Milliyetçiliğimizin Kaynakları-XV

Divan-ı Hikmet

Tasavvufun ana amacının; insanı olgunluğa ulaştırma, mümkün olduğunca hırslarından arındırma, dünya ile ilişkisine diğer insanlar ve hatta evrendeki canlı-cansız her şey lehine bir çekidüzen verme, yani yaratılmış hiçbir şeyi incitmemeyi öğretme, adalete, hakka ve hukuka uygun davranma ve sonuçta da yalansız, riyasız, gösterişsiz, kibirsiz ‘iyi’ kişilerin çoğunlukta ve etkili olduğu bir toplum oluşturmak olduğu söylenebilir. Bu sayılanların çoğu bugün insanlığın çokça gerek duyduğu, evrensel insanlık değerleri olarak kabul edilecek özelliklerdir. Tasavvufu ve tarikatları tanık olduğumuz ya da işittiğimiz olumsuz örneklerle değerlendirmek, milli kimliğimizin oluşmasında oldukça önemli katkıları olan, ayrıca Türk ruhunu besleyen, Türk ruhundan da beslenerek oluşup gelişen, Türk sanatının çeşitli alanlarına büyük etkisi olan ana damarlardan birine büyük haksızlık olur. Ancak günümüz tarikatlarının pek çoğunun rüyalarla ve eski şeyhlere ait menkıbelerle varlığını sürdürmesi yani çağın gerek ve gerçeklerine kapalı biçimde sanal bir dünyada yaşaması, insan-ı kâmil (olgun insan) yetiştirme gayreti yerine “güç” kazanmak için mümkün olduğunca fazla mürit devşirme çabasına girmesi, siyaset sahnesinde etkin olmaya çabalaması, ticaretin ve paranın verdiği güce fazlaca kapılması rahatsız edici olduğu gibi tasavvuf kavramına da zarar vermekte, insanları farklı düşüncelere yöneltmektedir.

Bu yazıda Yesevi hikmetlerinde yani Divan-ı Hikmet’te üzerinde önemle durulan ve olgun insana ulaşmayı amaçlayan birtakım değerleri söz konusu etmeye çalışacağız. Bu değerlerin bazısı, yukarıda belirtildiği üzere insanlığın ortak değerleri, bir kısmı ise “bize” aittir. Dikkat edilmesi gereken bir başka husus da bu değerlerin hemen tamamının insanoğlu için daha yaşanılır bir dünya elde etmeye yönelik olduğu, daha doğrusu insan-insan ilişkilerinin düzenlenmesini amaçladığı, Tanrı-insan ilişkisine çok değinilmediğidir.

Yoksul ve yoksulluk:

İnsanoğlunun her devirde önemli sorunlarından biri yoksulluk olmuş ve dinler, düşünce akımları, kişiler yoksulluğu ortadan kaldırmak, en azından yoksullara yardımcı olmak için bir takım önlemler geliştirmişler. Tasavvuf düşüncesinin bu konudaki tavrı; biriktirmeyi değil, dağıtmayı esas almak ve kendi mensuplarına azla yetinme ve yoksulluğu öğütlerken diğer insanlara yardımcı olmaktır. Bu, hikmetlerde çok işlenen konulardan biri olarak karşımıza çıkar:

Garib, fakir, yetimlerni könglin avlap

(Gariplerin, fakirlerin, yetimlerin gönlünü avlayıp-gönlünü edip-)

Garib, fakir, yetimlerni Resul sordı.

(Garip, fakir, yetimleri Hz. Peygamber sordu).

Hz. Peygamber’in “Yoksulluk benim övüncümdür.” hadisinden dolayı fakirlik övgüsü tasavvufun temel konularından biri oldu.

