapan ve Urfa’ya kadar inen Hunlar ile ilgili Piskopos Efraim’in kayıtları ilgi çekicidir. Piskopos Efraim bunlarla ilgili şunları yazar: “Yecüc ve Mecüc süvarileridir; küheylanların sırtında fırtına gibi uçarlar; karşılarında duracak kimse yoktur.” Bilindiği üzere Türklerin Yecüc ve Mecüc kavmi olarak adlandırılması sonraki yüzyıllarda özellikle Arap kaynaklarında da karşımıza çıkar. Bu tür adlandırmaları, Türklerin gücü karşısında aciz kalan kavimlerin, savaş meydanlarında karşı koyamadıkları Türk milletine yönelik intikam duygularının bir tezahürü olarak değerlendirmek uygun olur.

Türklerin Anadolu’ya ilk seferleri bunlar mıdır bilinmez ama sonraki yüzyıllarda pek çok Türk kavminin bu ülkeye sefer yaptığı tarih sayfalarında kayıtlıdır. Bu seferler; yüzyıllar sonra sürekli kalmak için geleceğimiz bu yurda yapılan keşif hareketleri niteliği taşıdığı gibi ilk gelişimizin 1071 yılında Selçuklular ile olmadığını söyleyenlerin dayandığı bilgilerdir. Konuyla ilgili olmak üzere, özellikle önceki seferlerin hatırası anlamına gelen yer adlarının tespiti bağlamında bazı çalışmaların olduğunu da belirtmeliyiz.

Batı Hun Devleti ve Avrupa’ya etkileri

Hunlar dördüncü yüzyılın ortalarında halen İdil ırmağının doğusunda yaşıyorlardı ve bunlar, 370-75 yıllarında İdil’i geçip Karadeniz’in kuzeyine doğru harekete başlamıştı. Bu hareket, tarihte “Büyük Kavimler Göçü” olarak adlandırılan ve insanlığın gördüğü en büyük toplu hareketlerden biri olarak kabul edilen göçün başlamasına yol açtı. Bu hareketin sonucunda Kafkasların ve Karadeniz’in kuzeyinden başlayarak hemen bütün Batı Avrupa’daki kavimler yer değiştirdi. Bu hareketlenme, insanlık tarihinin büyük devletlerinden biri olan Batı Roma için de çöküşün başlangıcı olarak değerlendirilir.

Hunların savaşma biçimlerinin ve silahlarının o devrin savaş usulleri üzerinde önemli etkisi olduğunu değerlendiren Akdes Nimet Kurat bir önceki yazıda adı geçen Karadeniz’in Kuzeyinde Türk Kavimleri ve Devletleri adlı önemli eserinde konuyla ilgili olmak üzere Macar bilgin Alföldi’nin şu düşüncelerini aktarır: “Hunlar, mütemadi hazırlık, hayret verici bir manevra kabiliyeti ve çok gelişmiş süvari tabiyeleriyle, topraklarına bağlı German kavimleri veya yüksek kültürlü Romalılar üzerinde üstünlük temin etmişlerdi.” Türklerin at üzerinde öne ve arkaya ok atma konusundaki yetenekleri, yabancıların çok dikkatini çekmiş ve bu durum, pek çok kaynakta özellikle anlatılmıştır. Bu üstünlükten yararlanmak isteyen Roma, kendi ordusunda Hun birlikleri oluşturma yoluna gidince Hunlar için Batı yolu açılmış oldu. Ayrıca arkeoloji verilerine göre Hun yayları Roma’da etkili oldu, hatta bu yaylar İngiltere’ye kadar yayıldı.