Bu dünyada fakirlikni âdet kılgen,

Hârlık tartıp meşakkatnı rahat bilgen

(Bu dünyada fakirliği âdet edinen, sıkıntılar çekip öyle yaşamayı rahat bilen…)

Hikmetler içinde bunlara benzer pek çok mısra bulabiliriz. İslam’ın beş temel buyruğundan biri, zenginin malı içinde fakirin hakkı olarak kabul edilen zekâttır. Böyle olunca Müslümanlar kendilerini yoksulları gözetmek zorunda hissetmişler ve toplum bu buyruğu gerektiği gibi yerine getirenlere gıpta ile bakmıştır. Dünya malına mesafeli olmayı esas alan bir anlayışın ürünü olan tasavvuf elbette böyle bir konuda çok daha hassastır.

Tasavvufta insan:

İnsanlık, dinlerin hâkimiyet aracı olarak kullanılmasından dolayı pek çok savaşa ve pek çok insanın ölümüne tanık oldu. Tasavvuf, din ayırımı gözetmeksizin “önce insan” anlayışına sahiptir. Türk devlet geleneği ve Türk düşüncesinde de belirleyici esaslardan biri olan “önce insan” anlayışı, Türk tasavvufunun da temelini oluşturur. Yesevi hikmetleri içerisindeki şu beyitte bu düşüncenin yansıması görülür:

Sünnet imiş kâfir bolsa birme âzâr,

Köngli katık dil-âzârdın Huda bîzâr.

(Sünnet imiş, kâfir de olsa, sen onu incitme; katı yürekli olup gönül inciteni Tanrı da hoş görmez.)

Bilgi ve eylem uyumu:

Bilgi ve bildiğiyle uyumlu bir hayat sürmek hep övülen bir durum olmuş, davranışları bilgisine uygun olmayanlar, özellikle böyle bilginler her zaman yerilmiştir:

Könglüm katıg, tilim açıg, özüm zâlim,

Kur’an okup amel kılmas yalgan âlim.

(Gönlüm katı, dilim acı, kendim zalim; Kur’an okuyup onunla amel etmez sahtekâr bilgin.)

Samimiyet:

İnsan davranışlarının her türünde ve düşüncede aranan özelliklerden biri samimiyettir. Yalancı sofi ve yalancı âşık da sürekli şikâyet konularındandır.

Yalgan âşık, yalgan sûfi kördüm sögtüm

Ol sebebdin altmış üçde kirdim yirge.

(Sahte âşık, sahte sûfi görünce kötü söyledim; o sebepten altmış üç yaşımda yer altına girdim.)

Hoş görülmeyen huylar:

Kibir, arzulara uyma, nefse teslim olma, riya ve yalancılık tasavvufun sürekli yerdiği ve “kötü” insanın özellikleri olarak ortaya koyduğu kavramlardır. Divan-ı Hikmet’te bunlarla ilgili pek çok örnek görülür:

Hay u heves, ma vü menlik turmay köçti

(Geçici hevesler, ben ve benlik düşüncesi durmayıp göçtü.)

Tekebbürni yirge urup basıp aldım.

(Büyüklenmeyi-kibri- yere çalıp yeniverdim.)

Nefsim üçün yörer irdim it dik kizip

(Nefsim için yürür idim it gibi gezip.)

Bende bolsang men menlikni zinhar taşla

(Eğer kul isen, büyüklenmeyi-kibri-ben ben demeyi- derhal bir yana bırak.)

Rûze tutup halkga riya kılgenlerni,

Namaz okup tespih kolge algenlerni,

Şeyhmin tiyü özge bina koygenlerni,

Âhir demde imanıdın cüdâ kıldım.

(Oruç tutup halka riya kılanları, namaz kılıp tespih ele alanları, şeyhim diyip başka bina kuranları, son deminde imanından ayrı kıldım.)

Yalgançıga cennet yoktur vallah anga

(Yalancıya cennet yoktur vallahi, anla!)

Kendini aşağı görme:

Tasavvuf yoluna giren birinin öğrenmesi gereken ilk şey; günahkâr olduğunu kabul etme ve kendini bütün insanlardan, hatta bütün varlıklardan aşağı görme, yani nefis terbiyesidir. Yesevi kendine şöyle sesleniyor:

Ne kılgaysin günahlarıng tagdın agır!