Hunlar İdil boylarından batıya doğru hareket ettiklerinde başbuğlarının Aşina soyundan Balamır olduğu, üç büyük asil kabilenin öncü olduğu ve bu kabilelerin başında da Rua (Rugila), Muncuk ve Oktar adlı başbuğların varlığı bilinmektedir. Orta Tuna havzasını egemenlik altına alan Hunlar, beşinci yüzyılın ortalarına doğru Orta Avrupa’dan başlayarak Doğu Avrupa’ya doğru büyük bir devlet oluşturdu ve kısa süre sonra 441 yılında bu devletin başına Attila gibi dünya tarihinin gördüğü en büyük kahramanlardan biri geçti. İdil ırmağı ile Ren ırmağı arasındaki oldukça geniş bir alana yayılmış olan Hun devleti Attila gibi büyük bir başbuğun önderliğinde devrin iki büyük gücü olan Batı Roma ile Doğu Roma’yı alt edip onları vergiye bağladı. Tarih kitapları, Attila’nın Roma önlerine kadar gittiğini ve Papa’nın araya girmesiyle Batı Roma’nın istiladan kurtulduğunu kaydeder. Attila zamanında Avrupa Hun devleti içinde yaşayan kavimlerin sayısı otuzu bulmaktaydı. Bu kadar çok kavmi egemenlik altına alan Hunların nüfuslarının ne kadar olduğuna dair bir kayıt yoktur, ancak bu sayının çok fazla olma ihtimali de bulunmaz. Bu kadar kavmin bir devlet çatısı altında toplanabilmiş olmasının sırrını devleti kuranların örgütlenme, insan yönetme ve savaşçılık yeteneklerinde aramak gerekir. Devlet kurabilmek, yönetme yeteneğine sahip olmak yaşayarak edinilecek alışkanlık, daha doğrusu geleneklerin sonucudur ve bu konularda her milletin yeteneği aynı olmaz.

Hunların, özellikle Germen ve Slav kavimlerinin sonraki gelişmeleri üzerinde büyük etkileri olduğu bilinir, o kadar ki henüz devlet teşkilatına ve tecrübesine sahip olmayan Slavların askeri teşkilatlanmasında da bu etkinin varlığı söz konusudur.

Attila’nın 453 yılında ölmesiyle onun gibi yetenekli önderlere sahip olamayan Batı Hun devleti çok kısa bir sürede dağıldı ve Hunların büyük kısmı tekrar Kuzey Karadeniz’e ve İdil boyuna çekildi. İktidarın güçlü ellerde olmadığının anlaşılması, egemenlik altında olan halkların başkaldırmasına yol açtı. Öncelikle Germen halkları isyan etti, Hunların iç mücadeleleri de devleti sarstı. Başa geçen Attila’nın oğlu Ellak, tam bir hâkimiyet kuramayınca isyanlar çıkmaya başladı ve bu isyanlar sırasında çıkan savaşlarda Hunlar yenildi. Bizans ile yapılan savaşta Attila’nın oğlu Dengizik esir düştü ve üçüncü oğul Ernek kendine bağlı bazı Hun guruplarıyla birtakım akınlar yaptı, ancak pek bir varlık gösteremeyince Hun devleti tarihin sayfaları arasında karışıp gitti. Dağılan Hunların bir kısmı Roma’nın bir kısmı Bizans’ın hizmetine girdi, bir kısmı ise yukarıda belirtildiği üzere eski yurtlarına geri döndü.

Hunlar siyasi olarak yok olup gitmelerine rağmen bütün Avrupa halklarının zihin dünyasında ve edebiyatında izleri, özellikle Attila’nın adı silinmedi, destanlarında, efsane ve masallarında yer aldı. Bir konunun ya da kişinin edebiyata yansıması, o konu ya da kişinin ortaya çıktığı, yaşadığı zaman dilimindeki etkisiyle ilgili bir durumdur. Attila’nın Avrupa halklarının edebiyatında işgal ettiği yer, üzerinde durulması gereken önemli bir konudur.

Hun devletinin dağılmasından sonra da Karadeniz’in kuzeyini dolaşarak gelen pek çok kavim hep Hun diye isimlendirildi. Hun sözü, Avrupalılar tarafından “vahşi, barbar” anlamıyla sürekli kullanıldı, bu, doğu halklarının yukarıda belirtilen “Yecüc ve Mecüc” adlandırmasındaki psikoloji ile aynı psikolojinin ürünüdür. O devirde ne Roma, ne Bizans, ne de bir başka Avrupa halkı Türklerden daha uygardı. Avrupalılar üzerindeki Hun etkisi o kadar kalıcıydı ki Birinci Dünya savaşında Fransızlar ve İngilizler kendilerine saldıran Almanları Hun olarak adlandırdı. Hatta bu ad, İkinci Dünya savaşında da aynı halklar, hatta ABD’liler tarafından bile Almanlar için kullanıldı. Bazı Avrupa halklarında Attila adının, kişi adı olarak bugün bile kullanılması, bu etkinin derecesini gösteren bir başka husustur.