(Ne yapacaksın, günahların dağdan ağır?)

Kıyamet kün ne kılgaymin bürehne luç?

(Kıyamet günü ben çıplak, şaşı ne yapacağım?)

Kul Hace Ahmed nâsih bolsang, özüngge bol!

(Kul Hâce Ahmet, öğüt vereceksen kendine ver!)

Kendini günahlı görüp tövbe ile meşgul olmak da oldukça önemlidir:

Tevbe kılıp Hak’ga yangan âşıklarga

Uçmah içre tört arıgda şerbeti bar.

(Tövbe kılıp Tanrı’ya dönen âşıklara cennet içinde dört pınarda şerbeti var.)

Şeriat-tarikat:

Şeriat, bugün anlaşıldığı gibi bir devlet yönetme sistemi değil, dinin amel kısmıyla ilgili bir kavramdır. Dinin amellerini bütünüyle yerine getirmeden bir tarikata bağlanmak hoş görülmeyen bir durumdur, yani tarikat, şeriattan sonraki basamaktır ve ilk basamağı gerektiği gibi yaşamadan ikinci basamağa geçmek uygun görülmez.

Tarîkatke şeriatsız kirgenlerni

Şeytan kilip îmanını alur irmiş.

(Şeriatsız tarikata girenlerin şeytan gelip imanını alırmış.)

İnançta samimi olma ve Tanrı aşkıyla gözyaşı dökme önemle üzerinde durulan konulardır:

Mü’min irmes hikmet iştip yıglamaydur.

(Hikmet işitip ağlamayan mümin değildir.)

Köz yaşımnı akuzuban jâle kıldım.

(Çiğ taneleri gibi gözyaşı akıttım.)

Yakam yırtıp yıglap yördüm gülzârıda.

(Yakamı yırtıp sürekli ağladım gülzârında.)

Kadın-erkek karışık zikir:

Bu durum da Türk sosyal hayatının bir yansımasıdır. Hoca Ahmet Yesevi’nin kadınlarla erkekleri aynı zikir halkasında bulundurduğunun yayılması, din bilginleriyle tasavvuf ehlini ciddi biçimde rahatsız etmiş ve adeta teftiş için Baba Maçin adlı şeyh Yesi’ye gönderilmiştir. Yesevi konuyla ilgili şöyle der:

İşittiler Baba Mâçîn ol zamanda,

Ahmed atlıg bir şeyh çıkmış Türkistan’da.

Sohbet kılmış kız u cevân birle anda,

Men itkeli Türkistan’ga kildi dostlar.

(İşittiler Baba Maçin o zamanda, Türkistan’da Ahmet adlı bir şeyh çıkmış. Orada kız ve erkek bir arada sohbet etmiş, men etmek üzere Türkistan’a geldi dostlar.)

Aşk ve âşık:

Aşk, tasavvufta üzerinde çok fazla durulan konulardandır. Yesevi’nin pek çok hikmetinde işlenmiş, hatta bazı hikmetler bütünüyle aşka ayrılmıştır.

Âşıklığın bedeli şöyle anlatılır:

Hak zikrini magz-ı candın çıkarmasang,

Üç yüz altmış tamurlarıng tibretmeseng,

Tört yüz kırk tört süngeklering kül kılmasang,

Yalgançıdur Hak’ka âşık bolganı yok.

(Tanrı’nın zikrini can içinden çıkarmazsan, Tanrı’yı zikrederken üç yüz altmış damarını yerinden oynatmazsan, dört yüz kırk dört kemiğini yakıp kül etmezsen, yalancısın, Tanrı’ya âşık olduğun yok!)

Âşığın kim olduğu ise şöyle anlatılır:

Rahat taşlap can mihnetin hoşlagenler,

Seherlerde canın kaynap aşlagenler,

Hay u heves, ma vü menni taşlagenler,

Çın âşıkdur hergiz anı yalganı yok.

(Rahatı atıp canın sıkıntıya girmesinden hoşlananlar, seherlerde can kaynatıp aş kılanlar, boş arzularla senlik benlik düşüncesini terk edenler gerçek âşıktır, asla onun yalanı yok.)

Sema-semah:

Yesevi; Mevlevilikte sema, Alevi-Bektaşi geleneğinde semah dönme olarak bilinen gelenekle ilgili şöyle der:

Pîr-i mugan nazar kıldı şarab içtim,

Şiblî yanglıg sema urup candın kiçtim.

(Pîr-i mugan nazar kıldı, şarap içtim, Şiblî gibi sema edip candan geçtim.)

Sema dönmek ağır bir sorumluluk yükler. Şöyle ki:

Raks u sema urgenlerge dünya haram,

Ehl ü ıyal hanümandın kiçti tamam.

(Raks ve sema kılanlara dünya haram; aileden de ev barktan da bütünüyle geçmek gerek)

Sema yapan kişi kendinden de geçmelidir:

Özdin kitmey raks eylese Allah bîzâr,

Semaıdın yir tibrenip tartkay âzâr.

(Kişi kendinden geçmeden sema dönerse, Allah’a hoş gelmez; semasından yer de kımıldanıp sıkıntı çeker.)

Türkçe din tabirleri:

Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’de kurmaya çalıştığı Türkçe din dilinin izleri Divan-ı Hikmet’te de görülür ve pek çok Türkçe din tabiri hikmetlerde rahat biçimde kullanılır. Bunlardan birkaçı:

Sübhan İge’m zikr örgetip kögsümni tiş.

(Sübhan olan Rabb’im, zikir öğretip göğsümü deş.)

İge (iye), sahip anlamında bir Türkçe sözdür. İlk İslami metinlerimizde Rab anlamıyla kullanılır ve bu kullanımı Yesevi’nin pek çok hikmetinde görürüz. Bu anlamda ige yanında idi de görülür.

Sevda kıldım yazuklarım Hak kiçürdi.

(Tutkun oldum ve günahlarımı Tanrı bağışladı.)

Yazmak, günah işlemek; yazuk (yazık) ise günah anlamında pek çok tarihi metnimizde kullanılır.

Bir ü barım sebak birdi perde açıp.

(Bir ve Var’ım perde açıp dersler verdi.) Tanrı’nın temel sıfatları bir ve var olmaktır, bu da Türkçe “Bir ü Bar” biçiminde ifade edilir.

Ugan İzi’m Rahîm Rahmân rahmeti bar.

(Her şeye gücü yeten –kadir- Tanrı’m, rahîm, rahman, rahmeti var.) Esma-i Hüsna’daki kâdir sıfatının Türkçesi olarak pek çok tarihi metnimizde “ugan” sözü kullanılır, bu hikmette “kâdir Allah” ibaresi “Ugan İzi” biçiminde Türkçe sözlerle karşılanmıştır.

Sıdkıng birlen Allah digil, Tingri bilsün.

(Sıdkın ile Allah de ki Tanrı bilsin.). Burada ise Yesevi’nin, Allah ile Tanrı kelimelerini eş anlamlı olarak aynı mısrada kullandığını görüyoruz. Bu mısra, müptezel siyasi emelleri için Tanrı sözüne savaş açanlara Hz. Pir-i Türkistan’ın güzel bir cevabıdır.

Milliyetçilik iddiasında bulunanlar Hoca Ahmet Yesevi’yi iyi tanımak ve Divan-ı Hikmet’i okumak durumundadır. Ülkemizde Yesevi ile ilgili çalışmalar yapılmış ve yapılmakta, ancak daha derinlikli araştırma ve incelemelere ihtiyacımız var. Değişik bilim alanlarından bilginlerin bu konuda çalışması ve Yesevi’nin bütün yönleriyle ortaya konulması, ayrıca Divan-ı Hikmet’in her yaşa ve eğitim durumuna hitap edecek yayınlarının yapılması, Türk’ün engin hoşgörü barındıran tarihi din anlayışına yeniden ulaşmamız için bir gerekliliktir.